Hangi senaryo olursa olsun, Kürtlerin ortak paydası şu olmalı: Bir daha kimliksizleştirilmeyeceğiz. “İyi savaşçı” olmaktan çıkıp, siyasi aktör olarak tanınmak istiyoruz. Suriye’de Mazlum Abdi’nin Rubio ile heyetler arası görüşmesi gibi adımlar, bu yönde tarihî bir kırılma yarattı.

Kürtler, dört devlet (Türkiye, İran, Suriye ve Irak) arasında parçalanmış halde, tarih boyunca en kritik sınavlardan birini daha veriyor.

Ortadoğu’nun son yüz yılına bakıldığında, Kürt meselesinin yalnızca bir etnik kimlik tartışması olmadığı açıkça görülür. Bu mesele aynı zamanda sınırların, devletlerin ve bölgesel güç dengelerinin şekillendirdiği bir tarihsel düğümdür. Bugün yaşanan gelişmeler de bu düğümün yeniden sıkılaştığını ve bölgesel siyasetin merkezine oturduğunu göstermektedir.

Özellikle 28 Şubat 2026’da başlayan ve hızla tırmanan ABD + İsrail – İran savaşı, bölgedeki Kürt dinamiklerini yeniden masaya yatırıyor.

Bölgesel savaşların en önemli özelliği, yalnızca cephe hattında değil; toplumların siyasi konumlarında da sarsıntılar yaratmasıdır. Bu nedenle İran merkezli gerilimin Kürtler açısından yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal sonuçlar doğurması kaçınılmaz görünmektedir.

Bu çatışma sadece askeri bir hesaplaşma değil; aynı zamanda Kürtlerin geleceğini, statülerini, hayatta kalma stratejilerini ve nihayetinde kimliklerini doğrudan etkileyen bir dönüm noktası.

Ortadoğu’daki her büyük kırılma, Kürtler için hem risk hem de fırsat anlamına geldi. Bir yandan yeni siyasi alanlar açıldı, diğer yandan bu alanlar çoğu zaman uluslararası güçlerin hesaplarının gölgesinde kaldı. Bu nedenle bugün yaşanan gelişmeler, tarihsel hafızanın dikkatle hatırlanmasını zorunlu kılıyor.

Şimdiye kadar ne gördük? Dört devletin de Kürt taleplerine yönelik tutumu genelde olumsuz, hatta baskıcı oldu. Türkiye’de yıllardır süren çatışma ve şeytanlaştırma kampanyaları, İran’da sistematik asimilasyon ve baskı, Suriye’de fırsatçı yaklaşımlar ve Irak’ta ise kısmi özerklik bile sürekli tehdit altında.

Bu tablo, Kürtlerin bölgesel siyaset içinde neden sürekli bir “denge unsuru” olarak görüldüğünü de açıklıyor. Devletler için çoğu zaman güvenlik meselesi olarak algılanan Kürt sorunu, Kürt toplumu açısından ise varoluşsal bir kimlik ve hak meselesi olarak yaşanmaya devam ediyor.

Uluslararası güçler ise Kürtleri genellikle “iyi savaşçı” parantezine sıkıştırıp, siyasal, kültürel ve tarihsel bağlarından kopararak kullandı. “Kürtler iyi savaşçıdır” övgüsü, aslında kimliksizleştirme politikasının ta kendisiydi. 2026 itibarıyla bu parantezden çıkmak bile başlı başına bir kazanım sayılabilir; çünkü Kürtler sadece savaşçı bir halk değil, bu coğrafyanın siyasetinde, kültüründe ve tarihinde hep var olan kadim bir halktır.

Bu nedenle Kürt meselesinin askeri bir çerçeveye sıkıştırılması, hem bölgeyi hem de Kürt toplumunu anlamayı zorlaştırıyor. Gerçek olan şudur ki; Kürtler yalnızca savaşın aktörleri değil, aynı zamanda siyasal özne olma mücadelesi veren büyük bir toplumsal gerçekliktir.

