Saadet Partisi lideri Mahmut Arıkan, Türkiye’nin temel meselelerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kürt sorunundan anadilde eğitime, ekonomik krizden dış politikaya kadar birçok başlıkta konuşan Arıkan, çözüm için “adalet” vurgusu yaptı.
Milli Görüş geleneğinin temsilcisi olduklarını hatırlatan Arıkan, her türlü ırkçılığa karşı olduklarını söyledi. “Irkçılık üzerinden ülkeye huzur getirmek mümkün değil” diyen Arıkan, kısa vadeli siyasi kazançların uzun vadede daha büyük kayıplara yol açacağını ifade etti.
Kürt meselesinin yüz yıldır çözülemediğine dikkat çeken Arıkan, bunun temel nedeninin sorunun güvenlik başlığı altında ele alınması olduğunu savundu. “Bu meseleye güvenlikçi bir pencereden değil, adalet penceresinden bakmak zorundayız” diyen Arıkan, konunun kimlik değil adalet meselesi olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
Arıkan, 86 milyonun ortak geleceğini merkeze alan, kalıcı barışı hedefleyen bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiğini belirtti.
Arıkan'ın katıldığı programda sorulara verdiği cevaplar şu şekilde:
Rûdaw: Hem iç hem de dış politika ve ekonomide birçok başlık var. Kürt sorununun çözümü başta olmak üzere parti olarak bu süreçte acil gördüğünüz, çözülmesi gereken başlıklar nelerdir? Türkiye şu an nereye gidiyor?
Mahmut Arıkan: Anadolu'nun bilge kadınlarının, "Bir gecede dünün kaygısıyla başımı yastığa koyamadım" şeklinde güzel bir cümlesi var. Böyle bir ülkede yaşıyoruz. Her gün yeni sorunlar, her gün yeni problemler... Bugün bir sorunla karşılaşıyorsunuz, "Acaba bunu nasıl çözeceğim?" diye dertlenirken, daha çözümünü üretemeden ertesi gün başka bir konuyla, başka bir sıkıntıyla konuşmak zorunda kaldığımız bir ülkede yaşıyoruz. Tabii bu, bardağın boş tarafı olmakla birlikte; Türkiye tarihine baktığımızda birçok kez böyle badireli, sıkıntılı dönemleri atlatabilmiş ama millet olarak her zaman sağduyuyla, ferasetle hareket ederek bu sıkıntıları aşabilmiş bir milletiz. Ben yine bu sıkıntılı dönemden de yakın bir zamanda çıkabileceğimizi, bu süreci atlatabileceğimizi; ama bunun için bir seçim olması gerektiğini her zaman ifade ediyorum. Mevcut düzen içerisinde bu sorunların, bırakın atlatılmasını, her gün katlanarak büyüyeceğini; adeta bir dağın zirvesinden bir kartopunu düşünürsek, aşağıya doğru yuvarlandığında büyüyerek bir çığ hâline gelir, sorunlar bu şekilde üzerimize doğru geliyor. Türkiye'de bir seçim, kaçınılmaz bir talep olarak karşımızda duruyor.
“Öncelikle adaleti herkes için inşa etmek gerekiyor”
Rûdaw: Seçim oldu ve siz iktidar oldunuz. Öncelikli çözmeniz gereken üç sorun ne olur?
Mahmut Arıkan: Öncelikle çözeceğimiz sorun; birincisi, adalet mefhumunu özgürleştirmemiz gerekiyor. Adaletin herkes tarafından adil bir şekilde uygulanabildiği bir Türkiye'yi inşa etmek gerekiyor. İkincisi, liyakate önem vererek yönetim şeklini ortaya koymak gerekiyor. Üçüncüsü de ekonomik krizi aşabilmek gerekiyor. Ama bunların hepsi de birinci maddeye; adaleti kâmil manada uygulamaktan geçiyor.
Rûdaw: Kürt sorununu adalet başlığı altında mı düşünüyorsunuz?
Mahmut Arıkan: Tabii ki. Adaleti özgürleştirmenin bir alt kırımı, insanı özgürleştirmektir. İnsanı özgürleştirmekten kastımız da; yeryüzündeki bütün insanların, bütün halkların adalete güvenebileceği, herkesin eşit uygulamaya tabi tutulabileceği bir anlayışı inşa etmekten geçiyor. Bu sadece Türkiye için geçerli bir şey değil. Sadece bizim coğrafyamızda adaleti doğru tesis ettiğimizde yine birtakım aksamalar olacaktır. Öncelikle bölgemizde bu adaleti tesis etmemiz lazım. Sonrasında da zaten Milli Görüş'ün başlangıcına baktığımızda "yeni bir dünya" hedefi var. Yani bugünkü dünya düzeneği de gerek ülkemizde gerek bölgemizde adaleti kâmil manada uygulamakta sıkıntı oluşturan sebeplerden biri. Nihai hedefin de yeni bir dünya kurmak olması gerektiğini ben düşünüyorum.
