CHP Grup Başkanı Özgür Özel, partisinin TBMM’de düzenlenen grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

Özel'in açıklamalarından öne çıkan başlıklar şöyle;

Köy köy, belde belde, şehir şehir gidiyoruz ve milletimizle kucaklaşıyoruz. Cadde cadde, sokak sokak, meydan meydan mücadelemizi büyütüyor; yeni siyaseti, temiz siyaseti, cesur siyaseti, teslim olmayan, başkasının planına göre değil milletin hesabına göre yapılan siyaseti milletimizle birlikte ilmek ilmek örüyoruz.

Belki makamlar yok, binalar yok, şatafatlı sahneler yok; hiç olmadı, hiç kullanmadık. Ama bazen bir kamyon kasasının arkasında, bazen bir traktör römorkunun arkasında, bir kahve sandalyesinin üstünde ya da bir bankın üzerindeyiz; ama milletin gönlündeyiz.

“Demirtaş’ın selamlarını aldık, başımızın gözümüzün üzerine koyduk”

Bu hafta önce Diyarbakır'daydık, Diyarbakır sokaklarındaydık. Baskılardan, kayyumlardan çok çeken o şehrin bizi en iyi anlayacak şehir olduğunu biliyorduk. Diyarbakır'a adımımızı attık ve birtakım tartışmaları da geride bırakmıştık. Ama bizi karşılayan Diyarbakır'dan kıymetli bir isim dedi ki: "Dün akşam, üzerimde bir selam var." Dün akşam, gece avukatlarını çağırmış; Genel Başkan'ı karşılayacağını, toplantıda olacağını duymuş. Onun üzerinden Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Başkanı Özgür Özel'e selamlarıyla "Şehrimize hoş gelmiş." dedi. Sayın Demirtaş'ın selamlarını aldık, başımızın gözümüzün üzerine koyduk.

Ertesi sabah Antep'e geçtik. Geçerken Nizip... Öyle Nizip'ten geçip gitmek o kadar kolay değil; yüzlerce araç, binlerce kişi Nizip yol üzerinde, Nizip sınırında bir benzin istasyonunda günün ilk kendiliğinden mitingini yaptık. Varınca Gaziantep'e; iş dünyasıyla, işçilerle, sendikacılarla, sivil toplumla bir araya geldik. Esnaf ziyareti yapamadık; kalabalıktan, izdihamdan sokakta esnafa doğru adım atamadık. Girdiğimiz bir iki dükkana baktık ki girmek mümkün değil, çıkmak mümkün değil. Esnafı selamlayarak binlerle, on binlerle beraber Balıklı Park'a doğru gittik. Orada bir bank bulduk, üstünden Gaziantep'in inancını, Gaziantep'in kararlılığını hep birlikte paylaştık. Eyüp Sultan Mahallesi'nde bir kamyonet kasasının üstünde ya da ev kadınlarının yer sofrasında çaylarını içtik, sohbet ettik. Nerede durduğunu dosta düşmana gösteren Gaziantep'in yiğit insanlarına da yürekten teşekkür ediyorum.

Dün günlerden İzmir'di. İzmir'de, Küçük Menderes Havzası'ndaydık. Bir günde altı ilçemizi ziyaret ettik. Bayındır'da çiçek üreten kadınlarla sabah kahvaltı sofrasında buluştuk. "Üzüntüden dört kilo verdim." diyen teyzemin, "Üzülme, sana otobüs de alacağız, bina da yapacağız." diyen teyzemin gözyaşlarında; ülke için hem hüzünlü ama bir o kadar da inançlı insanlarımızın kararlılığında gücümüze güç, inancımıza inanç kattık. Ödemiş'te rahmetli Ecevit ile aynı meydanda, bir römork kasasının üzerindeydik. Kiraz'da aşure dağıtırken, Beydağ'da keşkek döverken, Tire'de sokaklara sığmazken binlerle, on binlerle birlikteydik. Bir yanda bir mahkeme kararıyla, mutlak butlanla partiyi bölme umutlarıyla ve onun teklif ettiği görevi kabul eden bir avucun yalnızlığı; diğer yanda İzmir'de yüz binlerin kararlılığı... Hepsine yürekten teşekkür ediyorum. Biraz önce söyledim; Diyarbakır'da iki ziyaret, iki anneye, kardeşlere borcum var, sözüm var.

