Gelinen aşama bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Eğer Türkiye bu süreci doğru yönetebilirse, yalnızca bir güvenlik sorununu çözmekle kalmayacak, aynı zamanda demokratikleşme yolunda tarihsel bir eşiği de aşmış olacaktır.

Öyle görünüyor ki, 1 Ekim 2024'te Meclis'te Devlet Bahçeli'nin DEM Parti sıralarına gidip tokalaşmasıyla sembolik olarak başlayan bu “çözüm süreci” – ya da resmî adıyla “Terörsüz Türkiye Süreci”, “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” – her ne kadar Türkiye'de iç barışa yönelik bir adım gibi sunulsa da, şimdiye kadar neredeyse tamamen Suriye'ye odaklı bir şekilde işledi.

Yani başlangıçta ve en kritik aşamalarında bu süreç, Türkiye'nin kendi topraklarındaki Kürt meselesini çözmekten ziyade, Suriye'deki PKK/YPG/SDG yapısını hedef alan, hatta Esed sonrası Suriye denkleminde Türkiye'nin elini güçlendiren bir strateji gibi ilerledi.

Hatırlayalım: 2024 sonbaharında Bahçeli'nin “Öcalan Meclis'e gelsin, örgütü lağvetsin” çağrısı geldiğinde, herkesin aklındaki en büyük soru işareti Suriye'ydi. PKK'nin Suriye kolu YPG, o dönemde hâlâ kuzeydoğu Suriye'nin büyük kısmını kontrol ediyordu. Türkiye'nin yıllardır “terör koridoru” diye nitelendirdiği bölge, ABD desteğiyle ayakta duruyordu.

Sürecin ilk sinyalleri, tam da bu koridorun tasfiyesi beklentisiyle yükseldi. Hakan Fidan'ın “YPG Suriye'den çıkmazsa harekât” restleri, Esed rejiminin çöküşü sonrası Şam'la yapılan entegrasyon anlaşmaları, SDG'nin Suriye devlet kurumlarına “katılımı” gibi gelişmeler...

Hepsi gösteriyordu ki, bu süreç Suriye sahnesinde PKK'nin etkisini kırmak için tasarlanmıştı.

Türkiye içi demokratik açılımlar, yasal düzenlemeler, tahliyeler falan o sırada daha çok “ikinci planda” gibi duruyordu – ya da en azından kamuoyuna öyle yansıtılıyordu.

Sonra 27 Şubat 2025 geldi. Abdullah Öcalan'ın İmralı'dan yaptığı o meşhur çağrı: “Tüm gruplar silah bırakmalı, PKK kendini feshetmeli, kongre toplayın ve karar alın.” Bu çağrı, süreci bambaşka bir boyuta taşıdı.

PKK önce Mart'ta ateşkes ilan etti, ardından Mayıs'ta kongrede fesih ve silah bırakma kararı aldı. Temmuz'da Süleymaniye'de sembolik silah yakma töreni yapıldı – hatırlarsınız, o görüntüler medyada dönüp durdu.

Kandil'den “Türkiye'den tüm güçlerimizi çektik” açıklamaları geldi. İşte o noktadan itibaren süreç, Suriye ağırlıklı olmaktan çıkıp yavaş yavaş Türkiye içi bir hukuki-siyasi zemine kaymaya başladı. 2025'in ikinci yarısında artık işler değişti: TBMM'de Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kuruldu, raporlar hazırlandı, İmralı heyetleri (DEM vekilleri) sık sık görüşmeler yaptı.

Komisyonun Şubat 2026'da kabul ettiği rapor, “müstakil ve geçici bir yasa” ihtiyacını vurguluyordu. İnfaz değişiklikleri, umut hakkı, erken tahliye yolları, örgüt mensuplarının toplumsal entegrasyonu, etkin pişmanlık benzeri mekanizmalar... Bunlar artık somut gündem maddeleri hâline geldi.

Nisan 2026 için bahsedilen yasal adımlar (Erdoğan–DEM görüşmesi sonrası hızlanan hazırlıklar) tam da bu geçişin habercisiydi. Eğer o adımlar atılırsa – ki raporlar ve açıklamalara bakılırsa atılma yönünde ciddi ilerleme var – artık “gerçek anlamda Türkiye sürecine” girmiş olacağız diyebiliriz.