“Yüzyıllık sorunda yanlış teşhis, yanlış tedavi üretir”
Rûdaw: Kürt sorunu asıl başlığımız olduğu için oradan devam etmek istiyorum. Yüzyıllık bir sorun. Neler yanlış yapıldı sizce bu noktaya gelene kadar?
Mahmut Arıkan: Efendim, yüzyıllık bir sorun olduğunu ifade ettiniz. Yüzyıl boyunca neler yapıldıysa bugün yapılmaması gerekiyor. Yani sorun buraya kadar geldiyse, bugüne kadar yapılan yanlış uygulamalardan dolayı... 2026 Türkiye'sinde hâlâ bu meseleyi konuşabilmek bizim için çok büyük bir eksik, çok büyük negatif bir durum. Bütün dünya büyük bir mücadeleye hazırlanırken bizim coğrafyamızda insanlara verilen hakların, özgürlüklerin tartışılması ilk belki de aşılacak problemlerden bir tanesi olarak karşımızda duruyor.
Tabii Kürt meselesine Milli Görüş penceresinden baktığımızda, geçmişte hep olumlu hafızaların olduğunu bilerek olaya yaklaşmak gerekiyor. 1969'da merhum Erbakan Hocamız Milli Görüş Hareketi'ni başlattığında, Türkiye'deki insanların tamamına hak ve özgürlükler çerçevesinin eşit manada açılması gerektiğini hep söylemişti. Bugün de biz şunu söylüyoruz: Türkiye'de yaşayan ne kadar halk varsa hepsinin eşit haklara kavuşması gerektiğini her zaman savunuyoruz. Türk'ün ne kadar hakkı varsa Kürt'ün de, Çerkes'in de, bütün halkların da aynı haklara sahip olması gerektiğini hep savunuyoruz. Çoğunluğun bir hak sebebi olmadığını her zaman savunuyoruz. Çoğunluk ne kadar hakka sahipse azınlığın da aynı haklara sahip olduğu iddiasındayız. Çoğunluk kendi ırkıyla alakalı ırkçılık yaparken bunun adını milliyetçilik olarak tanımlayıp da azınlığın hak savunma mücadelesini bölücülük olarak tanımlarsak doğru bir neticeye varamayız.
Saadet Partisi'nin bakış açısında şu var: Irkçılığın tamamına karşıyız. Yani ırkçılık üzerinden ülkeye huzur getirebilmek, barış getirebilmek mümkün değil. Sorunları kangren hâline getirip çok az bir tabanda "fanatik" diye tabir edeceğimiz insanları mutlu edebiliriz; kısa vadede bazı kazanımları elde edebiliriz ama uzun vadede çok daha büyük kayıplar olacaktır. Biz her zaman şunu savunduk: Kürt meselesine güvenlik başlığıyla bakamayız. "100 yıldır bu sorun çözülemiyor" dediniz. Niye çözülemiyor? Birinci başlığın güvenlik meselesi olarak ele alındığını ifade ederek soruya cevap vermeye çalışabilirim. Yine kimlik meselesi olarak değil, adalet meselesi olarak bu konuyu irdelememiz gerekiyor.
Bir sorun, bir sıkıntı varsa bu sorundan dolayı gelen talepleri bastırmak yerine; güvenlik kaygısıyla bastırmak yerine, o sorunu dillendiren insanların taleplerini dinlemek, onları anlamaya çalışmak gerektiğini ben önemli buluyorum. Bu hususu adalet-vicdan terazisine koyduğumuzda, mazlumla zalimi net çizgilerle ayırdığımızda ve kardeşlik bağını ortaya koyduğumuzda birçok şey çözülebilir.
Hemen yanı başımızda İran'a baktığımızda Farisilerle Kürtlerin orada 3 bin yıllık bir geçmişe sahip olduklarını görebiliyoruz. Türkiye'ye baktığımızda bin yıllık bir geçmişe sahip olduklarını görebiliyoruz. Ne oldu da 100 yıl içerisinde bin yıllık, 3 bin yıllık dostluklar bugün terörle anılmaya başladı, silahlı bir mücadeleyle anılmaya başladı? Bunun teşhisini doğru yaptığımızda, tedavisini doğru bir şekilde ortaya koyduğumuzda mesele kendiliğinden çözülecektir.
Yüz yıl boyunca çözülmemesinin sebeplerinden birini de burada görüyorum: Konjonktüre göre bakılıyor. Bazen Kürt meselesiyle alakalı cümle kuran insanların ötekileştirildiğini, düşmanlaştırıldığını; ama o düşmanlaştıran insanların belli bir dönem sonra o düşmanlaştırdıkları cümleleri kendilerinin kullandıklarını görebiliyoruz. 10 yıl, 20 yıl, 3 yıl, 5 yıl önce konjonktür o cümleyi kullandığında oy getirip; 3 yıl sonra oy kaybına uğradığında söylem değiştirme mantığıyla bu sorunun çözülmesini ben mümkün görmüyorum.
