İnsanlar artık karşı tarafın bireylerini değil, argümanlarını bile duymaz hale gelir.
Kutuplaştırılmış bir toplumda iki renk dışında bütün renkler yok olur.
Sadece siyah ve beyaz kalır.
Gri diye bir şey kalmaz, ara tonlar silinir, nüanslar unutulur.
Her şey ya bizim taraf ya onların taraf olur.
Doğru mu yanlış mı diye sorulmaz artık; “bizim doğru” mu “onların yalan” mı diye bakılır.
Hal böyle olunca doğrunun bir anlamı da kalmaz.
Doğru söz kirli hale gelir.
Çünkü bir tarafın ağzından çıktığında otomatikman “düşman propagandası” damgası yer.
Karşı tarafın yalanı ise “bizim zaferimiz için gerekli taktik” diye meşrulaşır, hatta alkışlanır.
Yalan kıymetli bir zamanını yaşar.
Duyguları ateşler, kampı bir arada tutar, korkuyu öfkeyi besler.
Gerçekler ise rahatsız edicidir; çünkü mevcut konfor alanını, mağduriyet anlatısını, aidiyet duygusunu sarsar.
Kimse sarsılmak istemez.Hele ki kutuplaştırılmış toplumun yaşadığı ülke jeopolitik olarak değerli bir ülke konumundaysa…
işler daha da beter olur.
Dış tehdit algısı zaten tavan yapmıştır.
İç kutuplaşma “dış mihraklar + iç hainler” anlatısıyla kolayca beslenir.
Ekonomik kriz, bölgesel gerilimler, seçim dönemleri derken sürekli “olağanüstü hal” hissi yaratılır.
İktidarlar bu aciliyet üzerinden toplumu ikna eder:
“Şimdilik doğrular bekleyebilir, hayatta kalmak öncelikli.”
Ve toplumun bir kısmı buna inanır.
Çünkü inanmak daha rahattır.
Konjektürden faydalanan iktidarlar bu kutuplaştırma sayesinde ömürlerini uzatma şansını hep yakalarlar.
Çünkü muhalefet bile çoğu zaman “karşı kutup” olarak konumlandığı için, iktidarın hatalarını değil kendi mağduriyetini büyütmeye odaklanır.
Ortak gerçeklik zemini çöktüğü anda uzlaşma imkânsızlaşır.
Medya yankı odalarını güçlendirir, algoritmalar karşı tarafın doğrularını bile göstermez.
İnsanlar artık karşı tarafın bireylerini değil, argümanlarını bile duymaz hale gelir.
Karşı tarafın bir doğruyu söylediğini kabul etmek, kendi kampına ihanet gibi algılanır.Bu ülkede son yıllarda yaşanan tam da budur.
Doğrular değersizleşir, yalanlar çoğalır.
Öyle çok yalan söylenir ki, doğrular yalanların içinde kaybolup gider.
Yetmez; doğruları yalan haline getirirler.
Artık yalanlar birer doğru, doğrular birer yalan olur.
Üzgünüm ama yaşadığımız çağ böyle bir çağ.
Siyah-beyaz ikiliği o kadar derinleşir ki,
eşeğin aklına karpuz düşürmeyin sözü yerine
“karpuzun aklına eşeği düşürmeyin” deseler, milyonlar inanır.
Çünkü inanmak zorunda bırakılmışlardır.
Ama kutuplaşma ilerledikçe empati ölür.
Karşı tarafın korkularını anlamaya çalışmak bile suç olur.
Sosyal mesafe artar, “öteki” ile aynı masaya oturmak, aynı havayı solumak bile istenmez hale gelir.
Doğruluk kontrolü yapan kurumlar tarafgir görülür.
Herkes kendi doğrusunu kutsar, karşı tarafınkini lanetler.
Peki çıkış yolu var mı?
Kolay değil.
Ama imkânsız da değil.Küçük, yerel, parti dışı dayanışma alanları yaratmak lazım.
Ortak sorunlar etrafında birleşmek.
“Biz/onlar” dilini bilinçli olarak kırmak.
Karşı tarafın bireylerini değil, argümanlarını eleştirmek.
Medya okuryazarlığını artırmak yetmez; empati egzersizleri yapmak gerekir.
Karşı tarafın korkularını, acılarını anlamaya çalışmak.
Yoksa dediğim gibi: sadece siyah ve beyaz kalır.
Renkler ölür.
Doğrular da onlarla birlikte gömülür.
Ve o zaman yalanlar gerçekten “kıymetli zamanını” yaşamaya devam eder.