Rojin Kabaiş ve Gülistan Doku ailesine ziyaret

Rojin Kabaiş'in ailesinin yanındaydık. Soruşturmanın başlangıcından adli tıp aşamasına kadar şüphelerin ve ailenin kaygılarının, ailenin şüphelerinin, ailelerin sorularının yanıtlanmadığı bir süreç yaşanıyor. Israrla söylediler, dediler ki annesi, babası, kız kardeşi: "Baba Diyarbakır'da oturuyor, Iğdır'da değil. Minare inşaatında elleriyle taş taşıyor; izin günlerinde Van'a koşup evladı için adalet arayışını sürdürüyor." Ve aile diyor ki: "Rojin'in vücudunda iki tane erkek DNA'sı bulundu. Halen daha bize, suyun içindeki 15 günden sonra bile bulunan bu iki erkek DNA'sı için hiçbir şey demeyip ısrarla 'Rojin intihar etti, bunu kabul edin' diyenler var. Bunu böyle söyler misiniz?" Ben dedim ki: "Biz bunları okuduk ama bunu böyle söyleyeyim mi?" Annesi dedi ki: "Söyle." Kız kardeşi dedi ki: "Söyle." Babalarını aradılar, babası dedi ki: "Allah aşkına söyle, bunları konuşun ki millet bilsin." Rojin Kabaiş'in ailesinin adalet arayışından hepimizin haberinin olması; onların hiç olmazsa bir miktar daha umutlanmasına, toplumun bu noktada kendilerine sahip çıkacağına olan inançlarına katkı sağlayacak.

Gülistan Doku'nun annesi... İlk gün nasıl, siz de gördünüz. Diyor ki: "İlk günden beri yanımızdaydınız." Yanlarında olmaya devam edeceğiz. İlk gün iki gözü iki çeşmeydi, yine iki gözü iki çeşme. Tabii büyük bir mücadele verdi; sadece Cumhuriyet Halk Partisi Kadın Kollarımız, hukukçu milletvekillerimiz, tüm milletvekillerimizin yanında parlamentodaki muhalefet partileri de sahip çıktılar o dönemde. O dönemde hiç unutulmasın; şehrin bürokrasisi ve orada şüpheli durumları söylediğimizde, "Devletin valisine ne diyorsun? Emniyet müdürüne ne diyorsun? Polise mi bunu söylüyorsun?" diyen dönemin İçişleri Bakanı...

Şimdi karşılaştığımız durum: Heyetimiz gidip rapor ettiğinde ilk tebrik edenlerden biriydim; orada, Tunceli'de bir kadın cumhuriyet savcısı, adındaki o "Cumhuriyet" unvanını bugünlerde en çok hak edenlerden bir tanesi. Her şeye rağmen bir, bir buçuk yıldır —öyle bir aydır, iki aydır değil— göreve atandığı günden beri kararlılıkla bu işin üstüne gidiyor. Gülistan'ın annesi ona bir Kürtçe "Allah ondan razı olsun." diyor, dönüyor bir de Türkçe "Allah'ımdan razı olsun." diyor. Ve o kadın cumhuriyet savcısının yürüttüğü soruşturmayla... Bizim arkadaşlarımız basın toplantısında oradaki bürokrasiye laf söyleyince neredeyse vatan haini, devlet düşmanı ilan ediliyorduk; dönemin valisi tutuklu, işaret edilen kişi Amerika'da tutuklu, ümit ediyoruz en kısa zamanda Türkiye'ye teslim edilecek.