Bir diğer husus da; eğer bu problemi gerçekten çözmek istiyorsak Batı'nın diliyle hareket edilmemesi gerekiyor. Bu meselenin çözümüyle alakalı dört ülkenin aktif olarak yer alması lazım. Kim bu dört ülke? Türkiye, İran, Irak ve Suriye'nin masaya oturabilme becerisini ortaya koyabilmeleri lazım. Batı'nın, binlerce kilometre ötedeki güçlerin bizim coğrafyamıza gelerek Kürtlerin hakkını savunur hâle gelmesi doğru bir metot değil. Son dönemde bunları da kaygıyla izlediğimi ifade etmek istiyorum.
“Terörsüz Türkiye değil, yaşanabilir Türkiye”
Rûdaw: Hangi değişiklikler olursa Kürtleri de razı edecek, bileşenleri ve Türkleri de razı edecek bir formül bulunur? Bunun için hangi yasal değişiklikler lazım?
Mahmut Arıkan: "Terörsüz Türkiye" başlığının olumsuzluk çağrıştırdığını ve meselenin sadece terör üzerinden çözülmesinin sağlıklı olmayacağını, yani doğru bir saha analizi yapılmadan bu başlığın kullanıldığını söylemiştik. Eğer o gün "Terörsüz Türkiye" değil de "Yaşanabilir bir Türkiye" başlığını koyabilmiş olsaydık; Türkiye'deki tüm hukuksuzlukları masaya getirip problemleri geniş bir mutabakatla ve geniş kitlelerin şikâyetlerini giderebileceği bir ortamda çözebilseydik, daha sağlıklı bir netice alabilirdik.
Peki bunu yaparken neyi kastediyorum? Öncelikle doğru hak anlayışının Saadet Partisi'nin penceresinden dört başlığı var. Bunlardan bir tanesi doğuştan insanlara verilen haklardır. Bunları biz temel insan hakları olarak değerlendiriyoruz. Bunu da alt başlıklarda şöyle sıralayabiliriz: Birincisi yaşama hakkı; yani her insanın yaşama hakkı vardır. İkincisi bütün insanların ırz, namus ve nesillerini koruma hakkı vardır. Yasal düzenlemeleri bu başlıklar çerçevesinde yapmak lazım. Üçüncü temel insan hakkı olarak ortaya koyduğum şey mülkiyet hakkıdır. Yani herkesin; Türk'ün, Kürt'ün, Çerkes'in, hangi ırktan olursa olsun herkesin mülkiyet edinme hakkını yasal çerçevede tesis etmemiz gerekiyor. Dördüncüsü de herkesin aklının korunması hakkıdır ki bugün Türkiye'de bu meseleyi çözeceksek aklı korumakla alakalı özel bir gayret, özel bir çalışma yapılması gerekiyor. Beşincisi de herkesin inanç hürriyeti hakkı vardır. İnançlarını sağlıklı bir şekilde yaşayabilmelidirler.
Biz bunları da alt başlıkta dörde ayırıyoruz: İfade hürriyeti hakkı, cemiyet ve örgüt kurma hakkı ve bütün insanlarımızın inandığı gibi yaşama hürriyetini tesis edecek yasal düzenlemeleri yapmamız gerekiyor.
Bir diğer husus, insanların hak sebebine baktığımızda karşılıklı yapılan sözleşmelere uymamız gerektiğidir. O da anayasadır. Bugün Türkiye'de bir anayasa var. Anayasadaki maddelerin uygulanmasını temin etmemiz lazım. Hep beraber görüyoruz; Anayasa Mahkemesi bir mağduriyetle, hak ihlaliyle alakalı bir karar veriyor ama iktidar bunu bazen uyguluyor, bazen uygulamıyor. Bazen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden gelen kararlara yol açarken bazen de uymadığımızı görüyoruz. Mukaveleden doğan haklara da uyulacak bir zemini tesis etmemiz gerekiyor.
Bir diğer hak anlayışı da adalettir. Bugün Türkiye'de yaşayan 86 milyon insanın eşit haklara kavuşacağı bir mekanizmayı tesis etmemiz gerekiyor. Bir diğer husus da emektir. Yani insanların emekten doğan haklarının da tesis edilmesi gerekiyor. Güvenlik merkezli değil, hak merkezli bir çözüm mekanizmasını ortaya koymak lazım. Tabii ki terörle mücadele edeceğiz ama bu kararlılığı sadece güvenlikle değil, adaletle beslemezsek; hakların eşit dağılımıyla desteklemezsek, sadece terörle mücadele ederek bu yüzyıl boyunca gördüğümüz gibi sağlıklı netice alamıyoruz.
“Herkesin anadilini öğrenme hürriyetine kavuşması gerekiyor”
Rûdaw: Saydığınız başlıklar ve bu formülasyonda anadilde eğitim nerede yer alıyor? Saadet Partisi'nin anadilde eğitime -ki bu da insan olmaktan doğan bir hak- yaklaşımı nedir?
