MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM’de düzenlediği grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'taki okul saldırıları ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Bahçeli, “Çözüm yalnızca okul kapısında bekleyecek güvenlik görevlisinin varlığı değildir, çözüm yalnızca adım başı duvarlara asılacak kameralar değildir. Hadise vuku bulduktan sonra pansuman tedbirler sıralamak bizim meşgalemiz değildir. Mesele daha derindedir, daha vahimdir, daha geniştir. Biz bu meselenin üzerini örtenlerden değil, kökünü kazıyanlardan olacağız. Bu mücadele günü kurtarmanın değil, geleceği inşa etmenin mücadelesidir” ifadelerini kullandı.

“Okul saldırıları sığ ve tek boyutlu değerlendirilmemelidir”

Bahçeli'nin konuşmasından öne çıkanlar şöyle:

Geçtiğimiz hafta Şanlıurfa’da ve Kahramanmaraş’ta yaşanan elim hadiselerin sığ, yüzeysel ve tek boyutlu değerlendirmelerle geçiştirilmesi mümkün değildir. 14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesindeki okul saldırısında 16 kişi yaralanmıştır. 15 Nisan’da Kahramanmaraş’ta bir okulda düzenlenen silahlı saldırıda, 9 öğrenci ve fedakâr bir öğretmen kardeşimiz olmak üzere 10 vatan evladımız hayatını kaybetmiş, 13 kişi yaralanmıştır.

Bu vahim gelişmeler vicdanlarda derin yarıklar açmıştır. Sürecin tüm sebepleri, sonuçları ve arka plandaki gelişmeleriyle birlikte serinkanlı, sağduyulu ve çok yönlü bir bakış açısıyla ele alınması zaruridir. Burada mesele yalnız bir asayiş dosyası olarak ele alınamaz. Karşımızdaki tablo; çağımızın çocukluğu üzerinde kurduğu baskılarla, aile bağlarında meydana gelen gevşemeyle, okul ikliminin ihtiyaç duyduğu destekle, dijital dünyanın denetimsiz alanlarıyla ve toplumsal değer aktarımındaki kırılmalarla birlikte değerlendirilmelidir.

Bir çocuğun zihninde şiddet, öfke, yalnızlık ve taklit arzusu aynı anda birikiyorsa, orada yalnız ceza hukukunun konusu olan bir fiil meydana gelmez; aynı zamanda toplumun dikkatle okuması gereken bir işaret verir.

Abdulkadir Selvi açıkladı: CHP Meclis’ten ve belediyelerden çekilecek mi?
Abdulkadir Selvi açıkladı: CHP Meclis’ten ve belediyelerden çekilecek mi?
İçeriği Görüntüle

Modern çağın tehlikeleri çoğu zaman eski çağların tehlikeleri gibi açık görünür ve sınırları belli biçimde gelmez. Bazen bir ekranın arkasından gelir, bazen oyun dili içinde gelir, bazen arkadaş çevresi zannıyla gelir, bazen yalnızlaşmış bir çocuğun sessizliğine siner, bazen algoritmaların yön verdiği öfke, sanal kalabalıkların kışkırttığı taklit, aile arayan bir ruhun zayıf anına yerleşir.

Her geçen gün daha da yaygınlaştığı günümüz dünyasında evlatlarımızın ekran başında geçirdikleri sürelerin aynı oranda artması, sosyal medya platformlarında kullanılan saldırgan dile daha fazla maruz kalmaları, akran zorbalığının arkadaş grupları, mesajlaşma ve sohbet uygulamaları ve oyunlar içinde sinsice yaygınlaşması; çocuklarımızın ruh sağlıklarını örselemekle kalmamakta, kimlik gelişimlerine zarar vermekte ve sosyal hayatlarını içten içe aşındırıp onları sanal dünyaya mahkûm etmektedir.

