Toplumsallaşmayan her adım “çürük adımdır” sözü hiç aklımdan çıkmıyor. Toplumsal meşruiyetin olmadığı hiçbir adımın kalıcı olması mümkün değildir.

Türkiye’de siyasal süreçlerin çoğu zaman ağır ilerlediği ve toplumsal beklentilerle siyasal irade arasındaki mesafenin açıldığı dönemlerde, bireysel gözlemler çoğu zaman büyük resmin küçük ama anlamlı parçalarını oluşturur. Bu yazı da tam olarak böyle bir gözlem sürecinin ürünü...

Birkaç yıldır gitmediğim Ankara’ya gideyim dedim; bir yoklayayım, “bu çözüm süreci nasıl gidiyor, gidecek veya neler oluyor?” diye.

Siyasal süreçlerin sahadaki karşılığı ile merkezde konuşulanlar arasında çoğu zaman ciddi farklar olur. Bu fark, özellikle Türkiye gibi çok katmanlı toplumsal yapıya sahip ülkelerde daha da belirgin hâle gelir.

3 günlük Ankara günlüğüm, “bir hayli karamsar ve yakın bir zaman için umutsuzlukla dolu bir hâlde geçti.”

Karamsarlığın temelinde yalnızca siyasal aktörlerin tutumu değil, aynı zamanda toplumun sürece yeterince dahil edilmemesi de yatmaktadır. Bu durum, demokratikleşme süreçlerinin en zayıf halkasını oluşturur.

Adım atmak için kimsenin “acelesi yoktu” ve önümüzdeki yaza doğru bir şeyler olabilir diye konuşuluyordu; o da eğer İran savaşı uzun sürmezse ve Kürtler ne olursa olsun bu savaşın dışında kalırlarsa, belki diye.

Bölgesel gelişmelerin iç siyaseti doğrudan etkilediği bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu nedenle dış politikadaki her dalgalanma, içerideki çözüm arayışlarını da ya hızlandırıyor ya da geciktiriyor.

Evet, bir şeyler olacak ama oluncaya kadar anlamını yitirecek şeyler olacak. Zamanında atılmayan adımların, atıldığında aynı etkiyi yaratmaması siyaset biliminin en temel gerçeklerinden biridir. Geciken her reform, kendi anlamını aşındırır.

Hep böyle oldu zaten; “çürüdükten sonra” adım atmak.

Bu durum, Türkiye’nin kronikleşmiş sorunlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Sorunlar olgunlaşmadan çözülmek yerine, çoğu zaman kriz aşamasına geldikten sonra müdahale ediliyor.

Her ne kadar acele etmeliyiz ve “acele etmezsek enfekte olur” diye ifade ediliyorsa da…

Toplumsallaşmayan her adım “çürük adımdır” sözü hiç aklımdan çıkmıyor. Toplumsal meşruiyetin olmadığı hiçbir adımın kalıcı olması mümkün değildir. Bu nedenle süreçlerin sadece devlet katında değil, toplumun tüm kesimlerinde karşılık bulması gerekir.

Hakkını yememek gerekiyor; başka bir alanda, daha doğrusu demokrasiyi öncelemeyen, güvenliği önceleyen; bölgesel boşlukta iç demokratikleşme değil, ekonomik zenginliği hedefleyen ve dünün İran devletinin yapmış olduğu Suriye, Irak ve Lübnan’da Şii koridoru stratejisinin bir benzeri olan Türk-Kürt ve Sünni ağırlıklı bir strateji için yoğun çalışmalar olduğunu gözlemledim.

Bu tür stratejik yönelimler, kısa vadede bazı kazanımlar sağlasa da uzun vadede yeni kırılganlıklar yaratma potansiyeli taşır. Özellikle kimlik temelli bloklaşmalar, bölgesel istikrar açısından risklidir.

Bölgenin siyasal haritasının değişmesi ile beraber, bu yeni siyasal haritayı dolduracak ve merkezi Türkiye olan bir blokaj hazırlığı var.

Yeni jeopolitik düzen arayışları, Türkiye’yi bölgesel bir merkez hâline getirme hedefiyle şekillenirken, bu hedefin demokratik standartlarla desteklenmesi hayati önem taşımaktadır.

