7 Ekim’den beri bölgemizde devam eden çatışmalar, ABD ve İsrail’in İran’a doğrudan saldırmasıyla birlikte tarihsel geçmişi derin inanç, mezhep ve etnik fay hatlarının da hareketlenmesine neden oldu. Bu saldırıların üzerinden geçen günler, bölgenin kaderini kökten değiştirecek bir dönemeçte olduğumuzu gösteriyor. Her şey 7 Ekim 2023’te başlayan Hamas-İsrail gerilimiyle tetiklendi. Ardından Hizbullah’ın Lübnan’dan, Husilerin Yemen’den, Irak’taki milislerin ise ABD üslerine yönelik saldırılarıyla “Direniş Ekseni”nin yayılması hızlandı. Ancak asıl kırılma noktası, 28 Şubat 2026’da başlayan ABD ve İsrail operasyonlarıyla geldi.

ABD ve İsrail’in ortak hava ve füze saldırıları, İran’ın üst düzey liderliğini (Ali Khamenei dahil), nükleer tesislerini, balistik füze üretim merkezlerini, hava savunma sistemlerini ve askerî altyapısını hedef aldı. Bu saldırılar binlerce sivil ölümü, milyonlarca yerinden edilmiş insanı ve İran’da büyük bir yıkımı beraberinde getirdi. İran’ın misillemeleri ise İsrail’e yönelik yüzlerce balistik füze ve drone saldırısı, Hürmüz Boğazı’nda petrol tankerlerine yönelik eylemler ve Lübnan’da yeni bir cephe açılması şeklinde devam ediyor. Petrol fiyatları rekor kırdı, Brent ham petrol kısa süreliğine 100 doları aştı, küresel enerji piyasaları alarma geçti.

Bölgedeki bu gerilimin yalnızca iki devlet arasındaki askeri hesaplaşma olarak görülmesi büyük bir yanılgı olur. Orta Doğu’nun tarihsel yapısı, her çatışmayı çok katmanlı bir siyasal ve toplumsal kırılmaya dönüştürme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle bugün yaşananlar, sadece askeri cephelerde değil, toplumların zihinsel ve siyasal dünyasında da yeni fay hatları üretmektedir.

Bu savaş sadece askerî bir çatışma değil; aynı zamanda yüzyıllık tarihsel fay hatlarını yeniden canlandıran bir deprem gibi. 1979 İran Devrimi’nden beri var olan Şii-Sünni gerilimi artık doğrudan devletler arası savaşa dönüştü. İran merkezli “Direniş Ekseni” (Hizbullah, Husiler, Irak’taki Haşdi Şabi unsurları) ile Sünni Arap devletleri arasındaki denge bozuldu. İran’ın zayıflaması, Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerin pozisyonlarını güçlendirirken aynı zamanda mezhepsel kutuplaşmayı da derinleştirdi.

Bölge tarihine bakıldığında, mezhepsel ve etnik gerilimlerin çoğu zaman büyük güç rekabetleriyle iç içe geçtiği görülür. Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi bugün de küresel güçlerin müdahaleleri yerel dengeleri hızla değiştirirken, toplumların kendi iç dinamikleri de bu müdahalelerle birleşerek daha büyük kırılmalar yaratmaktadır.

Irak’ın 2003 işgali sonrası gördüğümüz gibi, merkezî otorite çöktüğünde etnik gruplar harekete geçiyor. Kürtler (Irak Kürdistanı, Suriye’nin kuzeyi, Türkiye sınırları), Arap-Alevi topluluklar, Türkmenler, Beluçlar ve diğer azınlıklar; İran’da rejim zayıfladıkça özerklik veya bağımsızlık taleplerini yükseltebilir. Suriye İç Savaşı’nda (2011 sonrası) yaşanan parçalanma, burada da tekrarlanabilir nitelikte.

Bu noktada en kritik mesele, devletlerin zayıflamasıyla ortaya çıkan güç boşluklarının kimler tarafından doldurulacağıdır. Tarihsel deneyim, bu boşlukların çoğu zaman radikal gruplar, paramiliter yapılar veya dış destekli milis güçler tarafından doldurulduğunu göstermektedir. Bu da istikrarsızlığın daha uzun yıllar sürmesine zemin hazırlamaktadır.