Şu an, Mart 2026 itibarıyla durum şöyle: Suriye'deki gelişmeler (Şam'ın kuzeydoğuda hâkimiyet kurması, YPG'nin entegrasyonu) bu geçişi hem kolaylaştırdı hem de hızlandırdı. PKK'nin fiilî feshi ve silah bırakması, Türkiye'ye dönük yasal çerçevenin önünü açtı. Ama hâlâ hassas bir eşikteyiz. “Kod yasa” (geçici müstakil düzenleme), infaz paketi, rehabilitasyon mekanizmaları konuşuluyor.

Yani süreç Suriye'ye yönelik bir “temizlik” operasyonu olmaktan çıkıp, Türkiye'nin kendi içinde demokratikleşme, infaz adaleti ve toplumsal bütünleşme meselesine evrildi – ama bu evrilme tamamlanmış değil. Evet, başlangıçta (1 Ekim 2024 – 2025 ortası) süreç ağırlıklı Suriye'ye yönelikti; PKK'nin Suriye'den çekilmesi, SDG'nin etkisizleştirilmesi öncelikliydi.

2025'in ikinci yarısından itibaren ise PKK'nin feshi sonrası yasal adımlar, tahliyeler, entegrasyon mekanizmalarıyla artık “Türkiye süreci”ne dönüştü. Nisan'da söylendiği gibi yasal adımlar gerçekten atılırsa (ki Ramazan Bayramı sonrası Meclis gündeminde görünüyor), o zaman diyebiliriz ki: “Şimdi asıl Türkiye sürecine girdik.”

Ama bu süreç hâlâ kırılgan; Suriye'deki kazanımlar Türkiye içi adımlarla taçlandırılmazsa, her şey tersine dönebilir. Gözlemlediğim kadarıyla, asıl mesele artık Suriye değil, Türkiye'nin kendi iç hukuki ve siyasi iradesi.

Bu noktada sürecin en kritik sınavı, güvenlik merkezli yaklaşımdan hukuk merkezli yaklaşıma geçişin ne ölçüde başarılacağıdır. Çünkü kalıcı barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, adalet duygusunun toplumun tüm kesimlerinde karşılık bulmasıyla mümkündür.

Toplumsal hafızanın yükü de göz ardı edilmemelidir. Uzun yıllara yayılan çatışma ortamı, yalnızca siyasal değil, sosyolojik yaralar da üretmiştir. Bu yaraların sarılması ise zamana yayılan, kapsayıcı ve şeffaf politikalar gerektirir.

Siyasal iradenin bu süreçte göstereceği kararlılık kadar, muhalefetin ve sivil toplumun katkısı da belirleyici olacaktır. Zira geniş toplumsal mutabakat sağlanmadan atılan adımların kalıcılığı her zaman tartışmalı kalır.

Ayrıca, bölgesel dengelerin sürekli değiştiği bir coğrafyada Türkiye’nin iç barışını sağlaması, dış politika açısından da elini güçlendirecek stratejik bir kazanım olacaktır. Bu nedenle süreç yalnızca iç politika meselesi olarak okunmamalıdır.

Hukuki düzenlemelerin kapsamı ve sınırları da dikkatle çizilmelidir. Özellikle infaz düzenlemeleri ve toplumsal entegrasyon mekanizmaları, adalet duygusunu zedelemeyecek bir hassasiyetle ele alınmalıdır.

Diğer yandan, sürecin iletişim dili de en az içeriği kadar önemlidir. Kutuplaştırıcı söylemler yerine birleştirici ve kapsayıcı bir dil benimsenmediği takdirde, atılan adımlar toplumda karşılık bulmakta zorlanacaktır.

Uluslararası aktörlerin sürece dolaylı etkisi de göz ardı edilmemelidir. Özellikle ABD ve bölge ülkelerinin Suriye sahasındaki pozisyonları, Türkiye'nin iç barış sürecini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyebilir.

Ekonomik boyut da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Çatışma ortamının sona ermesi, bölgesel kalkınma ve yatırım imkanlarını artırarak toplumsal refaha katkı sağlayabilir.

Ancak tüm bu olumlu ihtimallere rağmen, sürecin geri dönüş riskini barındırdığı unutulmamalıdır. Atılacak adımların tutarlılığı ve sürekliliği, bu riskin minimize edilmesinde belirleyici olacaktır.

Sonuç olarak, gelinen aşama bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Eğer Türkiye bu süreci doğru yönetebilirse, yalnızca bir güvenlik sorununu çözmekle kalmayacak, aynı zamanda demokratikleşme yolunda tarihsel bir eşiği de aşmış olacaktır.