Pilot bölge olarak da Suriye sahası seçilmiş gibi; oradaki Kürt-Arap entegrasyonuna ek olarak Türkiye korumacılığı ile yeni bir şey deneniyor ve yavaş da olsa başarılı gidiyor.

Önümüzdeki günlerde bu konu ile ilgili çok yazılar yazmak istiyorum ve yazacağım da. Onun için burada nokta koyarak…

Otobüs yolculuğuma dönmek istiyorum. Bireysel hikâyeler, çoğu zaman büyük siyasal anlatıların arasında kaybolur; oysa bu hikâyeler, toplumun gerçek ruh hâlini anlamak açısından son derece kıymetlidir.

Sabah saat 11’e doğru Ankara Otogarı’na geldim ve Diyarbakır firmalarını ararken yanıma gelen adam, “Nereye gideceksiniz?” dedi.

Diyarbakır’a gideceğim dedim ve şimdi kalkacak otobüs varsa onunla gitmek istiyorum dedim.

Adam, “Bu firma var, en erken olarak saat 11.30’da,” dedi. Ben de yarım saat sonra kalkacak olan Diyarbakır firmasından biletimi aldım ve beklemeye başladım.

Saat 11.30 olunca da herhangi bir hareket olmayınca firma yetkilisine ne zaman kalkacak otobüs diye sordum.

Ben sorarken yanında bulunan uzun boylu genç, “Birazdan kalkar,” dedi. Saat 12 olunca uzun boylu genç “Dayı,” diyerek, “Haydi gidelim,” dedi.

Ve onu takip etmeye başladım; otogarın dışında ana yolda beklemeye başladık. Bir 15 dakika sonra otobüs geldi.

“Binelim dayı,” dedi ve otobüse bindim ama otobüs bomboştu; benden başka yolcu yoktu. Adam, “Dayı, istediğin yerde oturabilirsin,” dedi ve otobüs hareket etti.

Tek yolcusu ben olan bir otobüste Ankara’dan Diyarbakır’a gidişim başladı. Çok acayip bir durum oluşmuştu.

Eskiden kabadayılar ve çok zenginler gazino veya restoran kapatır gibi, bir otobüsü kapatmışım gibi geldi bana.

Ve yolculuk başladı. Otobüste 4 kişiyiz: 2 şoför, 1 muavin ve ben.

İki şoför de otobüs sahipleri.

“Dayı gel öne, sigara kahveni iç,” deyince öne geçtim ve tanışma faslı da başladı.

Otobüs sahipleri Bingöl/Karlıovalı iki genç; hem sevimli hem de cömert insanlar.

“Dayı, molada bizimle yemeğe otur,” dediler.

Ankara-Kayseri arası bir mola verildi.

Tabii ben yanlarına gitmedim; yemeğimi söyledim. Biraz bozuldular ama yapılabilecek bir şey yoktu, self servis olduğu için ödemeyi yapmıştım.

Yemeğimi yedikten sonra beklemeye başladım; yarım saat oldu gelen yok, bir saat oldu gelen yok. 2 saat sonra geldiler: “Dayı hakkını helal et, beklettik seni,” dediler.

Meğer araba pazarlığı için tesisler dışında bir görüşmeye gitmişler. Hareket ettik; yine bol bol kahve içiyoruz.

Bazen gözlerimi kapatıp uyumaya çalışıyorum. Uzun boylu genç olan, “Dayı, Malatya’da kardeşimin şantiyesi var; bize mangal yapacaklar. Etleri çok güzel; etlerimizi yeriz, bir 20 dakika veya yarım saat sonra da yola çıkarız,” dedi.

Yapabileceğim bir şey olmadığı için, “Siz bilirsiniz,” dedim. Akşam saat 10’da Malatya’ya geldik ve hakikaten müthiş bir mangal partisi vardı. Bizi öyle güzel karşıladılar ki anlatamam.

Tam 2,5 saat sürdü Malatya’daki mangal partisindeki kalışımız. Saat 00.30’da Malatya’dan çıktık. Misafirperverlikleri ve şoförlerin sevimliliği nedeniyle hiç sıkılmadan gece saat 03.15’te Diyarbakır’a geldik.

Hâlâ inanamıyorum. Koskoca otobüs ve tek yolcusu ben olan bir yolculuk yaptığıma…

Ama oluyormuş demek.