Ekonomiyi ne tarihten ne siyasetten ne teknolojiden ne diğer ana ve alt disiplinlerden ayrı göremezsiniz.

Hele ki dünyanın 70 sonrasında paranın altın karşılığını rafa kaldırarak reel ekonomiden paranın itibar karşılığına geçtiği kaydî ekonomiye geçişi hiç ayrı düşünemezsiniz.

Finans piyasalarının kârın kârını aradığı, manipülasyonların devlet başkanlarına kadar uzandığı bir dönemde, “Ben ekonomiyi öncelemem kardeşim!” diyorsanız; dünyada yaşanan gelişmeleri büyük ölçekte ıskalıyorsunuz demektir.

Zorlu on yıllar boyunca birçok zorluğun arkasında yer alan ekonominin artık kendisini bitirdiği dönemlere doğru hızla yaklaşıyoruz.

ABD’nin sürdürülemez borcu(!), dünyanın ABD Doları olmadan ne yapacağınız bilemez yaklaşımı, piyasa ekonomisinin “küresel pazar” söylemine yenildiği ama buna rağmen ulusal pazarların ayrıcalıklarının güvenlikli yolsuzluk havuzlarına aktığı garip bir dönemdeyiz.

“Ekonomi nereye gidecek?” sorusuna; aklı başında, mürekkep yalamışların çözüm bulmaya çalıştığı ama çözüm bilinmesine rağmen liberal yaşam değerlerine müdahale olacağı kaygısı ile sorunun etrafından geçildiği bir durumu yaşamaktayız.

Çin gibi, vatandaşlarını puanlayanların yürüttüğü bir sistemden uzak durmak adına verimsizlik ve Batılı bazı devletlerin çıkarlarının öncelendiği ve bu arka kapılardan birçoklarının para kazandığı bir sürü sistemler karmaşasıyla iç içe yaşıyoruz.

Herkes her şeyimizi biliyor ama bilmiyormuş gibi yapıyoruz.

Yalan söylediğimiz zaman bin km öteden herkes anlayabiliyorken sanki herkes yalanımıza kanmış gibi yapabiliyoruz.

Ama emin olun öyle değil!

Kimse aptal değil.

Herkes geçim, yaşam ve konfor derdinde…

Bir şekilde doğacağız ve bir şekilde öleceğiz.

Arada kalan zamanı en iyi değerlendirmek için çaba gösteren insanlar ile kaderini kabul etmişlerin dağıldığı ve talebin buna göre şekillendiği bir dünyadayız.

ABD, İngiltere, Türkiye vb. tüketim yönlü büyümeyi esas alan ülkelerin yanında Asya’da Japonya başta olmak üzere Çin, Tayvan, Tayland vb. birçok ülkenin tasarruf eğilimiyle tüketimini sınırlandırdığı bir ekosistemin içindeyiz.

Orta boyutlarda bir iş makinası almanın bir ömür çalışmaya bedel olduğu Asya ile her çiftlikte standart yer aldığı makinelerin bulunduğu Amerika’ya bakın…

Hangisi adil…

Üstelik paranın sadece kaydî olduğu hatta ve hatta artık onu bile aşan kripto paralarla merkeziyetsiz ekonominin kurulmaya çalışıldığı bir dünyada tüketim eğilimini azaltmanın önündeki engel nedir?

Hemen söyleyeyim.

Tüm ekonomik araçları bugün sınırsızmış gibi gösteren Dolarizasyon yönlü ekonomiye rağmen sınırlı olan doğal kaynaklar her şeyi ama her şeyi bir ölçekte durduruyor.

Eğer Rusya, İran, Irak, Suudi Arabistan petrol üretmezse dünyanın hâli yaman.

Eğer ABD kendi petrolünü üretmezse o zaman dünyanın hâli iki kat daha yaman…

Bugünün dünyasında tüm üretim ve tüketimin merkezinde yer alan hatta kripto paraların bile temel ihtiyacı olan tek şey: ENERJİ.

Artık enerji olmazsa akşam yemekleri bile yenmez oldu.

Bir saatlik karanlığa kimsenin tahammülü yok.

Hele ki üretimin hiç mi hiç yok!

Kızıldeniz’de Yemen’in Gazze’deki soykırıma karşı ABD, İngiltere ve Fransa gibi İsrail’in açıkça yanında olduğunu açıklayan gemilere yapılan saldırı ile dünya ticaretinin yüzde 12’sinin etkilendiği ve Süveyş Kanalı dâhil, bir şekilde geçişin gerçekleşemediği bu denizyoluna karşı Kara Kıta Afrika’nın etrafından dolanma alternatifi, tüketicileri neredeyse 10 günlük rötara götürüyor.

