Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Grup Başkanı Özgür Özel, partisinin TBMM’de konuştu. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na olağanüstü kurultay çağrısı yapan Özgür Özel, “Kemal Bey’i bugün bu tarihi kararı almaya, ülkeyi ve partiyi bu cenderenin içinde daha fazla tutmamaya davet ediyorum” ifadelerini kullandı.
Özel'in konuşması şöyle:
Hepiniz grubumuza hoş geldiniz. Sadece şunu söylemek isterim: Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu bu Cumhuriyet; kökleri, gövdesi ve dallarıyla dimdik ayaktadır. Büyük sıkıntılar içindeyiz ama herkes bilsin ki, bugün olduğu gibi her zaman milletin dediği olur, milletin dediği olacak.
Değerli grubumuzu, önceki dönem milletvekillerimizi, sayın bakanımızı, genel sekreterimizi, belediye başkanlarımızı, ilçe başkanlarımızı ve değerli konuklarımızı ayrı ayrı selamlıyorum. Bizleri televizyonlarından izleyenlere, radyolarından dinleyenlere Cumhuriyet Halk Partisi'nin gönülden selamlarını yolluyorum. Hepiniz hoş geldiniz, iyi ki varsınız.
Partimizi, demokrasimizi ve ülkemizin geleceğini hedef alan bütün saldırılara rağmen bugün yine milletimizle birlikte, sizlerle birlikte milletimizin meclisindeyiz. Zor zamanlardan geçiyoruz ama baskıya, zorbalığa ve karanlığa teslim olmuyor; hep beraber adım adım bu karanlık tünelin ucundaki ışığa, umuda yürümeye devam ediyoruz.
Tabii grup konuşmamda bu konunun parti içi bir mesele olmadığını; konunun bugünkü Saray rejimi ile milletin seçme ve seçilme hakkı arasında olduğunu, Tayyip Erdoğan'ın düzenini değiştirmek isteyen milletle buna direnenler arasında olduğunu, milletin değişim umudunun karşısında duranlarla milletin kendi iradesi arasında olduğunu hep söyledim. Merak edilen çok konu var, bunlara detaylıca girmeyeceğim. Ama önemli bir hafta ve önemli gelişmeler oldu. Hepsine değinirken geçen haftadan bugüne yaşadığımız bir gelişmeyi ve o konuda ne noktada olduğumuzu ifade edeyim.
Geçen hafta 74 il başkanımız; 81 ilden gelen delege imzalarımızı o illerin delegeleriyle, il başkanlarımızın olmadığı 7 ilin delegeleriyle birlikte Cumhuriyet Halk Partimizin şu an butlan (hükümsüzlük) yönetiminde olan genel merkezine götürdüler. Büyük bir özenle, büyük bir titizlikle görevlerini yerine getirdiler. Orada çok önemli, çok tarihi ve çok güçlü bir açıklama yaptılar; 1040 delegemizin iradelerini teslim eden ıslak imzaları götürdüler. İşte 'İstanbul'u düşünelim, şunu düşünelim, bunu düşünelim' derken; resmiyet kazandığını söyledikleri 833 imza teslim edildi ve o günden itibaren de kurultayı bekliyoruz.
Tabii bir tek onların kararı var: 'Bu kurultayı yapamayız, normalini yaparız. Biraz inceleriz, sonra söyleriz.' Bu tip, kamuoyunun ve partililerimizin hiç tahammül edemediği yaklaşımlar sergileniyor. Delegeyse delege, imzaysa imza! Onu alıp gereğini yapmak ve İlçe Seçim Kurulu'na bildirmek görevdir. Ondan sonrasını İlçe Seçim Kurulu söyleyecek. Ama bununla ilgili bir sürü zorluk çıkarmak esas niyetin göstergesidir. 'Hani kurultay yapabilecek olsak hemen yaparız' sözü gerçek olsa, samimi olsa derhal bu yapılır. Kurultayı yapmayan, yaptırmayan bir irade varsa ona karşı hep bir ve bütün olarak mücadele verilmesi gerekirken; birtakım bahanelerle, engellemelerle 'Efendim sorduk, kurultayı yapamıyoruz' gibi yaklaşımlarla karşı karşıyayız.
Şimdi buradan kendilerine, teslim ettiğimiz imzalarla birlikte koca bir dosya verdik. O dosyada; Türkiye'de kamu hukuku ve seçim hukuku alanında önde gelen 34 profesör ve doçentin imzası var. Aralarında Profesör Doktor Fahri Bakırcı, Metin Günday, Murat Sevinç, Fazıl Sağlam, Güçlü Akyürek, İbrahim Kaboğlu, Korkut Kanadoğlu, Necmi Yüzbaşıoğlu, Sevtap Yokuş Veznedaroğlu, Sibel İnceoğlu, Sultan Üzeltürk, Süheyl Batum, Şule Özsoy Boyunsuz ve Tolga Şirin'in de bulunduğu, yayınlandıktan sonra da bu alandaki pek çok akademisyenin 'Biz de aynı görüşleri paylaşıyoruz' dediği bir metin yayınlandı. Bu metinde; tedbir kararının kurultay yapmaya engel olmadığı, aksine hızlı bir kurultayı gerektirdiği söylendi.