Haklı olarak belirttiğim gibi, bu tür çatışmalar önce bireysel öfke ve protestolarla başlar, sonra “bizim topraklarımız, bizim haklarımız” söylemiyle kolektif bir sahiplenmeye evrilir. İran’daki rejim karşıtı kesimler, Irak’taki Şii milisler, Lübnan’daki farklı gruplar, Yemen’deki Husiler… Her biri kendi “uyanış”ını yaşayabilir.

Toplumsal hareketlerin bu şekilde kolektif bir kimlik etrafında örgütlenmesi, kısa sürede siyasi taleplere dönüşür. Özellikle etnik ve mezhepsel aidiyetlerin güçlü olduğu toplumlarda bu talepler, zamanla özerklik, federasyon veya bağımsızlık arayışlarına kadar ilerleyebilir.

Bu uyanışlar, kısa vadede kaos ve istikrarsızlığa, uzun vadede ise yeni siyasal oluşumlara yol açar.

Bununla birlikte, bölgedeki güç dengeleri yalnızca yerel aktörler tarafından belirlenmemektedir. ABD, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği gibi küresel aktörler de enerji güvenliği, ticaret yolları ve jeopolitik nüfuz gibi nedenlerle Orta Doğu’daki gelişmeleri yakından takip etmekte ve çoğu zaman doğrudan veya dolaylı müdahalelerde bulunmaktadır.

Eğer savaş bu şekilde devam ederse –ki Trump yönetimi “koşulsuz teslimiyet” talep ederken, İran Cumhurbaşkanı Pezeshkian’ın açıkladığı üç kırmızı çizgi (hakların tanınması, tazminat ve gelecek saldırılara garanti) ile uzatma sinyali veriyor– bölge tam bir istikrarsızlık dönemine evrilecek. Milyonlarca mülteci akını, enerji krizleri, ekonomik çöküşler, vekil güçlerin kontrolden çıkması… Hepsi masada.

Bu tablo aynı zamanda küresel ekonomi açısından da ciddi riskler barındırmaktadır. Hürmüz Boğazı’ndan geçen enerji hatlarının kesintiye uğraması, petrol ve doğal gaz fiyatlarında sert dalgalanmalara yol açarak dünya ekonomisinde yeni bir kriz dalgasını tetikleyebilir.

Bu süreç, en önemlisi, 1916’da Sykes-Picot Antlaşması’yla çizilen statükonun yeniden şekillenmesine kapı aralıyor. Osmanlı sonrası Orta Doğu’yu yapay sınırlarla bölen bu düzen (Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin/İsrail hattı), zaten 2003 Irak işgali, 2011 Suriye iç savaşı ve IŞİD dönemiyle sarsılmıştı.

Bugün gelinen noktada, Orta Doğu’nun haritasının yalnızca askeri güçle değil, aynı zamanda toplumsal dönüşümlerle de yeniden şekillendiğini görmek gerekiyor. Demografik değişimler, göç hareketleri ve yeni siyasal kimlikler, geleceğin devlet yapılarının nasıl olacağını belirleyecek temel unsurlar arasında yer alıyor.

Şimdi İran’ın merkezî otoritesinin zayıflaması, bu yapay çizgilerin daha da bulanıklaşmasına neden olabilir. Yeni özerk bölgeler, federasyonlar, hatta bağımsız devletler doğabilir. Bu, bugün veya yarın olacak anlamına gelmiyor; ancak yolun açıldığını, fay hatlarının harekete geçtiğini ve tarihsel bir yeniden çizim sürecinin başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Dolayısıyla bugün yaşananları yalnızca güncel bir kriz olarak görmek yerine, daha geniş bir tarihsel dönüşümün parçası olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü Orta Doğu’nun siyasal coğrafyası, çoğu zaman savaşların değil, savaşların ardından ortaya çıkan yeni güç dengelerinin ürünü olmuştur.

Bu savaş, sadece İran-İsrail-ABD üçgeninde değil, tüm Orta Doğu’nun geleceğini belirleyecek bir dönüm noktası. Fay hatları hareketlendiğinde, deprem kaçınılmaz olur. İstikrarsızlık dalgası yayılacak, kolektif sahiplenmeler yükselecek ve 1916’nın mirası yeni bir haritaya dönüşecek.

Ancak her kriz aynı zamanda yeni bir düzenin habercisidir. Bugün yaşanan sarsıntılar, belki de Orta Doğu’nun daha farklı siyasal modellerle yeniden yapılanacağı uzun bir dönüşüm sürecinin başlangıcıdır.

Bu, sürpriz olmamalı; çünkü tarih tam da böyle kırılma anlarında yeniden yazılır.