“Ankara’da bir acayip olağanüstü hal var”

NATO Zirvesi olacak, yabancı liderler gelecek diye kendi insanına eziyet tasarlayan, güvenlik önlemlerini artık akıl almaz boyutlara taşıyan; Meclis'i kapatan, bakanlıkları kapatan, kamu kurumlarını kapatan, sokakları kapatan bir acayip olağanüstü hal var. Bu ayrı; bir de "NATO Zirvesi sırasında protesto gösterileri olabilir" şüphesiyle yapılan operasyonlar, gözaltına alınan 225 kişi ve bunların 178'inin tutuklanması var. Bunu kimse öyle alelade bir cümlede kullanıp, tweet atıp, işte bir tepki gösterip sonra da sakın normalleştirmesin. Burada yapılan meselenin —bırakın Türkiye'de yaşananlar açısından aileler, eş dost, çocuklar ve demokrasi açısından yaşanan her şey bir yana— bu ülkede, 2014 yılının kasım ayında bu Meclis'e... Meclis ya, Türkiye kanun devleti ya, kanunlar anayasaya uygun çıkacak ya; bu Meclis'e o dönemin Adalet ve Kalkınma Partisi Adalet Bakanlığından, İçişleri Bakanlığının da görüşleri alınarak o dönemde Bakanlar Kurulundan bir kanun tasarısı sevk ettiler. O zaman tasarı vardı. O kanun tasarısında, iç güvenlik paketinin içinde yer alan iki başlık vardı: Bunlardan bir tanesi "önleyici gözaltı"ydı, diğeri "koruyucu gözaltı"ydı. Kasımda sevk edildi ve 2015'in martında kanunlaşana kadar dünya kadar tartışıldı.

Meclis'te, komisyonda savunurlarken dün gibi hatırlıyorum; "Alman hukukunda var." dediler. Açtık, Alman hukukundaki kısmı okuduk. Bir kanun nasıl uygulanmalı diye Alman hukukunda kanun çıkmış ama uygulamaya yön gösteren katalogları okuduk, tercüme ettik, getirdik. Diyorlar ki: "Alman hukukunda kişi elinde bir benzin bidonu, bir çakmakla kendini yakmak üzereyken yapılabilecek tutuklamaya koruyucu gözaltı denir. Süresi şu süreyle sınırlıdır; derhal ilgili psikiyatristlere, psikologlara ve hakimin karşısına gidip bu konudaki somut gerekçe ve haklı gerekçeler izah edilir, aksi durumda derhal sonlandırılır." "Önleyici gözaltı" ise; elinde bir silahla birlikte suç işlemeye gittiği görülen kişinin, suçu işlediğinde ortaya çıkabilecek toplumsal zarar göründüğünde, kısa süreliğine ve hakime derhal izah edilene kadar yapılacak gözaltıya denir. Tartışıldı, Türkiye'de kötü ellerde ne olabileceği konuşuldu ve ardından kanun tasarısından çıkarıldı; bu yasalaşmadı. Yasalaşmayan —işte geçirselerdi süre 48 saatti— yani diyorlardı ki: "Birinin suç işleyeceğine... NATO Zirvesi'nde protesto gösterisi yapmak neyin ne suçudur, ayrı tartışma; velev ki Ceza Kanunu'nda tanımlı bir suçu işleyeceğine kesine yakın kanaat varsa, bu suçun önlenmesi için yapılacak gözaltıya önleyici gözaltı diyeceğiz, süre maksimum 48 saat."

