Devlet korunmazsa toplumun da var olamayacağı varsayımı o kadar derin ki, muhalifler bile bu paradigma içinde düşünüyor.

Önceliğin devletin korunması olduğu bir toplumda, önceliğin toplumun korunması nasıl sağlanacak?

Sağlanamadığını hep beraber görmemize ve sorunun ana kaynağı bu olmasına rağmen, bu durumun düzelmesi için ne yapılmalı?

Bu ülkede “devletçi” olmak neredeyse genetik bir refleks hâline gelmiş durumda. Sağcısı “devlet bekası”, solcusu “devlet eliyle eşitlik”, dindarı “devlet dini korusun”, dinsizi “devlet laikliği korusun”, komünisti “devlet devrimi korusun”, milliyetçisi “devlet vatanı korusun” diyor. En çarpıcı olanı da devlete karşı silah çekenlerin (PKK’den DHKP-C’ye, eski sol örgütlerine kadar) bile programlarında “yeni bir devlet” kurma hayaliyle yanıp tutuşması. Yani “devleti yıkalım” derken aslında “ben daha iyi devlet olayım” diyorlar. Bu durum, bireyin ve toplumun hak ve özgürlük arayışının toplumsallaşmasını inanılmaz derecede zorlaştırıyor.

Devlet korunmazsa toplumun da var olamayacağı varsayımı o kadar derin ki, muhalifler bile bu paradigma içinde düşünüyor.

Bu memlekette ilginç bir şey var: Sağcısı da solcusu da, dindarı da dinsizi de, komünisti de milliyetçisi de, hatta devlete karşı silah çekip dağa çıkanların bile hepsi devletçi. En garibi, o silahlı mücadele edenler “devleti yıkacağız” derken bile akıllarındaki tek şeyin “daha iyi bir devlet kuracağız” olması. Yani ele geçirmek istiyorlar aslında. Hepsi devleti kutsal görüyor, hepsi “devlet olmazsa biz de olmayız” diye düşünüyor. Onlar devletin emaneti, emanetçi de devletin kendisi. Peki bu ülkede bireylerin hak arayışı, özgürlük talebi nasıl kitlesel bir şeye dönüşecek? Nasıl toplumsallaşacak? Devletin korunması her şeyin önüne konmuşken, toplumun korunması nasıl öncelik olacak? Olmadığı ortada zaten; hep beraber sonuçlarını yaşıyoruz. Ama sorun bu kadar barizken neden hâlâ düzelmiyor? Daha doğrusu düzelmesi için ne lazım? Bakın, Osmanlı’dan beri bize miras kalan bir denklem var:
Devlet kutsal. Birey desen “devletin evladı”, toplum desen “devletin ailesi”. Devlet babaysa herkes çocuk. Çocuk da babaya karşı gelemez, hele hele babayı eleştiremez. Eleştiren olursa “nankör”, “vatan haini” damgası yer. Muhalifler bile bu çerçeveden çıkamıyor. “Devlete karşıyız” diyenlerin çoğu aslında “devletin sahibi biz olalım” diyor. Yeni devlet, eski devletin sadece kopyası oluyor.

Şimdi gerçekçi olalım: Toplumun korunmasını öncelik yapmak istiyorsak, devleti kutsallıktan indirmek zorundayız. Devlet sıradan bir araç olmalı; efendi değil.

Kısa vadede zor, kabul. Ama tarih gösteriyor ki en katı devletçi toplumlar bile bir noktada bireyciliğe geçti. Soru şu: Bu geçişi nasıl yaşayacağız; krizle mi, yoksa akılcı ve barışçıl bir zihniyet değişimiyle mi?

Değişimi yapacak olan devlet değil, toplumun kendisi. Devlet kendi kendini küçültmez. Bireyler “benim özgürlüğüm devletin bekasından önce gelir” diyecek ve bunu kitleselleştirecek. O gün geldiğinde her şey değişir.

Şu an karanlık görünebilir ama umut var. İnternet var, yeni nesil var, krizler var. Devletçi model çöktükçe insanlar “devlet her şeye çare değil” demeye başlar. O zaman gerçek özgürlük arayışı başlar.

Bizim elimizde. Ya anormal kalarak anormal düşünmeye devam edeceğiz ya da kendimizi kaybetmeden kendimizi bulacağız. Seçim bizim.

Bugün dünyada başarılı örneklere baktığımızda, güçlü toplumların güçlü devletten değil; güçlü kurumlardan, şeffaflıktan ve hesap verebilirlikten beslendiğini görüyoruz. Devletin sınırlarının net çizildiği, bireyin haklarının anayasal güvenceyle korunduğu ülkelerde toplumsal huzur daha kalıcıdır.

Türkiye’nin de ihtiyacı olan şey, devleti büyütmek değil; devleti hukukla sınırlamak, denge ve denetim mekanizmalarını işler hâle getirmektir. Güçler ayrılığı ilkesinin gerçek anlamda uygulanmadığı bir yerde, özgürlük söylemi havada kalır.

Siyaset dilinin de değişmesi gerekir. “Devlet elden gidiyor” korkusuyla oy devşirmek yerine, “vatandaş güçleniyor” perspektifi öne çıkarılmalıdır. Korku siyaseti kısa vadede sonuç üretir; fakat uzun vadede toplumu edilgenleştirir.

Eğitim sisteminde eleştirel düşünceyi merkeze almadan, sorgulayan bireyler yetiştirmeden bu zihniyet dönüşümü mümkün değildir. Devlete sadakat değil; hukuka sadakat esası öğretilmelidir.

Ayrıca ekonomik yapıda rekabeti artıran, girişimciliği teşvik eden ve bireyi devlete bağımlı kılmayan politikalar hayata geçirilmelidir. Devletin dağıtan değil, düzenleyen bir rol üstlenmesi esas olmalıdır.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi de merkeziyetçi refleksi zayıflatacaktır. Yetkinin tabana yayılması, vatandaşın yönetime katılımını artırır ve devleti daha hesap verebilir kılar.

Medyanın özgürleşmesi, farklı fikirlerin korkusuzca ifade edilebilmesi toplumsal dönüşümün temel şartıdır. Baskı altındaki bir medya, toplumun aynası olamaz.

Sivil toplumun güçlenmesi, bireylerin hak arama kültürünü geliştirecek en önemli alanlardan biridir. Devletten bağımsız düşünebilen örgütlü toplum, demokratik olgunluğun göstergesidir.

Unutulmamalıdır ki devlet, kutsal bir varlık değil; vatandaşın vergisiyle ayakta duran bir organizasyondur. Amaç insanı yaşatmaksa, araç olan devletin sınırları da insan onuruna göre belirlenmelidir.

Son tahlilde mesele, devleti yüceltmek ya da devleti yıkmak değil; devleti olması gereken yere konumlandırmaktır. Toplumun önceliği, bireyin özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü esas alındığında, bu ülke kendi demokratik normaline mutlaka kavuşacaktır.