Peki, verili durumda Kürtlerin pozisyonu ne olmalı? Ve bu durum değişirse ne yapılmalı?

Bu sorular yalnızca Kürt siyasi hareketlerinin değil, aynı zamanda bölgedeki bütün aktörlerin geleceğini ilgilendiriyor. Çünkü Kürtlerin alacağı pozisyon, Ortadoğu’daki güç dengelerinin yeniden şekillenmesinde belirleyici unsurlardan biri haline gelebilir.

Savaşın ilk aşamaları ve Kürtlerin temkinli duruşu… Şu anki tablo (Mart 2026 ortası): ABD ve İsrail’in hava harekâtları İran’ın askeri altyapısını hedef alıyor, rejim ağır darbe alıyor, Tahran’da kaos artıyor. Netanyahu’nun “İran halkı — Farslar, Kürtler, Azeriler, Beluciler, Ahvaziler — tiranlığın boyunduruğundan kurtulma zamanı geldi” çağrıları, Kürtleri açıkça kışkırtıcı bir tonda sahaya davet ediyor.

Ancak bölgedeki birçok aktör gibi Kürt siyasi yapıları da bu çağrıların arkasındaki stratejik hesapları dikkatle okumaya çalışıyor. Büyük güçlerin davetleri çoğu zaman kısa vadeli çıkarlarla şekillenirken, sahadaki toplumlar uzun vadeli sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalıyor.

ABD medyası ve bazı kaynaklar “Iraklı Kürtler İran’a kara saldırısı başlattı” gibi iddialar yayıyor. PJAK, Komala, PAK, İ-KDP gibi İran merkezli Kürt grupların bir blok oluşturduğu, hatta bazılarının harekete geçtiği konuşuluyor. Ancak sahadaki gerçeklik daha karmaşık.

Kürtlerin büyük kısmı temkinli.

Tarihsel travmalar ağır basıyor. Kürtler defalarca büyük güçlerin maşası yapıldı, sonra yalnız bırakıldı (örneğin 1975 İran-Irak Kürt anlaşması sonrası Barzani’nin ihanete uğraması, 1991 Körfez Savaşı sonrası bataklıkta kalan Kürtler, Suriye’de 2019’da ABD’nin ani çekilmesi vb.).

Bu tarihsel deneyimler, Kürt toplumunda güçlü bir siyasal hafıza oluşturdu. Bu hafıza, her yeni uluslararası ittifak teklifinin temkinle karşılanmasının da temel nedenlerinden biridir.

Parçalanmışlık sürüyor. İran Kürtleri (Rojhilat) ile Irak Kürtleri (Başur), Suriye Kürtleri (Rojava) ve Türkiye Kürtleri (Bakur) arasında stratejik uyum yok.

Toplumsal destek zayıf. İran’da Kürtlerin genel nüfusa oranı ve örgütsel kapasitesi, geniş çaplı bir ayaklanmayı kaldıramayacak kadar sınırlı. Kara işgali olmadan hava desteğiyle ayaklanma başlatmak intihar olur.

Dört devletin tepkisi sert olur. Türkiye zaten “Kürt koridoru” paranoyası yaşıyor; İran savaşı sırasında herhangi bir Kürt hareketlenmesi Ankara’yı daha da radikalleştirebilir. Irak Kürdistanı’nın İran’a saldırması Bağdat’ı bile karşıya alır.

Bu nedenle sahadaki birçok Kürt aktörü, askeri maceralardan çok siyasi ve diplomatik alanı genişletmenin daha gerçekçi bir strateji olabileceğini savunuyor.

Dolayısıyla mevcut durumda en akılcı pozisyon stratejik bekleyiş + kendi iç bütünlüğünü koruma olmalı.

Kürtler ne tam tarafsız kalabilir (çünkü savaş zaten üzerlerine sıçrayacak), ne de körü körüne ABD-İsrail’in kucağına atlayabilir.