Bundan on yıl sonra buradayız. Bu kanunun geçtiği değil, geçmediği yerdeyiz ve beyler gidiyorlar; NATO Zirvesi'nden önce pikniğe giden TEMA gönüllülerini tutukluyorlar; gazetecileri, akademisyenleri, sivil toplum temsilcilerini tutukluyorlar. "NATO Zirvesi'nde eylem yapacaklar" diye 30 yıl öncesinde, 40 yıl öncesinde kalmış örgütlerin isimlerini söyleyip bu örgütlere üyelikle suçluyorlar ve "Bunlar gelir, burada eylem yaparlar." diyorlar. Konuşulan iki isim: 75 yaşındaki emekli öğretmen Ayten Yakut; Emine Hanım'ın Sıfır Atık Projesi'nde yer almış. Ayten Hanım'a, ailesine çok geçmiş olsun. Ama bu Sıfır Atık Projesi'nde yer alması da şaşılacak büyük bir şey olarak anlatılıyor; proje de değerlidir, Ayten Hanım'ın katkısı da değerlidir. Velev ki AK Parti'nin kadın kollarında görev almış olsun, ne fark eder? Meselenin büyüklüğü bundan çok daha büyük. Diğer tarafta Sabiha Hanım; eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Alaattin Parmaksız'ın gelini, mülkiyeli akademisyen, kürsüsü var. Evet, büyük utanç; hocaya çok ayıp, öğrencilerine ayıp, aileye ayıp! Ama yapılan kim olursa olsun... Önleyici gözaltıyı on yıl önce "yanlış uygulanır" diye, 48 saatliğine uygulanacak gözaltıyı reddeden Meclis'te, on yıl sonra bırakın önleyici gözaltıyı, "önleyici tutuklama" yapıyor adamlar!

Buradan soruyorum, buradan soruyorum: "Erdemliler Hareketi" diye AK Parti kurulduğunda, "yasaklarla mücadele edeceğiz" diye AK Parti kurulduğunda onu köpür köpür köpürtenlere soruyorum! "Demokrasi" deyince yok, "vesayet" deyince yok bilmem ne deyince köşe köşe yazıp kalıp kalıp maaşları alanlara soruyorum: Ne yapıyorsunuz şimdi? Ne yapıyorsunuz? Türkiye'de böyle bir önleyici tutuklamaya...

Komedyen Deniz Göktaş açıklaması

Değerli arkadaşlar, değerli konuklar; kendi insanından korkan ve düşünceye, fikre, espriye, şakaya tahammül edemeyen aciz bir haldeki rejimin tükeniş dönemini hep beraber yaşıyoruz. Komedyen Deniz Göktaş, ülkemizde uzun zaman sonra siyasi mizah yapan, buna cesaret eden genç bir kardeşimiz. Çıkmış bir gösteri yapmış. Bana da tavsiye edildi; daha doğrusu üzerinde konuşulmaya başlayınca açtım, tamamını izledim. İktidarı da eleştiriyor, bizi de eleştiriyor. Saraçhane ile ilgili, bizim mitinglerle ilgili bir kısımla da dalga geçiyor. Ekrem Başkan'ı da eleştiriyor. Okuduğu kitaplardan yola çıkarak eleştiriyor, şaka yapıyor, güzel reaksiyon alıyor. Hepimiz de güldük.

O sırada Erdoğan'ı da eleştiriyor. "Ama ben onun terapistliğine talibim." diyor, "Ama beni tutmazlar, para içeride kalsın diye aileden birini tutarlar." falan diyor. Bu kadar... Erdoğan'a bunu dedi. Bir de efendim, Kur'an-ı Kerim'e, inanca bilmem ne... Söyleyeyim, diyor ki: "Ya 600'lü yıllarda 4. kitaba 'son kitap' demişler, çok iddialı değil mi?" diyor. Ama sonra da dönüyor, "Ben olsam korkarım, daha sonra yenisi çıkar diye düşündüm ama sonra çıkmadı." diyor. Başka da bir şey yok.

"Efendim, dini değerlerle alay etti" bilmem ne falan diyerek bunun üzerinden iktidara yakın kalemler gencecik bir insanı hedef tahtasına koydular. Sonra gösteri videosunu bir gece içinde engelleyip hakkında soruşturma açtılar. Şimdi de "Efendim, yurt dışına kaçtı mı, orada mı, dönecek mi, gelecek mi, gözaltına alınacak mı?" Mizaha saygısı olmayan, şakadan, espriden anlamayan, ifade özgürlüğüne tahammül edemeyen bir anlayış var karşımızda.