Üretim için gerekli hammadde ya da gemilerle gelen petrol ve diğer enerji kalemleri geciktiği zaman üretim aksıyor ve bu da hemen fiyatlara yansıyor.

Tüketimi sınırlayan küresel regülasyonların dışında bu işlevi yerine getiren tek unsur alım gücü

İşte böyle nakliye ve lojistik krizlerinde devam eden “talebe rağmen malın temin edilmemesi” fiyatları bir anda zıplatıyor ve talebin yavaş yavaş kesilmeye başladığını görüyoruz.

Pandemi döneminde firmaların kapanmaması için tüm dünyanın devasa kaynaklar ayırarak şirketleri ayakta tutmaya çalışması işte tam da burada önemli bir unsuru gün yüzüne çıkarıyor.

Olağan akışın çok üstünde kapanan şirketler ekonomilerin çok sert darbelerde düşüşler yaşamasına ve birkaç ayda yaşanan kaybın belki yıllarca telafi edilememesine neden oluyor.

İşte nakliye ve enerji kayıpları da bunu sağlıyor.

Türkiye bir süredir enerji konusunda kendisini güvenilir bir noktaya aktarmaya çalışıyor.

Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile bu bağlamda önemli bir adım atıldı.

Ama yeterli değil.

Çünkü kendisini amorti etmesi uzun zaman alacak.

Üstelik güneş gibi çok daha ucuza üretilen rakip teknolojinin hem de en ucuz maliyet noktasında olduğu bir zamanda neredeyse imkansız bir duruma işaret ediyor.

Fakat ülkemizin nükleer güç sahibi ülkeler arasına katılmasının getirdiği stratejik önemi düşününce bu maliyete katlanmak bir yerde kabul edilebilir bir durum ortaya koyuyor.

Bu hafta gelen bir başka haber bu durumu değiştirebilir.

Çünkü Sinop’ta yapılması planlanan nükleer santralin de artık Rus ROSATOM’a yaptırılacağına ilişkin haberler iyice ayyuka çıktı.

Halbuki biz Sinop’u yurtdışından bir ortak ile yarı ortaklım modelinde yapacaktık ve beraber işletecektik.

Fakat ROSATOM’un aynı AKKUYU’daki gibi nükleer reaktörün sahibi olacağı ve Türkiye’ye elektrik satacağı bir modelin konuşulduğu kulaklarıma çalındı.

Hem de AKKUYU’dan daha da pahalıya bir bedel ve üretim maliyetiyle birlikte masaya oturulduğu bilgisini aldım.

Rusya’nın doğal gaz ödemelerini ötelemesi, vatandaşlarını turizm için Türkiye’ye yönlendirmesi, tarımsal üretimde Türkiye’yi küstürmemesinden sonra artık elektrik üretiminde de Türkiye’nin önemli bir paydaşı olması, “Rus Aklı” için oldukça stratejik, yükselen bir politikanın görünen çıktıları aslında…

Fakat Türkiye’nin Avrupa’dan kopması, buna rağmen AB’nin mülteci kampı hâline gelmesi, İsveç’i NATO’ya alması buna rağmen İsveç Bakanları’nın devlet protokolüyle YPG’li sözde Bakanları ağırlaması ve onlarla anlaşmalar yapması, üstelik ABD’nin Türkiye’yi dışarıda bırakan süreçleri sürekli artırması; Türkiye’de Batı kredisinin tükenmesine neden oldu.

Bu durum daha saldırgan bir Türkiye oluşturmasına rağmen parasal sorunlar nedeniyle Batı’dan beklenen sıcak para uğruna sessizliği beraberinde getiriyor ama nereye kadar!..

Politikaların tutarsızlığı bir tarafa Ortadoğu ve Orta Asya’nın yanında Kafkaslar ile yakınlaşan Türkiye’nin marjinalleşmesini önlemek adına Batılıların bir şeyler yapmaya başlaması gerekiyor.

Yoksa on yıl sonra İsrail’e karşı bu kadar sessiz bir Türkiye’yi karşılarında bulamayacaklar, Rusya ile kurulacak ilişkilerin getirdiği vazgeçilmezlikle NATO’da başlarına bela olan bir Türkiye’den kurtulamayacaklar.

Küresel sistemin yaşadığı ekonomik öngörüsüzlük ve kaotik sistem yaklaşımı bu süreci daha da keskinleştirecek, tüketimden çıkışı esas alan yaklaşımların dolarizasyona çare olarak sunulması Çin gibi vatandaş puanlamasına bağlı ekonomiyi tetikleyecektir.

Zaten ülkeden giden sermaye gitti ve henüz gelmeye de niyeti yok gibi…

İstanbul Boğazı ve Antalya sahiline turist olarak ulaşmak dışında Türkiye’den Batı’ya başka bir şeyin kalamayacağı bir sürece gidiş hızlanıyor.

Benden söylemesi…