Mahmut Arıkan: Saadet Partisi olarak bakış açımız şu: Herkesin anadilini öğrenme hürriyetine kavuşması lazım. Biraz önce hak tanımında ifade etmiştim; inançların ve dilin öğrenilebilmesi, yani insanların o dili öğrenebilme mekanizmalarının kurulması gerekiyor. Bu, eğitimin dışında bir şey değildir: İnsanlar o dilin eğitimini alabilmelidir. Ben Kürtçe öğrenmek istiyorsam, ben Çerkesçe öğrenmek istiyorsam... Nasıl ki İngilizceyi, Arapçayı öğreten kurumları ve mekanizmaları kurmuşuz; böyle bir talep varsa bunu da görmezden gelmek doğru bir sistem olmaz. Eğitim kısmına gelince; Türkiye'nin bir resmî dili var, Türkçe resmî dildir, buna kimsenin itirazı yok zaten. Ama Kürtçeyi de öğrenebilecek sistemi, yani eğitim sistemini buna göre dizayn etmemiz gerekiyor.
“Türkiye, İran, Irak ve Suriye masaya oturup sorunlarını çözebilmelidir”
Rûdaw: Sizin de başlığına itiraz ettiğiniz "Terörsüz Türkiye" sürecinde, devletin gerçekten sorunu tamamen çözmeye dair bir aklı mı var yoksa yeniden bir geçiştirme ile mi karşı karşıyayız? Siz Meclis'te de bu meselelere dâhil olan bir siyasi partisiniz. Bu süreçte ne görüyorsunuz?
Mahmut Arıkan: Hükümet ortaklarını samimiyete davet etmiştim. Yani "Bu işi samimi bir şekilde çözmek istiyorsak, hadi buyurun oturalım" demiştim. Ve o tarihten bu tarafa Türkiye'de birçok hukuksuzluk hâlâ devam ediyor. En son Sayın Bahçeli çıktı; "Ahmetler dönsün" dedi, "Demirtaş özgür kalsın" dedi. Ahmet dediğinizin birini (Ahmet Türk) siz kayyumla belediyeden aldınız. Elinden aldıktan bir hafta sonra Şanlıurfa'da iki aile arasındaki barış için o Ahmet'i oraya götürdünüz. Bu meselenin çözümüyle alakalı heyetin içerisine koydunuz ama hâlâ belediye başkanlığına dönmedi.
Şimdi samimiyetten kastettiğim şey bu. İkinci Ahmet, Esenyurt Belediye Başkanı (Ahmet Özer)... Terör suçlamasından dolayı görevden aldınız, açıklamalar yaptınız; tam işler rayına giriyor derken 6 yıl daha hapis cezası verildi. Selahattin Demirtaş'la alakalı iktidarı, muhalefeti, iktidar ortakları herkes "özgür kalsın" diyor ama o zaman bunu kim tutuyor? Anayasa Mahkemesi'nin kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararları ortada.
Ne demeye çalışıyorum? Dar bir pencereden, dar bir perspektiften işi götürmeye çalışırsak bu tip sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Böyle olunca nasıl bir çözüm bulacağız? Neyin peşindeyiz? Neyin çözümüne gayret ediyoruz? Burada bizim kafamızda ciddi istifhamlar var.
Ama bu meseleyi hep bardağın dolu tarafından götürmeye çalışıyoruz. Bunları dillendiriyoruz. "Hadi gelin çözüm" deyince; o komisyon içerisinde yer aldığımızı hem siz hem biz ifade ediyoruz ve olumlu manada katkı sağlamaya gayret gösteriyoruz. Özellikle iktidarın, AK Parti'nin burada çekingen bir tavırdan ziyade sahaya inip bu mekanizmanın doğru işlemesiyle alakalı inisiyatif alması gerekiyor. Komisyondaki arkadaşların da zor durumda kaldığını hissedebiliyorum. Neden? Bir taban tepkisinden çekiniliyor. Bu taban tepkisinin sebebi de geniş kapsamlı bir komisyon kurulmamış olması. Sadece terör başlığıyla bu komisyon kurulduğu için izahatta zorlanılıyor.
Halbuki bu iş; atanamayan öğretmenler de masada olmuş olsaydı, KHK'lılar da masada olmuş olsaydı, emeklilikte yaşa takılanlar da masada olmuş olsaydı, asgari ücret mağdurları da, emekli mağdurları da... Topyekûn hak ihlallerinin getirildiği bir masa olmuş olsaydı bugün iktidar partisi çok daha rahat bir şekilde bunu anlatabilirdi.
Ve geniş kapsamlı bir mutabakatı sağlamakla alakalı çalışmaların yapılmadığını üzülerek görüyorum. Grup toplantılarında Sayın Bahçeli'nin mesajlarından ibaret bir topluma verilen mesaj var orada. Nasıl olacak bu iş? Veya şöyle sorayım: Bu çıkışı Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Bahçeli yapmamış olsaydı da başka bir siyasi parti genel başkanı yapmış olsaydı neler yaşanırdı? Herkes bunu tahmin edebilir. Bu da temelin doğru atılmadığını ortaya koyuyor. Bu temeli doğru bir şekilde atamazsak üst yapı da sağlıklı olmayacaktır.
Geç kalmış değiliz. Bir buçuk yıla yakın bir zaman geçti. Bütün olumsuzluklara rağmen hâlâ bardağın dolu tarafından bakıp bunu büyük bir fırsat olarak görmek lazım. Türkiye, İran, Irak ve Suriye masaya oturup bunu çözebilmeli. O masada Amerika olmamalı, o masada İsrail olmamalı. İsrail'in olduğu her yerde —altını çizerek söylüyorum— huzursuzluk vardır. İsrail'in olduğu yerde barışın gelme ihtimali kesinlikle söz konusu değildir.
