Türkiye gibi sanayileşme yolundaki, enerji yoğun sektörlere sahip ülkelerde bu tür taahhütler; ekonomik büyümeyi, enerji arzı güvenliğini ve ekonomik bağımsızlığı tehlikeye atabilir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından salavatlar eşliğinde kabul edilen İklim Kanunu, kamuoyuna çevreci ve sürdürülebilirlik odaklı bir düzenleme olarak sunulmakta; ancak içeriği incelendiğinde, doğa koruma amacının çok ötesine geçen, ekonomik, sosyal ve bireysel yaşam biçimlerine müdahale edebilecek çok katmanlı bir dönüşüm programı içerdiği anlaşılmaktadır.
Yasa; çevre koruma kisvesi altında, yeni bir kalkınma modeli, merkezi kontrol mekanizmalarının genişletilmesi ve toplumsal örgütlenmenin yeniden kurgulanmasını hedefleyen bir altyapı metni niteliğindedir. Bu nedenle yalnızca teknik düzenlemeler değil, arka plandaki politik ve felsefi yönelimler de dikkatle analiz edilmelidir.
1. Belirsizlik ve Yorum Açıklığı: Hukuk Devleti İlkesiyle Çelişiyor
İklim Kanunu’nun en temel sorunlarından biri, hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine aykırı biçimde muğlak ifadeler içermesidir. “Sürdürülebilir kalkınma”, “iklim dostu üretim”, “karbon yoğunluğu yüksek faaliyetler” gibi tanımlar, idareye oldukça geniş bir takdir yetkisi tanımakta ve keyfî idari müdahalelere zemin hazırlayabilecek potansiyele sahiptir.
Hukuk sistemimizde zaten yeterince istismara açık olan “kamu yararı”, “genel ahlak”, “kamu düzeni” gibi soyut kavramlara şimdi bir de çevresel belirsizlikler eklenmiş durumdadır. Bu flu kavramlar yalnızca sanayi kuruluşlarını değil, ilerleyen süreçte bireylerin hak arama yollarını tıkayan idari kararların gerekçelendirilmesinde de kullanılabilir. Kanun; bireylerin ulaşım, enerji tüketimi, seyahat ve hatta beslenme tercihleri üzerinden yaşam biçimlerine müdahale imkânı tanıyan kaygan ve tehlikeli bir normatif zemin sunmaktadır.
2. Gıda ve Üretim Üzerindeki Etkiler: Kırsal Yaşamın Dışlanması
Kanunun dolaylı etkilerinden biri de küçük üreticilerin sistem dışına itilmesi riskidir. “Yeşil tarım”, “iklim dostu üretim”, “çevresel izin süreçleri” gibi kavramlar, büyük ölçekli tarım şirketleri için kolayca uyumlanabilirken, geçimini sağlamakta dahi zorlanan küçük çiftçiler için ciddi engeller oluşturmaktadır.
Yerel tohum kullanımından hayvancılığa, doğal gübreden geleneksel üretim tekniklerine kadar birçok kırsal pratik, bürokratik baskılara maruz kalabilir. Bu durum, tarımsal üretimin merkezi denetime açık, ruhsatlı ve standartlaştırılmış hale getirilmesine; kırsal üreticinin ise “kayıt dışı” ve “riskli” olarak yaftalanmasına yol açar. Bu da gıda çeşitliliğinin azalması, gıda egemenliğinin zayıflaması ve hâlihazırda arz sorunu yaşayan Türkiye’de geri dönüşü zor tahribatlara neden olabilir.
3. Dijital Gözetim Mekanizmalarının Genişlemesi
Kanun kapsamında oluşturulacak Ulusal Temiz Teknoloji Sistemi (UTTS) gibi yapılar, başlangıçta sanayi tesislerinin izlenmesini hedeflese de, uzun vadede bireylerin karbon ayak izine dayalı puanlama sistemlerine zemin hazırlayabilir. Çin’deki sosyal kredi sistemine benzer bir yapı, çevresel gerekçelerle bireylerin hayat tarzını şekillendirmeye başlayabilir.
Bu gelişmeler, George Orwell’ın “1984” romanını andıran, taşıt tercihlerinden tatil biçimine, kıyafet alışverişinden enerji tüketimine kadar her alanın izlenebilir ve denetlenebilir hale geldiği bir gözetim toplumuna evrilebilir. “Karbon ticareti”, “emisyon kotaları” gibi düzenlemeler, özgür birey kavramının yerine karbon uyumlu vatandaş modelinin geçirilmesini dayatmaktadır.
4. Paris Anlaşması ve Ulusüstü Taahhütlerin Gölgesi
Kanunun temelini oluşturan Paris İklim Anlaşması, her ne kadar küresel çevre sorunlarına karşı ortak mücadele hedefiyle sunulsa da, uygulama süreçlerinde gelişmekte olan ülkelerin kalkınma araçlarını sınırlandıran, enerji ve üretim politikalarını tekleştiren bir kontrol mekanizmasına dönüşmektedir.
Türkiye gibi sanayileşme yolundaki, enerji yoğun sektörlere sahip ülkelerde bu tür taahhütler; ekonomik büyümeyi, enerji arzı güvenliğini ve ekonomik bağımsızlığı tehlikeye atabilir. Neticede, çevre koruma söylemi altında hareket alanı daraltılan bir ekonomi, cari açığın artması ve dışa bağımlılığın kalıcı hale gelmesi gibi sonuçlara yol açabilir.
5. Sosyal Adalet ve Eşitsizlik Tehlikesi
İklim Kanunu’nun uygulanması, mevcut gelir adaletsizliğini daha da derinleştirme riski taşımaktadır. Elektrikli araç kullanımı, karbon vergisi gibi uygulamalar varlıklı kesimler için erişilebilirken; dar gelirli vatandaşlar için ekonomik bir yük oluşturabilir.
Ayrıca karbon ticareti sistemleri, büyük şirketlerin kirletme hakkını satın alabildiği, küçük işletmelerin ise uyum sağlayamadığı bir elitist platforma dönüşebilir. Böylece çevre politikaları, toplumsal eşitliği gözetmekten uzak; ayrıcalıklı kesimlere hizmet eden ayrımcı bir yapı hâline gelebilir.