Ekim 2024’te MHP lideri Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına gidip tokalaşmasıyla ivme kazanan “ikinci çözüm süreci” ya da iktidarın tabiriyle “Terörsüz Türkiye” süreci hakkında konuşurken aklıma takılan bir şey var.
Neden bu kadar asimetrik ilerliyor?Suriye tarafına baktığımızda evet, sahada gözle görülür bir şeyler oluyor. Esad rejiminin Aralık 2024’te düşüşünden sonra yeni Şam yönetimiyle ilişkiler hızlıca normalleşti. SDG/YPG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu konusunda mutabakatlar imzalandı, bazı bölgelerde anlaşmalar ve operasyonlarla sdg'nin merkezi otoriteye bağlanması süreci yürüyor.
Geri dönüşler hızlandı, Türkiye’nin sınır güvenliği ve “güvenli bölge” kaygıları kısmen de olsa adreslendi. Hızlı olmasa da, jeopolitik fırsatlar değerlendiriliyor ve PKK/YPG bağlantılı tehdit algısında bir rahatlama hissediliyor.
Ama aynı süreci Türkiye içine çevirdiğimizde manzara oldukça farklı. Çok şey konuşuluyor, çok şey söyleniyor ama sahaya yansıması neredeyse yok denecek kadar az. Sözler bol, icraat sınırlı ve her şey zamana yayılıyor gibi duruyor.
İmralı ziyaretleri yapıldı, Abdullah Öcalan’ın çağrıları kamuoyuna yansıdı. PKK 2025’te kongre yaparak kendini feshettiğini ilan etti, silahlı mücadeleyi bıraktığına dair açıklamalar geldi. TBMM’de “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu, toplum kesimlerini dinleme ve rapor hazırlama aşaması tamamlandı.
Bahçeli’nin tokalaşması gibi sembolik jestler de cabası.Fakat bunlar dışında somut adım çok az. Yasal düzenlemeler (af, demokratik açılımlar, anadil hakları, kültürel adımlar vs.) hâlâ komisyon raporu aşamasında veya tartışmalı.
En kritik nokta da burada Güven ve empati yaratabilecek basit, sembolik ama etkili adımlar bile atılmıyor. Mesela Selahattin Demirtaş’ın tahliyesi gibi. AİHM kararlarına rağmen bu dosya hâlâ “siyasi saik” tartışmalarıyla sürüncemede kalıyor. Bu tür adımlar atılmayınca süreç “zamana yayma” gibi algılanıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan son günlerde (Mart 2026) çok net bir uyarı yaptı: “Süreç uzarsa enfekte olur.” Dedi ki, savaşa rağmen bu sürecin uzamaması lazım; uzarsa enfekte olur, kararlılıkla devam edeceğiz. Bu cümle tam da benim aklımdaki soruya işaret ediyor. Süreç gerçekten uzuyor ve enfeksiyona açık bir hal alıyor.
Güven erozyonu, kutuplaşma artışı, MHP-DEM gerilimi gibi belirtiler yavaş yavaş ortaya çıkıyor.Neden Bu Asimetri?Suriye cephesinde işler daha hızlı yürüyor çünkü orada jeopolitik fırsatlar var.
Rejim değişikliği sonrası yeni yönetimle hızlı normalleşme, SDG’nin entegrasyonu, sınırdaki tehditlerin yönetilmesi… Bunlar somut güvenlik kazanımları getiriyor ve Türkiye’nin elini güçlendiriyor.
Türkiye iç cephesinde ise durum çok daha karmaşık. Güven sorunu derin. İktidar “PKK bitsin, terör bitsin, fesih olsun” diyor; kürtler ise Kürt sorununun demokratik boyutunu (haklar, statü tartışmaları, geçmiş yaralar) masaya getirmek istiyor.
Her iki taraf da kendi kırmızı çizgilerini korurken, orta yol bulmak zaman alıyor.Suriye etkisi burada da çift yönlü işliyor. Bir yandan YPG tehdidini azaltarak süreci kolaylaştırıyor, öte yandan Halep gibi bölgelerdeki gerilimler iç siyaseti etkiliyor, İç siyaset dinamikleri de süreci temkinli kılıyor.
Cumhur İttifakı içinde MHP’nin hassasiyeti, muhalefetin eleştirileri, kamuoyunda “ikinci açılım” tepkileri… Tüm bunlar “acele etmeyelim” havası yaratıyor. Süreç daha çok elitler arası görüşmeler gibi algılanıyor, yeterince toplumsallaşmıyor.
En önemlisi, basit empati ve güven adımları eksik kalıyor. Demirtaş tahliyesi, bazı kültürel açılımlar, kayyum tartışmaları gibi konular halledilseydi belki halk nezdinde “bu sefer farklı” hissi oluşurdu. Ama bunlar yapılmayınca süreç “sözde kalıyor” izlenimi veriyor.
Barış Süreçlerinin Klasik Tuzağı tarihe baktığımızda barış süreçleri hep benzer bir sınavdan geçiyor: Güvenlik adımları (silah bırakma, fesih) ile demokratikleşme adımları (haklar, reformlar, güven inşası) paralel gitmek zorunda.
Sadece bir tarafı öne çıkarırsan diğer taraf eksik kalıyor ve süreç enfeksiyona açık hale geliyor.
Şu an tam da o noktadayız. PKK’nin fesih ve silah bırakma yönündeki adımları önemli bir eşik olsa da, Türkiye tarafındaki somut icraatların yavaşlığı süreci riske atıyor. Erdoğan’ın “enfekte olur” uyarısı bu riski kabul eder nitelikte. Ama çözüm sadece hızlandırmakta değil; o basit, güven verici adımlarda gizli.
Komisyon raporu Şubat 2026’da oy çokluğuyla kabul edildi, yasal düzenleme beklentileri var. Demirtaş’a mektup iddiaları, Bahçeli’nin “Demirtaş yuvasına dönsün” gibi çıkışları da konuşuluyor.
Bunlar umut verici olabilir ama sahada somutlaşmazsa hayal kırıklığı büyüyecek.Sonuç olarak ilginç olan tam da bu asimetri. Suriye’de fırsatlar hızlı değerlendirilirken, içerdeki Kürt sorunu’nun derin sosyolojik, hukuki ve duygusal boyutları daha yavaş ve riskli ilerliyor.
Süreç hâlâ “devam ediyor” gibi görünüyor ama sahada elle tutulur adımlar artmazsa, enfeksiyon riski gerçek olacak.Bu süreç sadece terörün bitmesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin kendiyle barışması meselesi.
Sözler yetmiyor; icraat, empati ve cesur adımlar lazım. Yoksa tarih bize yine “fırsat kaçtı” dedirtecek.