“Milletin vergileri maaşlara değil, maalesef israfa ve faize harcanıyor”

Bunlar geldiğinde üç şeyle mücadele için gelmişti: Yasakları, yoksulluğu ve yolsuzluğu ortadan kaldırmak için. Yolsuzlukta geldikleri nokta ortada. Yasakları gençlerle birlikte konuştuk. Bir yandan insanları yoksullaştıran bu kara düzen, maalesef gelir ve servet adaletsizliğini öyle bir boyuta ulaştırdı ki ülkenin %80'i Afrika standartlarında, %20'si ise Lüksemburg standartlarında yaşıyor. Böyle bir ayrılık var artık. Ne orta direk kaldı ne orta gelir seviyesi kaldı. Eskinin orta direği fakir, eskinin fakirleri ise derin yoksulluğun pençesinde. Yüzde 32,6'lık enflasyonla Avrupa'da birinciyiz, dünyada beşinci sıradayız. Avrupa Birliği'nin enflasyon ortalaması yüzde 3,3. Hani diyorlar ya, "Enflasyon herkesin başının belası." Avrupa Birliği ortalaması yüzde 3,3, Türkiye'ninki yüzde 33. Tam 10 katı. Yani Türkiye'deki hayat pahalılığı hızı, Avrupa'dakinin tam 10 katı. Ve her seferinde bir zam, bir önceki zammın üstüne binerek ilerliyor.

Tarımda kendi kendine yeten ülkelerden biri diye sayılıyorduk. Şimdi gıda enflasyonunda yine Avrupa'da birinciyiz, dünyada beşinci sıradayız. Dünyayı düşünün, dünyadaki bütün ülkeleri düşünün. Dünyadaki ülkelerin tamamında enflasyonu, gıda enflasyonu bizden kötü olan sadece dört tane ülke var. Geri kalanların gerisindeyiz; gıda enflasyonunda çok daha kötü durumdayız. Gıda enflasyonumuz yüzde 35, dünya ortalaması yüzde 2. Türkiye'deki gıda enflasyonu, bütün dünyanın ortalamasının tam 17 katı. Ekonomide tarihin en kötü dönemini yaşıyoruz. Bitmeyen, sonu görünmeyen bir ekonomik krizin içindeyiz. Bunun en yakıcı tarafı gıda enflasyonu. Çünkü herkesin evladının kursağından geçecek lokmanın, meyvenin, proteinin her birisinin hesabı kitabı burada tıkanıyor.

DEM Parti: Asgari ücret 60 bin liraya çıkarılsın, yılda iki kez güncellensin
DEM Parti: Asgari ücret 60 bin liraya çıkarılsın, yılda iki kez güncellensin
İçeriği Görüntüle

Milletin vergileri maaşlara değil, maalesef israfa ve faize harcanıyor. Bu yılın ilk beş ayında toplanan büyük rakamları söylemeyeceğim. Toplanan her 100 liralık verginin 24 lirasını faize ödediler. Bu tutar, bundan 10 yıl önce her 100 liralık verginin 11 lirasıydı. O gün de her toplanan verginin yüzde 11'i faize gidiyordu. Çoktu. 10 yıl boyunca Erdoğan yönetiyor. 2018'den beri "Verin yetkiyi, görün etkiyi." diyerek yönetiyor. "Verin yetkiyi, enflasyonun beli nasıl kırılacak." diyerek yönetiyor. Her kürsüye çıktığında, "Tek haneli enflasyona nasıl ulaşacağız?" diye yönetiyor.

Bu dediğini bizim "dünya lideri" değil, dünyanın diğer liderleri başardı. Dünyadaki 200 ülkenin lideri ortalama gıda enflasyonunu yüzde 2'ye, ortalama enflasyonu yüzde 3,3'e düşürmeyi başardı. Bir tek "dünya lideri" diye yalandan parlattıkları kişi, enflasyonu dünyanın 17 katında tutmayı başardı. Şimdi, 10 yıl öncesine göre yüzde 11 olan, toplanan vergilerin faize gitme payı yüzde 24'e çıktı. Yani dört lira vergi veriyorsun, bir lirasını sadece faize ödüyorlar. Türkiye böyle bir noktaya geldi.