Kuzey Suriye'de, Türkiye'nin güneyinde bu kadar hadise yaşanıyor, bu kadar hareketlilik varken; Suriye'nin güneyinde de sessiz sedasız İsrail'in Şam'a kadar dayandığını görüyoruz. Geçtiğimiz hafta Kuneytir Tepesi'ne İsrail bayrağının dikildiğini gördük. Bu gündem olmadı. Bizim bunu konuşmamız lazım. Böyle bir tehlike var.
Velev ki programın başından beri anlatmaya çalıştığım doğru hak anlayışıyla bölgede huzuru tesis ettik, geleceğe güvenle bakan bir nesil inşa etmeyi becerebildik; eğer İsrail tehdidini görmezden gelirsek o tehlike, 100 yıl boyunca uğraştığımız ve inşallah yakın bir zamanda tesis edeceğimiz huzuru bozacaktır.
“Bizim kurmamız gereken cümleyi Meloni kurdu”
Rûdaw: Gazze yönetim planında Türkiye'nin de olmasıyla ilgili hem kişi olarak hem Saadet Partisi olarak sizin yaklaşımınız ne?
Mahmut Arıkan: Türkiye'nin mutlaka yer alması gerekiyor ama İsrail'in o masada yer almaması gerekiyor. İsrail de o masada olacak, biz de Türkiye olarak o masada yer alacağız; bu doğru bir çıkış değil. Şunu yapmamız lazım: En başta sorduğunuz Kürt meselesinin çözümüyle alakalı da şahsiyetli bir dış politika yürütebilmemiz lazım. Yani konjonktüre göre değil, net bir duruş ortaya koymamız lazım.
Bu net duruşu kim ortaya koydu? İtalya Başbakanı Meloni koydu; ben hayretler içerisinde kaldım. "İncirlik'teki Amerikan üssü, Kürt meselesinin çözümüyle alakalı en büyük sıkıntılardan biridir" cümlesini bizim kurmamız lazımdı. "Kürecik'teki radar istasyonu İsrail'e istihbarat hizmeti yapıyor, bizim bunu çözebilmemiz gerekir" cümlesini bizim kurmamız gerekirdi. Bizim kurmadığımız cümleyi Meloni kurdu. Bizim kurmadığımız cümleyi İspanya Başbakanı Sanchez kurdu. Şahsiyetli dış politika bu olmalı. Türkiye'deki yetkililerin de bu duruşu bir an önce ortaya koyması zaruri bir durum olarak karşımızda duruyor.
“Bahçeli tehlikeyi gördü ve inisiyatif aldı”
Rûdaw: Bir önceki başlığa dönecek olursak; Devlet Bahçeli'yi bu noktaya getiren gerekçeler ve şartlar nelerdi?
Mahmut Arıkan: Yaklaşan tehlikenin karşısında sağlıklı bir şekilde durabilmek için içerideki sorunları çözmek gerekiyor. Sayın Bahçeli de bu tehlikeyi gördü ve bir yerden başlanması gerektiğini düşünerek bir inisiyatif aldı. Bu inisiyatif mantıklı ama eksik. Diğer kurumların da kâmil manada dahil olmadığı bir inisiyatif oldu.
Tehlike yaklaşıyor. Biraz önce bahsettiğim, Fırat ile Nil arasındaki topraklar İsrail toprağı olana kadar mücadele edeceğini söyleyen bir zihniyet var. Onun bölgedeki taşeronu Amerika, akıl hocası İngiltere. Bu tehlikeler karşısında Türkiye'nin iç barışı ve içerideki huzuru sağlaması gerekiyor. Sayın Bahçeli bu perspektiften bakarak bir inisiyatif aldı. Biz de bu inisiyatife kayıtsız şartsız desteğimizi ortaya koyduk, bundan sonra da koymaya devam edeceğiz. Ama bu tehlike karşısında ne kadar başarılıyız, bu sorunu çözmekle alakalı ne kadar mesafe alabildik; bunun üzerinde uzun uzun konuşulması gerekir.
“Umutlu olmak için kendimi zorluyorum”
Rûdaw: Yasal altyapısının olmayışı komisyonu ne kadar işlevsel kılar? Komisyon sadece dinlemeler yaptı, bir öneri raporu hazırlayacak. Başka neler olacak? Siz içinde olan biri olarak komisyondan ne bekliyorsunuz? Meclisten bu anlamda ne çıkacak?
Mahmut Arıkan: Bardağın dolu tarafı şu: Meclis’te bu işin görüşülmesi, komisyon tarafından ele alınması işin olumlu kısmı. Yani kapalı kapılar ardında yürütülmüyor. Bir önceki çözüm sürecinin sıkıntılarından biri buydu; sadece iktidar grubu tarafından bir süreç yönetildi. Şu anda Meclis'in yüzde 90'ına yakınının dahil olduğu bir mekanizma süreci yürütüyor.
