ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırısı ne yöne evrilirse evrilsin, İran’ın bölgedeki oyun kurucu ve oyun bozucu kabiliyetini büyük ölçüde kaybettiği artık çok net görünüyor. Bölgeyi dizayn etme stratejisi ağır darbeler almış, temelleri sarsılmış ve çökmüş durumda. Aslında kapıyı 7 Ekim Hamas saldırısına onay verirken kendisi aralamıştı. O hamle, domino taşlarının devrilmeye başladığı ilk adımdı. Ardından gelen 28 Şubat’ta Ayetullah Ali Hamaney’in İsrail-ABD ortak operasyonuyla öldürülmesiyle birlikte rejim, varlığını sürdürme –daha doğrusu yok olmama– refleksine geçti. Tüm bölgeyi ateş hattına sürükleyerek, belki de bu kanlı senaryo içinde biraz daha nefes alabileceğini umdu. Ancak görünen o ki, bu hamle İran’a sadece kısa vadeli bir zaman kazandıracak; ötesinde hiçbir stratejik kazanıma yol açmayacak. Düşmanlarının sayısını katlayarak çoğalttı. Şimdiye kadar çatışmadan uzak durmaya özen gösteren İngiltere ve Fransa’yı bile bu savaşa dâhil etti. Savaş sanatı açısından bakıldığında, kendi eliyle en ağır yenilgiyi hazırlıyor. Bu, güçlü bir devletin stratejik refleksi değil; yara bere içinde kalmış, köşeye sıkışmış bir rejimin “benden sonra tufan” mantığıyla attığı çırpınışlar. Buradan zafer çıkmaz. Çıkan tek şey, rejimin kendi sonunu hızlandırması ve bölgenin daha uzun süreli bir kaosa sürüklenmesi. İran’ın eski hegemonya hayalleri artık enkaz altında; geriye kalan, hayatta kalma mücadelesi veren bir yapının son çırpınışları. Tarih, bu tür reflekslerin genellikle kendi mezarını kazdığını defalarca gösterdi. Bugün, 2 Mart 2026 itibarıyla operasyon hâlâ sürüyor. Trump’ın “dört hafta ya da daha kısa sürede” biteceğini söylediği bu süreçte, rejim değişikliği hedefi açıkça dillendiriliyor. Hamaney’in ölümüyle birlikte üst düzey komutanların da büyük kısmı hedef alınmış, iç güvenlik yapıları vuruluyor. İran misilleme yapıyor, ama bu saldırganlık rejimin çöküşünü geciktirmekten başka bir işe yaramıyor gibi duruyor. Bölgesel dengeler yeniden şekillenirken, İran’ın bir daha eski gücüne kavuşması artık çok uzak bir ihtimal. Bu, sadece bir askerî yenilgi değil; stratejik bir iflasın ilanıdır.

İran’ın uzun yıllardır vekil güçler üzerinden yürüttüğü bölgesel nüfuz stratejisi, bu operasyonlarla birlikte ciddi bir kırılma yaşamıştır. Lübnan’dan Yemen’e, Irak’tan Suriye’ye uzanan hat boyunca kurulan etki alanı, ilk kez bu denli kapsamlı bir baskıyla karşı karşıyadır. Bu tablo, yalnızca askeri değil, aynı zamanda diplomatik bir yalnızlaşmayı da beraberinde getirmektedir.

Rejimin içeride karşı karşıya olduğu ekonomik darboğaz ve toplumsal hoşnutsuzluk, dışarıdaki askerî baskıyla birleştiğinde sürdürülebilirlik sorunu daha görünür hâle gelmektedir. Uzun süredir yaptırımlar altında ayakta kalmaya çalışan ekonomi, yeni bir savaş yükünü taşıyabilecek durumda değildir. Bu gerçeklik, yönetim kademelerinde ciddi bir kırılganlık üretmektedir.

Uluslararası sistem açısından bakıldığında ise bu gelişmeler, güç dengelerinin yeniden tanımlandığı bir döneme işaret etmektedir. Küresel aktörler, Orta Doğu’daki yeni denklemde pozisyonlarını güncellerken, İran’ın masadaki ağırlığının belirgin biçimde azaldığı görülmektedir. Bu durum, diplomasi kanallarının da farklı bir zeminde şekilleneceğini göstermektedir.

İsrail ve ABD’nin eşgüdümlü hamlesi, yalnızca askerî bir operasyon değil; aynı zamanda caydırıcılık mesajı taşıyan stratejik bir gösteridir. Bu mesaj, bölgedeki diğer aktörlere de yöneliktir ve statükoyu zorlayan girişimlerin ağır sonuçları olabileceğini ima etmektedir.

Ancak unutulmamalıdır ki, her askerî müdahale beraberinde yeni riskler üretir. Kontrolsüz bir tırmanma, enerji hatlarından küresel ticaret yollarına kadar geniş bir etki alanı oluşturabilir. Bu nedenle bölgesel akıl ve uluslararası diplomasi, çatışmanın daha büyük bir savaşa evrilmemesi için devrede olmak zorundadır.

İran toplumunun genç ve dinamik yapısı da bu süreçte belirleyici olabilir. Uzun süredir daha fazla özgürlük ve refah talep eden kesimlerin sesi, dış baskının arttığı dönemlerde daha güçlü duyulabilir. Rejimin iç meşruiyeti, belki de ilk kez bu kadar ciddi bir sınavdan geçmektedir.

Bölgedeki Arap ülkelerinin temkinli tutumu ise dikkat çekicidir. Bir yandan İran’ın zayıflamasını stratejik bir fırsat olarak görenler, diğer yandan bölgesel istikrarsızlığın derinleşmesinden kaygı duyanlar bulunmaktadır. Bu ikili yaklaşım, Orta Doğu siyasetinin karmaşık doğasını bir kez daha ortaya koymaktadır.

Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerin vereceği tepkiler de sürecin seyrini etkileyecektir. Her iki ülke de doğrudan bir askerî angajmandan kaçınsa bile, diplomatik ve ekonomik destek kanalları üzerinden denge arayışına girebilir. Bu da krizin çok katmanlı bir jeopolitik rekabete dönüşme ihtimalini güçlendirmektedir.

Sonuç olarak İran’ın karşı karşıya olduğu tablo, yalnızca bir rejim krizi değil; aynı zamanda bir strateji krizidir. Yıllarca inşa edilen bölgesel nüfuz mimarisi, birkaç ay içinde ciddi biçimde aşınmıştır. Bu aşınmanın telafisi ise kısa vadede mümkün görünmemektedir.

Önümüzdeki haftalar, belki de İran’ın yakın tarihindeki en kritik dönemeçlerden biri olacaktır. Ya kontrollü bir geri çekilme ve yeniden yapılanma süreci başlayacak ya da inatçı bir direniş, ülkeyi daha derin bir izolasyona sürükleyecektir. Her iki senaryo da Orta Doğu’nun geleceğini doğrudan etkileyecek sonuçlar doğurmaya adaydır.