75-80 bin lira net maaş alan, bakın, beyaz yakalılar, mühendisler ya da mavi yakalı kıdemli teknisyenler 75 bin lira maaş alıyor. Aldığı 12 maaşın 3 tanesini vergiye veriyor. Şaka gibi. O artan vergi oranları var. Ocak ayında bir maaş alıyor; şubatla birlikte, martta kesinti başlıyor, mayısta daha yüksek, temmuzda daha yüksek derken 12 maaşın 3 tanesini vergiye veriyor ve bu yüzden bu vergi dilimlerini bilerek güncellemedikleri için, enflasyona bazı yıllar enflasyonun altında, bazı yıllar ise hiç güncellemedikleri için öyle bir noktaya geldi ki sadece iki yıl öncesine göre çalışanların ödedikleri gelir vergisi tam iki kat artmış. Maaşların ne kadar arttığını düşünün ama ödedikleri vergi tam iki kat artmış.

Maaşı yetmeyen çalışan kredi kartına yükleniyor. Kredi kartından nakit avans çeken, yani gidip tanımlanan nakit avansı çeken ya da kredi kartı borcunu ödeyemeyen kişi yıllık birleşik yüzde 94 faiz ödüyor. Yüzde 94... Artık borç, borç ile çevrilemeyecek durumda. Parası olan bankaya koyduğunda banka yüzde 40 veriyor. Parası olmayan bankadan borç aldığında birleşik yıllık yüzde 94 ödüyor. Aradaki farka, bu farkın nasıl oluştuğuna ve en çok da şuna bakın: Bu yüzde 94'ün içinde, ödenmeyen kredi kartına uygulanan faize yüzde 30 vergi ödendiğini unutmayın. Oradan yüzde 30 alıyor. Parası olan bankaya para koyuyor, kazandığı faizde yüzde 18 vergi ödüyor. Parası olmayan bankaya faiz öderken üstüne yüzde 30 da devlete vergi ödüyor.

“AK Parti'nin kara düzenini mutlaka değiştireceğiz”

Bu düzeni, bu haksız kara düzeni tepetaklak etmeden, AK Parti'nin bu kara düzenini bitirmeden Türkiye'de gerçekten kimsenin yüzü gülmeyecek. Güne başlarken yataktan kalktı, yüzünü yıkayacak, musluğu açan kişi üç adet vergi ödüyor. KDV, çevre temizlik vergisi ve atık su bedeli.

Telefon alıyorsun, dört çeşit vergi ödüyorsun. Şarja takıyorsun, üç çeşit vergi ödüyorsun. Otomobilde, telefonda, tablette, bilgisayarda TRT bandrol ücreti var. Niye? Otomobilde giderken radyoyu açarsan, ya TRT'ye denk gelirsen diye. Telefon alıyorsun, telefonda TRT bandrol ücreti var. Ne bileyim, internete girersen, radyodan TRT'yi açarsan ya da TRT televizyonunu izlersen diye bandrol alıyorlar.

Hani televizyon alıyorsun, arkasına bandrol yapışıyor ya; artık o görünmeyen bandrolü gencecik, yoksul çocuğun cep telefonuna, TRT izleme ihtimaline karşı yapıştırıyorlar. Mutfak tüpünde, tırnak makasında özel tüketim vergisi var. Elmasta da pırlantada da yok. Koymaya kalktılar. Biz bunları söyleyince koyulmaya kalkıldı. Geldiler, lobi yaptılar. Uğraştılar mı? Uğraştılar. Tekliften çıkarttırdılar. Binlerce avroluk lüks çanta alırken %10 KDV ödeniyor. Bahçeye dökmek ya da kuzinede, sobada yakmak için tezek alsan %20 KDV ödüyorsun. Lüks çantanın %10, tezeğin %20 KDV ödediği düzen, AK Parti'nin kara düzenidir. Bu düzeni mutlaka değiştireceğiz. AK Parti'nin kara düzenini mutlaka değiştireceğiz.

Kaynak: Haber Merkezi