Tabii komisyonun karar alma yetkisi var ama yasalaştırma, hukuka uygun hale getirme yetkisi yok. Bununla alakalı çalışmanın artık bitmesi gerekiyor. Yılbaşında bitecek dendi; şubat ayındayız, hâlâ ne olacağı belli değil. Uzun zamandır toplantı yapılmadığını görüyoruz. Sayın Bahçeli grup toplantısında bir çıkış yapınca ertesi gün komisyon tekrar toplandı. Burada da bir çıkmaz söz konusu.
Gerekirse her gün komisyon toplanarak hukuki düzenlemeleri konuşması lazım. Bu meselenin, 100 yıldır süren meselenin çözümüyle alakalı bütün tarafları tatmin edecek şekilde bir yasal tavsiyede bulunması gerekiyor. En son komisyonda biraz daha sık toplantı yapılması ve artık Meclis'teki yasa yapıcı komisyonlara havale edilmesi kararı alınmış. İnşallah yakın bir zamanda somut şeyler söylenir. Çok umutlu değilim ama umutlu olmak için de kendimi zorluyorum.
“86 milyonun umut hakkını öncelemeliyiz”
Rûdaw: Abdullah Öcalan'a umut hakkı konusunda yaklaşımınız nedir? Öcalan'a umut hakkı tanınmasına dönük refleksiniz ne olur?
Mahmut Arıkan: Programın başından beri anlatmaya çalıştığım şey buydu. En üst perdeden doğru hak anlayışını ortaya koyamazsak, işe Öcalan'ın umut hakkından başlarsak yine sağlıklı bir yere varamayız. İmralı'ya gitme sürecinde de Saadet Partisi olarak şunu söyledik: Toplumda büyük bir infial var. Nasıl ki birinci çözüm sürecinde Habur'da yaşananlar bir kırılma noktası olduysa, burada da bir kırılma noktası var.
Artık teknoloji çağındayız; Öcalan uzaktan bağlantıyla 5 kişilik bir komisyona değil, 51 kişilik komisyona hitap etsin dedik. Ama AK Parti, MHP ve DEM yetkilileri bunu uygun görmediler. Meselenin çözümünü Öcalan'ın umut hakkına indirgersek, gömleğin ilk düğmesini yanlış ilikleriz kanaatindeyim. Merkeze Öcalan'ı koyup onun umut hakkı üzerinden tartışmaya sıcak bakmıyoruz. 86 milyonun umut hakkını öncelemeliyiz. Bu da terörün bitmesi ve Türk'ün, Kürt'ün huzur içinde yaşayabileceği bir Türkiye'nin inşa edilmesidir. Bunu Öcalan'ın umut hakkına eşitlersek sağlıklı bir netice çıkmaz.
Rûdaw: Terazinin buradan kurulmuş olması yeniden bir akamete yol açar mı?
Mahmut Arıkan: Doğurabilir. Nitekim MHP'li yetkililer de bunun sadece Öcalan'la alakalı bir mesele değil, tüm mahkûmlarla ilgili bir husus olduğunu ifade etti. Cümleleri kullanırken dikkat etmek lazım. Türkiye'de medya ve sosyal medya cümleleri manipüle edebiliyor. Önünü arkasını iyi doldurmak gerekir.
“İktidar elini taşın altına koymazsa bu iş olmaz”
Rûdaw: Sayın Cumhurbaşkanı'nın ve AK Parti'nin bu sürece yaklaşımını nasıl görüyorsunuz?
Mahmut Arıkan: İktidar elini taşın altına koymazsa bu iş olmaz. Kanun yapıcılar sizlersiniz. İktidar partisinin henüz elini taşın altına koymadığını görüyoruz. Komisyonun hâlâ görevini tamamlayamaması da bunu gösteriyor. Mindere çıkmamasından, hep minderin kenarında dolaşmasından kaynaklanıyor.
Saadet Partisi olarak kanun teklifi versek bile sayısal çoğunluğumuz yok. Bu teklifi AK Parti'nin vermesi gerekiyor, MHP desteğiyle vermesi gerekiyor. İktidarın çekimser davrandığını net bir şekilde görebiliyoruz. Bir bedel ödenecekse bunu muhalefetin değil iktidarın göğüslemesi gerekir. Sayın Bahçeli net bir çıkış yaptı ama iktidardan hâlâ güçlü bir ses duymadık. Bekleyip göreceğiz ama şu ana kadar iktidar bu sınavı iyi veremedi.
“İnancımızda Türk'ün Kürt'e, Kürt'ün Türk'e üstünlüğü yok”
Rûdaw: Türkiye'de yükselen ırkçı söylemler sizin açınızdan bir tehlike mi?
Mahmut Arıkan: Elbette tehlike. Bu meseleleri insan merkezli konuşmamız lazım. Bizim inancımızda Arap'ın Acem'e, Acem'in Arap'a, Türk'ün Kürt'e, Kürt'ün Türk'e üstünlüğü yok. Herkes insan; merkez burası olmalı. Suriye'de bir hukuksuzluk varsa gidilip yerinde incelenmeli. Haber kanallarına bakıyorsunuz; biri vahşet diyor, diğeri sorun yok diyor. Meclis komisyonu gidip yerinde inceleme yapmalı ve rapor açıklamalı.