“Evlatlarımız, geleceğimiz, dijital bir kuşatma altındadır”

Evlatlarımız, sosyal medya platformlarında aldıkları beğeni sayılarıyla kendi değerlerini tartmakta, artan takipçi sayılarıyla itibar kazandıklarını zannetmekte, bir parmak hareketiyle verilen anlık tepkiler ile hakiki duyguları ister istemez birbirine karıştırmaktadır. Evlatlarımız, geleceğimiz, dijital bir kuşatma altındadır.

Tefriğin mahremiyetin önüne geçtiği, anlık ve geçici zaferlerin emek ve sabrın önüne geçtiği bu çağda; akranları arasında sistematik olarak alaya, linçlere, aşağılamalara, dışlamalara maruz kalan bir yavrumuzun tertemiz kalbinde kapanması zor yaralar açılmaktadır. Parlak ekranların sunduğu evrenin büyüsüne kapılan yavrularımız, dikkat eksikliği ve uyku problemleri arasında yitip gitmektedir.

Nimet ile tehdit arasındaki ince kırmızı çizgiyi evlatlarımızla birlikte idrak etmeliyiz. “Azı karar, çoğu zarar.” diyen atalarımızın öğüdünü dijital çağın curcunası içinde yeniden hatırlamak mecburiyetindeyiz.

“Evlatlarımızı sosyal medyanın hoyrat ve şiddeti normalleştiren diline terk edemeyiz”

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan elim olayların akabinde yüzlerce sosyal medya hesabına erişim engeli getirilmesi, çok sayıda Telegram grubunun kapatılması ve onlarca şahıs hakkında adli işlem başlatılması; dijitalleşmenin denetimsiz kaldığında yalnız birey değil, toplum hayatını da zehirleyen bir fesat düzenine dönüşebildiğini açıkça göstermiştir.

Dijital mecraların, sohbet odalarının, sohbet gruplarının, uygulama ve kanallarının masum bir haberleşme alanı olmaktan çıkıp Türk milletinin köküne, gündemine, geleceğine dinamit döşemek isteyen haya yoksunlarının ellerinde; fitnenin, tahrikin, suç ve suçluyu övmenin, kamu düzenine kasteden karanlık çağrıların üretildiği bir ifsat hattına dönüştüğü artık inkâr edilemez bir hakikattir. Demek ki karşımızdaki tehlike sadece ekran bağımlılığı değildir. Aynı zamanda kötülüğü çoğaltan, şiddeti özendiren, suçu dolaşıma sokan, acıyı istismar eden ve çocuklarımızın tertemiz vicdanını hedef alan dijital bir bozgunculuk düzenidir.

Evlatlarımızı sosyal medyanın ve televizyon ekranlarının hoyrat ve şiddeti normalleştiren diline, kapalı devre karanlık kurgulara, sanal âlemin kimliksiz iklimine, haysiyet yoksunlarının mesuliyetsiz çağrılarına terk edemeyiz.

“Biz bu meselenin üzerini örtenlerden değil, kökünü kazıyanlardan olacağız”

Dijitalleşme değerlerimizi aşındırdıkça, televizyon karşısında geçen süreler uzadıkça, aile içi sessizlikler katlandıkça, sözde sosyal medya fenomenlerinin sözleri kıymetli öğretmenlerimizin öğretilerinin önüne geçtikçe, sınırsız ve denetimsiz özgürlük fikirleri okulun terbiye gücünü budadıkça, çocuklarımız kapsamı öngörülemeyen içerik tufanına savruldukça böylesi trajedilerin zemini genişlemektedir.

Çözüm yalnızca okul kapısında bekleyecek güvenlik görevlisinin varlığı değildir. Çözüm yalnızca adım başı duvarlara asılacak kameralar değildir. Hadise vuku bulduktan, canlarımız yuvalarından uçtuktan sonra pansuman tedbirler sıralamak bizim meşgalemiz değildir. Mesele daha derindedir, mesele daimidir, mesele daha geniştir. Biz bu meselenin üzerini örtenlerden değil, kökünü kazıyanlardan olacağız. Ve bu mücadele, günü kurtarmanın değil, geleceği inşa etmenin mücadelesidir. Aileyi tahkim etmeden, mektepleri terbiye ve şahsiyet inşa eden asli mevkiine yeniden kavuşturmadan, rehberlik ve psikososyal destek mekanizmalarını kuvvetlendirmeden bize rahat yoktur.