Rejimin zayıflamasını fırsat bilip, siyasi ve diplomatik kazanımlara odaklanmak.

İran içindeki Kürt şehirlerinde sivil itaatsizlik, protesto, grev gibi düşük maliyetli eylemlerle baskıyı artırmak.

Rojava ve Başur’daki kazanımları korumak adına Türkiye ve Irak merkezi hükümetiyle gerilimi minimumda tutmak.

Uluslararası arenada “Kürtler mızrak ucu değildir” mesajını net vermek; Trump’ın “Kürtlerin savaşa girmesini istemiyorum” açıklamasını lehlerine çevirmek.

Bu yaklaşım, askeri riskleri azaltırken siyasi alanı büyütme potansiyeli taşıyor. Aynı zamanda Kürtlerin yalnızca savaşın değil, diplomasinin de aktörü olabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.

Eğer İran rejimi ciddi şekilde çökerse (Hamaney sonrası kaos, ordu bölünmesi, Tahran’ın düşmesi gibi), tablo tamamen değişir. O noktada Kürtler için üç senaryo öne çıkar:

Pasif bekleyiş devam eder. En güvenli ama en az kazanımlı yol. İran Kürtleri özerklik veya federasyon talebiyle masaya oturur, ama fiili kontrol zayıf kalır.

Aktif müdahale (düşük yoğunluklu). Müttefikleri sınırlı bölgelerde (Mahabad, Sanandaj civarı) kontrol noktaları kurar, geçici özerk yönetim ilan eder; müzakere masasında güçlü kart olmak. Bu, en gerçekçi ve düşük riskli aktif senaryo.

ABD-İsrail hava desteğiyle geniş çaplı kara harekâtı. Bu senaryo ancak kara işgali kesinleşirse ve uluslararası meşruiyet sağlanırsa düşünülebilir. Ancak bu yol, Kürtleri yeniden “kullanılıp atılan” pozisyona sokma riski taşır. 1975, 1991, 2014 IŞİD sonrası tecrübeler ortada.

Bu üç ihtimalin ortak noktası, Kürtlerin kendi iç koordinasyonunu güçlendirmeden kalıcı bir kazanım elde etmesinin zor olduğudur. Parçalı siyasi yapıların ortak bir strateji üretmesi, belki de bugünün en kritik meselesidir.

Hangi senaryo olursa olsun, Kürtlerin ortak paydası şu olmalı: Bir daha kimliksizleştirilmeyeceğiz. “İyi savaşçı” olmaktan çıkıp, siyasi aktör olarak tanınmak istiyoruz. Suriye’de Mazlum Abdi’nin Rubio ile heyetler arası görüşmesi gibi adımlar, bu yönde tarihî bir kırılma yarattı.

Aynı ısrar İran’da da gösterilmeli.

Çünkü kalıcı statü ve haklar, yalnızca askeri başarılarla değil; uluslararası meşruiyet ve siyasi temsil gücüyle mümkün olabilir. Kürt hareketlerinin son yıllarda diplomasiye verdiği ağırlık, bu açıdan önemli bir dönüşüm işareti sayılabilir.

Kürtler ne ABD-İsrail’in piyonu, ne de İran rejiminin kurbanı olmalı. Ne fırsatçılıkla suçlanacak kadar aceleci, ne de pasif kalacak kadar korkak. Akıllıca, onurlu ve birleşik bir duruşla, bu fırtınayı kendi lehlerine çevirebilirler.

Ortadoğu’da tarih çoğu zaman halkların iradesi dışında yazıldı. Ancak bugün yaşanan kırılma, Kürtlerin kendi hikâyelerini daha güçlü bir siyasi bilinçle yazma fırsatını da beraberinde getirebilir.

Bu savaş bitecek. Ama Kürtler kalacak. Önemli olan, o kalışın onurlu, güçlü ve birleşik olması.