“Adalet ve inancın önündeki engelleri kaldıracağız”
Rûdaw: Ümmet vurgusu yapan çevrelerin Kürt meselesinde farklı bir tavır almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mahmut Arıkan: Demek ki yeterince samimi değiller. İnancımızın önünde prangalar var. Şekil var ama şuur eksik. Vaazlarda eşitlik vurgusu yapılıyor ama pratikte farklı bir dil kullanılıyor. Sadece cami yapmakla, imam hatip açmakla bu bilinç oluşmuyor. Ama mesele sadece dindarlık değil; milliyetçiliği de, Atatürkçülüğü de özgürleştirmek lazım. Bu değerler çok istismar edildi.
“Dağlara ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ yazarsanız Kürt de ‘Ne Mutlu Kürtüm Diyene’ yazar”
Rûdaw: Kürt seçmenden yeterli desteği görüyor musunuz?
Mahmut Arıkan: 50+1 sistemi toplumu kutuplaştırdı. Biz "yeni nesil siyaset" diyerek hamaset değil feraset dedik. Son bir yılda bunun olumlu karşılık bulduğunu görüyoruz. Yargıtay üye kayıtlarında muhalefet partileri içinde en fazla artışı biz sağladık. Özellikle Kürt vatandaşlarımızın yaşadığı bölgelerde önemli bir hareketlilik var. 90'lardaki gibi Milli Görüş'ün bölgede yeniden etkili olmaya başladığını görüyoruz. Önümüzdeki seçimlerde ciddi bir oy artışı hedefliyoruz. Bunun provasını üye kayıtlarında yaptık.
“Din alıp cennet satanlarla bizim işimiz olmayacak”
Rûdaw: Bir de cemaatler... Türkiye'deki cemaatler ve bazı ikon din görevlilerinin —hele hele son dönemlerde— örgüt sözüm ona bahane edilerek ama doğrudan Kürtlere dönük birtakım ciddi endişeler yaratacak çağrılar yaptıklarını görüyoruz. Cemaatler neden bu şekilde evrildiler? Siz parti olarak bu cemaatleri en azından bu noktadan etkileme, değiştirme ya da bir şey önermek gibi bir fonksiyona sahip misiniz?
Mahmut Arıkan: Kesinlikle... Biz şununla mücadele edeceğiz: Din alıp cennet satanlarla bizim işimiz olmayacak. Maalesef Türkiye'de böyle bir kitle oluştu. Onların önünü kesecek söylemleri önceleyeceğiz. Gerçek manada İslam'ı yaşayan, İslam'ın ne olduğunu doğru biçimde ortaya koyan zihniyeti hâkim kılmaya çalışacağız. Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi'nde buyuruyor: "Arap'ın Acem'e, Acem'in Arap'a üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır." Cemaat diye tabir ettiğimiz kesimlerin bakış açısı bu olmalı. Ama son dönemde orada da gizli bir ırkçılık olduğunu görüyoruz. Bunu genelleme yaparak söylemek doğru olmaz; birkaç grup bu şekilde davranıyor, büyük bir kısmı yine ferasetli bir şekilde olaylara yaklaşıyor. Ancak sosyal medyanın da gücüyle bazı grupların bunu istismar ettiklerini ve şiddet dilini kullandıklarını görüyoruz.
Biz hep şunu yaptık; Milli Görüş'ün şöyle bir prensibi var: İnsanları ikiye ayırırız. Birincisi Saadet Partililer, ikincisi Saadet Partili olmak için sırasını bekleyenler. O sırasını bekleyen insanlara da şefkat diliyle, nasihat diliyle, iletişim kanallarını açık tutarak ulaşmaya çalışıyoruz. Bu, inancımızın bize emrettiği bir yöntemdir. Bazılarının bunu tam olarak kavrayamadığını ve bunun üzerinden istismar yaptıklarını üzülerek görüyoruz. Onlara da aynı perspektiften bakıp iletişim kurarak o hatalardan dönmelerini sağlamaya çalışacağız. Kadrolarımızın bunu başarma gücüne sahip olduğunu da ifade etmek isterim.
“İsrail, Suriye’nin parçalanmasını istiyor”
Rûdaw: Yeniden Suriye ve Rojava meselesiyle ilgili bir şey sormak istiyorum. Türkiye'nin, muhalefetiyle iktidarıyla bütün ağırlığını; Kürtlerin orada kendilerini idare edebilecek ve güvenliklerini sağlayabilecek bir opsiyonun dışında bir formüle verdiğini görüyoruz. Siz iktidarda olsaydınız örneğin; Irak'ta olduğu gibi, Kürdistan Bölgesi'nde olduğu gibi —belki en istikrarlı değil ama Türkiye ile güvenli ve istikrarlı ilişkilerin sürdüğü— bir model neden Suriye için kabul görmedi?