“Öğretmenlerimiz yalnız sınıfta ders veren görevliler olarak düşünülemez”

Aile, çocuğun ilk mektebidir; okul, çocuğun ikinci evidir; devlet, çocuğun en geniş himaye çatısıdır. Bu üç halkadan biri zayıflarsa çocuk yalnızlaşır. Yalnızlaşan çocuk bazen kendisini sanal kalabalıkların içinde arar; o kalabalıklar ise her zaman masum bir arkadaşlık zemini sunmaz. Orada merhametin yerini alay, sabrın yerini öfke, dostluğun yerini sürü psikolojisi, hayat sevgisinin yerini şiddet merakı alabilir. O hâlde yapılması gereken, çocuklarımızı yalnız disiplinle kuşatmakla sınırlı kalamaz. Onları dinlemek, anlamak, yönlendirmek, meşgul etmek; güvenli bir anlam dünyası içinde büyütmek ve şahsiyet sahibi kılmak gerekir. Çocuk yalnız emir alan bir varlık değildir; ilgi isteyen, aidiyet isteyen, görülmek isteyen, güven isteyen bir emanettir.

Eğitim sistemimizin de bu hakikati merkeze alması şarttır. Eğitim, bilgi aktarımından ibaret bir faaliyet olarak görülemez; eğitim, insanın iç düzenini kurma sanatıdır. Matematik, tarih, fen ve edebiyat kadar; merhamet, ölçü, sabır, haysiyet, sorumluluk ve insan hayatının dokunulmazlığı da öğretilmelidir. Öğretmenlerimiz yalnız sınıfta ders veren görevliler olarak düşünülemez. Onlar, toplumun ahlaki omurgasına temas eden, çocuklarımızın şahsiyet dünyasını inşa eden müstesna şahsiyetlerdir. Bu vesileyle altını kalın çizgilerle çizmek isterim ki, öğretmeni sıradanlaştıran bir anlayışın eğitim davası baştan ölü doğmuştur. Öğretmen; mektebin haysiyeti, maarifin taşıyıcı kolonu, milletin istikbaline istikamet veren ilim ve irfan neferidir. Annelerimizin okul kapısında bıraktığı minik elleri tutan, temiz ve saf kalpleri güzelliklerle donatan, bilgileriyle zihinleri açan, becerileriyle küçük yüreklere güç veren, kabiliyetleri fark eden, gözlerindeki ışığı büyüten, nizam veren, adap bildiren, terbiye kazandıran öğretmenlerimizdir.

“Medya, acıyı çoğaltan bir yayıncılık anlayışından uzak durmalıdır”

Siyaset kurumu bu meselede çekişme dili üretmemelidir. Akademi sahici bilgiyle yol göstermelidir. Bürokrasi, kurumlar arası eş güdümü güçlendirmelidir. Aileler evlatlarının dijital dünyasına da dikkatle bakmalı ve dijital farkındalık kapasiteleri artırılmalıdır. Medya, acıyı çoğaltan bir yayıncılık anlayışından uzak durmalıdır.

