Mustafa Çiftçi’nin atanmasının ne anlama geldiği, önümüzdeki dönemde ne tür değişimlere yol açabileceği de tartışılabilir elbette ama kabine değişikliğinin asıl ses getiren ismi şaşırtıcı olmayan bir biçimde Akın Gürlek oldu.

Salı gecesi Cumhurbaşkanlığı Kabinesi’nde iki kritik değişim oldu: Cumhurbaşkanı Erdoğan adalet bakanlığına Yılmaz Tunç’un yerine Akın Gürlek’i; içişleri bakanlığına da Ali Yerlikaya yerine Mustafa Çiftçi’yi atadı.

Bu iki atama da aslında kulislerde konuşuluyordu ancak ne zaman gerçekleşeceği tam olarak bilinmiyordu. O yüzden atamalar büyük bir sürpriz olmadı ancak büyük sürpriz olmaması elbette büyük etki yaratmayacağı anlamına gelmiyor.

Mustafa Çiftçi’nin atanmasının ne anlama geldiği, önümüzdeki dönemde ne tür değişimlere yol açabileceği de tartışılabilir elbette ama kabine değişikliğinin asıl ses getiren ismi şaşırtıcı olmayan bir biçimde Akın Gürlek oldu.

Akın Gürlek daha öncesinde hakimlik yaptığı dönemde muhalif siyasetçilerle ilgili verdiği kararlarla da adından söz ettirmiş olmakla beraber kamuoyu tarafından asıl tanınması Ekim 2024’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanmasıyla oldu. Malûm, bu tanınmanın sebebi Gürlek’in başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere CHP’li belediye başkanlarına yönelik yürüttüğü soruşturmalar ve gerçekleştirdiği tutuklamalardı.

Şimdi Akın Gürlek’in adalet bakanı olarak atanması fiiliyatta olmadığını zaten bildiğimiz yargı bağımsızlığının yokluğunu apaçık ve aleni hale getirdi.

Türkiye tarihinde görevdeki bir başsavcının doğrudan adalet bakanlığına getirilmesi gibi bir uygulama hiç olmadı. Böyle bir uygulamanın (başkanlık sistemi olanlar dahil) hukuk devleti standardı yüksek herhangi bir ülkede görülmesi de mümkün değil.

Daha vahimi, söz konusu başsavcının herhangi bir başsavcı değil, cumhurbaşkanının en güçlü siyasi rakibiyle ilgili dosyayı yürüten başsavcı olması. Düşünün, Akın Gürlek savcı olarak tarafı olduğu davalarda şimdi nihai kararı verecek olan hakimlerin bir anlamda amiri konumuna yükseldi. Bilindiği üzere adalet bakanı hakim ve savcıların atanma, terfi gibi özlük işlemlerini yürüten ve karara bağlayan Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun başkanı.

Böyle bir durumda Türkiye’de yargının bağımsız olduğuna inanmak elbette ki mümkün değil. Ancak öyle anlaşılıyor ki, iktidar tarafında yargının bağımsız olduğuna kamuoyunu inandırmak gibi bir çaba da zaten kalmamış. Her şey ayan beyan ortada ve gizlenmiyor.

Ülkemizdeki bu duruma benzer bir örneği biz yakın zamanda Brezilya’da gördük.

Brezilya’da 2014’ten beri Petrobas merkezli dev bir yolsuzluk soruşturması yürüten federal savcı Moro, özellikle İşçi Partisi siyasetçilerini hedef almaktaydı. Soruşturma kapsamında İşçi Partili popüler siyasetçi Lula da Silva da 2017 yılında mahkum edildi ve tutuklandı. Lula 2018’deki başkanlık seçiminde sağ popülist siyasetçi Jair Bolsonaro’nun en güçlü rakibiydi ve seçimi kazanması muhtemel görünüyordu. Ancak mahkumiyet nedeniyle yarışamayınca seçimi Bolsonaro kazandı. Bolsonaro sonrasında yargının bağımsızlığı üzerine çok ciddi soru işaretleri oluşturacak şekilde Moro’yu Adalet ve Kamu Güvenliği Bakanı yaptı. Ancak, Moro 2020 yılında Bolsonaro ile yaşadığı bir anlaşmazlık nedeniyle istifa etti. 2021’de de Brezilya Yüksek Mahkemesi Lula’nın siyasi yasağını kaldırdı ve Lula 2022’de yarışarak Bolsonaro’yu yendi ve başkan oldu.

Brezilya’da süreç yargıyı yürütmenin kontrolüne sokmak isteyenler açısından olumlu bitmedi.

Ancak, Brezilya’daki süreç yanıltıcı olmasın. Çünkü tüm sorunlarına rağmen Brezilya yargının bağımsızlığı, seçimlerin adil ve rekabetçi oluşu ve medyanın özgürlüğü gibi alanlarda Türkiye’den oldukça ileride. 2000’lerde Brezilya ile bu alanlarda aşağı yukarı denk olan Türkiye ise artık çok geride. En basitinden, Lula’nın yasağının kaldırılmasına benzer şekilde Ekrem İmamoğlu’nun (muhtemelen yakında getirilecek olan) siyasal yasağını kaldırabilecek bir Yüksek Mahkeme Türkiye’de artık varmış gibi gözükmüyor. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi veya AİHM böyle bir karar verse dahi, öncesinde sıkça görüldüğü üzere, alt derece mahkemeler siyasi iktidarın desteğiyle bu kararlara uymayabiliyor.

Türkiye’de demokrasi ve hukuk devleti alanlarındaki büyük gerilemeye bu noktadan sonra dur diyebilecek tek kurum seçimler. Onun da adil bir ortamda gerçekleşmediğini ve önümüzdeki seçimin de gerçekleşmeyeceğini biliyoruz ancak en azından öncekiler gibi asgari düzeyde adil ve rekabetçi bir seçim olursa muhalefet halen seçimi kazanabilir ve demokrasi ve hukuk devleti alanlarındaki büyük gerilemeye dur diyebilir.

Ancak, bu süreç hiç kolay olmayacak.

En başta, son atamalarla birlikte son bir yılda İstanbul merkezli olarak yaşadığımız sürecin bir benzerinin Ankara’da da yaşama ihtimali artık artmış gözüküyor. Böyle bir süreç yaşanırsa Ekrem İmamoğlu gibi seçimi kazanma ihtimali yüksek diğer aday Mansur Yavaş da seçim dışı kalabilir.

Türkiye’de demokrasi ve hukuk devletini zor günler bekliyor.