Mahmut Arıkan: Suriye içindeki İsrail tehdidini göz ardı etmemek gerekiyor. Suriye'nin toprak bütünlüğünden vazgeçmek, ülke içinde bir bölünmüşlük oluşturmak İsrail için çok elverişli bir alan doğurur. İsrail'in bunu dört gözle beklediğini düşünüyorum. Suriye'deki özerk alanları savunanların —ifadem yanlış anlaşılmasın— bu tehlikeyi gözden kaçırdıklarını düşünüyorum. Kastettiğim bilinçli bir tercih değil; ama gözden kaçırılmış bir risk. İsrail, Suriye'nin tek ülke olarak kalmasını değil; parçalanmış, kendi içinde güç mücadelesi veren bir yapıya dönüşmesini istiyor.
Rûdaw: Ama bunun karşısında İsrail ile yapılan güvenlik anlaşmaları var. İsrail'in Amerika ile birlikte istediğini Şara'ya kabul ettirmesi gibi bir durum söz konusu. Dürzilerin özerklik talepleri de artıyor. Yani buraya odaklanmak, başka bir odağı kaçırmak anlamına gelir mi?
Mahmut Arıkan: En başta söylediğim gibi Irak, İran, Suriye ve Türkiye dörtlüsünü devreye sokmak gerekiyor. Ahmed el-Şara'yı muhatap almak zorundayız. İsrail'e verdiği tavizleri ben de görüyorum. Amerika'nın o koltukta oturmasında büyük pay sahibi olduğunu da görüyorum. Ama bütün bunlara rağmen en az zayiatla çıkmanın yolu, Suriye'nin toprak bütünlüğünü muhafaza etmektir. Bunu yaparken de Suriye'de demokrasinin hâkim kılınması, bir an önce anayasa yapılması ve Arap'ın hakkı neyse Kürt'ün de, Dürzi'nin de aynı hakları savunabileceği bir sistemin kurulması gerekiyor. Bu sürece bizim de yardımcı olmamız gerekiyor.
“Bütün partilerle görüşme halindeyiz”
Rûdaw: Türkiye'de henüz bir erken seçim görünmüyor ama seçime doğru bir gidiş var. Saadet Partisi olarak ne tür hazırlıklar yapıyorsunuz? İttifak arayışlarınız ne yönde?
Mahmut Arıkan: İttifaklar kaçınılmaz bir talep hâline geldi. İttifaklar olmadan partilerin seçime girmesi zor görünüyor. 2027'nin ikinci yarısında seçim olacağı ifade ediliyor. En sağlıklı neticeyi alabilmek için yoğun temas halindeyiz. Bütün partilerle görüşüyoruz ve Türkiye'nin yaşadığı sıkıntılardan çıkış formülünü arıyoruz.
Bugün Türkiye'de en büyük parti "Kararsızlar Partisi". Hem iktidarda hem ana muhalefette aradığını bulamayan ciddi bir kitle var. O kitleye hitap edebilecek yeni bir yol ve yeni bir ittifak arayışındayız. Son derece olumlu görüşmeler yapıyoruz. Muhtemelen 2027'nin başında daha somut adımlar atılabilir. İlkeler ve prensipler temelinde bir ittifak kuracağız. Saadet Partisi de bu ittifakın öncülerinden biri olacak.
“Suriyeli Kürt’ün hakkını Tom Barrack ile değil Suriyeli Kürt ile konuşmak gerekiyor”
Rûdaw: Bu ittifak sürecinde dışarıda bıraktığınız partiler var mı? Özellikle Yeniden Refah ile ilişkileriniz ne durumda?
Mahmut Arıkan: İlke ve prensiplerimiz net. Türkiye'de yaklaşık 190 siyasi parti var. Sayı artıyor olabilir. Biz bütün siyasi partilerle masaya oturma özgüvenine sahibiz. Geçmişe baktığımızda; Cumhuriyet Halk Partisi ile Milli Selamet Partisi 1974'te bir araya geldi ve Kıbrıs Barış Harekâtı'nı gerçekleştirdi. Sonrasında Amerika'nın ambargosuna karşı Türkiye'deki Amerikan üslerine el koyduk. Milliyetçi Hareket Partisi ve Adalet Partisi ile bir araya gelerek kısa sürede 200'den fazla fabrika kurduk. Doğru Yol Partisi ile de birlikte çalıştık. Bugün de prensiplerimiz çerçevesinde herkesle oturur, konuşur ve ittifak yapabiliriz. Üç temel prensibimiz var: Birincisi; ahlak ve maneviyat temelli politikalar. Türk'ün de Kürt'ün de Çerkes'in de hakkının verildiği bir mekanizma kurmak. İkincisi; üretime dayalı kalkınma modeli. 2026 bütçesinde 2,75 trilyon faiz ödemesi öngörülüyor. Türkiye'nin kaynakları faize değil üretime gitmeli. Üçüncüsü; şahsiyetli bir dış politika. Suriye'deki Kürt'ün hakkını Tom Barrack ile değil, Suriye'de yaşayan Kürtlerle konuşabilecek bir dış politika mekanizması kurmak. Bu prensipler çerçevesinde herkesle istişare eder, birlikte yol yürüyebiliriz.