Silaha erişim, şiddet dili, akran zorbalığı, dijital radikalleşme ve toplumsal yalnızlaşma; tek tek dosyalar hâlinde değil, ortak bir çocuk koruma mimarisi içinde değerlendirilmelidir. 23 Nisan’ın bugünkü anlamı işte bu dengede saklıdır. Millî egemenlik yalnız bir hâkimiyet hakkı değildir; aynı zamanda bir sorumluluk rejimidir. Millet adına karar alan herkes, çocukların güvenliği, huzuru ve geleceği konusunda tarih önünde sorumludur. Meclis, milletin iradesini temsil ettiği kadar çocukların istikbalini de emanet olarak taşır. Bu nedenle bugünkü çağrımız sağduyu çağrısıdır. Sağduyu, acıyı hafife almak anlamına gelmez; sağduyu, hakikati öfkeye teslim etmeden söyleme kudretidir. Sağduyu; cezanın hukuk içinde, tedbirin hikmet içinde, merhametin adalet içinde aranmasıdır. Sağduyu, toplumun kendisini kaybetmeden kendisini onarma iradesidir.

“İhmaller varsa birer birer ortaya çıkarılmalıdır”

Bizim talebimiz açıktır, bizim beklentimiz nettir, bizim çağrımız gecikmeye tahammülü olmayan bir mecburiyettir; sebepler sonuna kadar araştırılmalıdır, ihmaller varsa birer birer ortaya çıkarılmalıdır, sorumluluk zinciri saklanmadan tespit edilmelidir. Okul güvenliğini, çocuklarımızın ruh sağlığını, öğretmenlerimizin ve ailelerimizin huzurunu koruyacak kalıcı tedbirler vakit kaybetmeksizin alınmalıdır.

Gazi Meclisimizin, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan menfur okul saldırılarının ardından araştırma komisyonu kurulmasına dönük ortak ve siyaset üstü bir irade ortaya koymuş olması kuşkusuz isabetli ve yerinde bir adımdır. Daha evvel kurulan ve çalışmalarını tamamlayan suça sürüklenen çocuklara ilişkin araştırma komisyonunun çalışmaları da bu anlamda mühim bir hazırlık zemini oluşturmuştur. Bu noktadan sonra konu, münferit bir saldırının sıcaklığıyla değil; suçun ve şiddetin pençesine hapsolan çocuklarımızın durumu, çok cepheli risk faktörleri ele alınarak okunacaktır. Kurulacak bu komisyon; vakit tüketen, laf çoğaltan değil, çocuklarımıza kol kanat geren, tehdidi kaynağında tespit eden bir seferberlik masası olmak zorundadır.

Evlatlarımız istikbalimizdir ve istikbalimiz her türlü siyasi hesabın ve her türlü polemiğin üstündedir. Milliyetçi Hareket Partisi’nin “Önce ülkem ve milletim” şiarını yediden yetmişe kadar her kesimin benimsemesi, görüşü ve fikri ne olursa olsun her siyasetçinin bunu iyi idrak etmesi, politikaya dair bir namus meselesi olarak takip etmesi hayati değerdedir.

Erken ve ara seçim çağrılarına sert yanıt

Son günlerde hiç durmadan yinelenen vakitsiz seçim çağrıları, basiretsiz muhalefetin ayak oyunlarıdır. Seçim diye tutturanlar, milletin derdiyle değil, kendi telaşlarıyla konuşmaktadır. Yersiz ve vakitsiz özgüven patlamaları yaşayıp ölçüyü kaçıranların Türkiye’nin gündemini tayin etmeye kalkması boş bir gayrettir. Seçim, siyasi cambazlıklarla, yapay kriz çalışkanlıklarıyla öne sürülecek bir oyuncak değildir. Sandığın ne zaman konuşacağı bellidir; onun hükmü vakti geldiğinde tecelli edecektir. Ara formüllere, dolambaşlı yollara, keyfi oyunlara mahal verilmeyecektir. Ara veya erken seçim diye tutturanlara diyeceğimiz de budur: Türkiye’nin istikbaliyle oynamayın, istikrarı tartışmaya açmayın. İkbal hesaplarının huzurumuzu sekteye uğratmasına müsaade etmeyiz, millî iradeyi istismar siyasetine kurban etmeyiz. Türkiye yoluna devam edecektir ve hiç kimse bu yürüyüşü durduramayacaktır.

Muhabir: Şevval Dalgıç