Dünya siyasi tarihine şöyle bir baktığımızda ister yüz yıl diyelim ister bin yıl, aynı oyunun tekrar tekrar sahnelendiğini görüyoruz. Figürler değişiyor ama senaryo hiç değişmiyor. Açgözlülük aynı, sahip olma hırsı aynı, kan dökücü döngü aynı. Sanki birileri bu oyunu kalıptan çıkarıp her ülkenin başına koyuyor.

Önce umut veren liderler çıkıyor sahneye. Halkı büyülüyor, refah vaat ediyor, adalet sözü veriyor. Ama kısa süre sonra aynı adımları atıyorlar. Önce iç düşman yaratılıyor, sonra dış düşman icat ediliyor. Savaş çığırtkanlığıyla halkın nefesi kesiliyor, muhalefet susturuluyor, korku pompalanıyor. Sonra bir bakıyorsunuz, halkın umut diye bağlandığı o lider, artık kendini vazgeçilmez ilan etmiş. “Ben olmazsam her şey yıkılır” diyen bir tanrı kompleksine bürünmüş. Firavunların izinden giden modern tiranlar işte böyle doğuyor.

Ve bu noktada küresel çark devreye giriyor. Bu çark, siyasetin üstünde duran görünmez bir masa. İtaat etmeyen liderleri ya kuklaya çeviriyor ya da tarihten siliyor. 20. yüzyıl boyunca gördük: Halkının desteğini arkasına almış nice isim, ya darbeyle, ya suikastla, ya linçle sahneden indirildi. Ortak nokta şu: Küresel plan “ya boyun eğ ya yok ol” diyor.

Türkiye’ye bakınca da insan ister istemez irkiliyor. Yarım asırdır darbeler, krizler, sokak çatışmaları, operasyonlar, kumpaslar ve en sonunda ekonomik kıskacın ortasında kıvranan bir ülke… Hep aynı senaryonun varyasyonları. Önce içeride kutuplaştır, sonra dışarıda sıkıştır, ardından halkı çaresiz bırak. Bu kısır döngüye hapsolduğumuzda sorulacak tek bir soru kalıyor: Acaba sıradaki perde savaş mı?

Formül çok basit: İnsanların zaafı ile küresel mühendislik birleşince ortaya hep aynı sonuç çıkıyor. Halkın umutlarıyla gelen liderler, sonunda ya kuklaya dönüşüyor ya da kurban ediliyor. Bin yıldır değişmeyen bu döngünün en büyük yakıtı, insanın güce karşı kör tutkusu.

Tarih aslında bize fısıldıyor: Aynı filmi defalarca izliyoruz. Sadece oyuncular değişiyor, senaryo hep aynı kalıyor. Eğer bu zinciri kırmazsak, geleceğin adı da, yarının lideri de çoktan yazıldı bile. Ve biz, yine seyirci koltuğunda aldatılan kalabalıklar olarak kalacağız.