Bunun üzerine özel hukuk alanında çalışan ve bu kanun yapılırken Medeni Usul Kanunu'ndaki —ki bu tedbir Medeni Kanun'un usulle ilgili kısımlarında konmuş, tarif edilmiş bir uygulamadır— bu kanun yapılırken meclise gelip yapımına katkı veren hocalarımız Hakan Pekcanıtez ve Muhammet Özekes bu konuda hakemli bir dergiye yazı yolladılar. Ayrıca resmi bir mütalaa verdiler. Bu kanunu yapanlar, oraya 'tedbir' lafını yazanlar, Medeni Kanun'a bunu ekleyenler diyorlar ki: 'Tedbir kurultaya engel değildir. Aksine sonuç doğuracak bir tedbir kararı uygulanmamalı, derhal kurultay yapılmalıdır.'
Şu an Türkiye'de aksini savunan tek bir hukukçu yok. Çıkıp da 'Hayır, bu böyle olmaz' diyen, sözüne güvenilir, bu konuda çalışmış, uluslararası alanda ya da akademide Türkiye'de kabul görmüş tek bir hoca yok bunu söyleyen. Ama maalesef buna rağmen imzaları elde tutup İlçe Seçim Kurulu'na yollayıp da 'Bakalım İlçe Seçim Kurulu ne diyor, Yüksek Seçim Kurulu ne diyor?' denmesine bile mani olmaya çalışan bir tutum var. Bu tutumu dikkatle, sabırla ve ibretle takip ediyoruz.
Ancak Türkiye'ye sandığı getirmiş partinin, son yaptığı kurultayda seçilmiş, mazbatasını almış genel başkanının, 6 yıl önceki bir seçime gidip aradaki 4 tane seçimin sonucunu saymayarak partiyi bir atama ile yönetmeye çalışmasının izah edilebilir hiçbir tarafı yok. Ve şunu söylemem lazım: 1040 delege 'kurultay yapılsın' diye imza vermiş. Bu delegeler; bizim Sayın Kılıçdaroğlu ile yarıştığımız, benim ilk turunu 682'ye karşı 664 önde tamamladığım, ikinci turda da kazandığım kurultayın delegeleridir. Bakın, çok basit bir hesap.
O basit hesabı siz vicdanlarınızda yaptınız, hemen onu alkışlıyorsunuz. Çok basit hesap: O gün Kemal Bey'e oy vermiş arkadaşlardan yaklaşık 520 tanesi şu anda 'kurultay yapılsın' diye imza vermiş durumda. Biz bu arkadaşları 6 Nisan günü çağırdık. 19 Mart darbesinden sonra laf söz ediyorlardı, 'kurultay iptal olacak' falan diye. 'Gelin, bir daha oy kullanın' dedik. O gün 1171 geçerli oyun tamamını vererek iradelerini ortaya koydular. O gün Kemal Bey salonda oturuyordu.
Bu konuda son sözüm: O kurultayın kapanışında delegenin iradesini göstermesi, oraya gelmesi, koşması ve o coşkusu karşısında, bütün salonla birlikte Kemal Bey de ayakta alkışlıyordu. Bugün geldiğimiz noktada o kurultay üstüne yapılan üç kurultay ve son kurultay; mahallelerden başlamış, ilçe ve il seçimleriyle oluşmuş yeni kurultaydır. Bu kurultayın delegelerinin seçtiği il başkanları görevdedir. Bu kongrelerin delegelerini seçtiği il başkanları görevdeyken şimdi onlar hedefte! 2023 yılından bahsetmiyoruz; 2025 yılında yepyeni bir kurultay yapıldı ve orada seçilmiş olan il başkanları görevden alınmaya kalkılıyor, orada seçilmiş olan yönetimler tasfiye edilmek isteniyor.
Hatta ve hatta en ayıbı şu: Bizim kadın kolları ilçe başkanlarımızı, il başkanlarımızı sadece kadın üyeler seçiyorlar; ayrı bir prosedürle, ayrı bir takvimle. Gençlik kollarını sadece 30 yaş altı üyeler seçiyorlar; ayrı bir prosedür, ayrı bir takvimle. Ve o seçilmiş kadın kollarının, gençlik kollarının başkanlarına erkekler atama yapıyor! 'Kadınların kendi seçtiği değil, bizim seçtiğimiz yönetecek' diye... 30 yaşın altındaki üyelerin kendi seçtikleri başkanlara; tamamı 30 yaş üstü kişilerden oluşmuş bir MYK atama yapıyor, görevden alıyor, görev teklif ediyor bazı gençlere.
O yüzden, bu ülkeye sandığı getirmiş, demokrasiyi getirmiş ve bu ülkeyi yeniden demokrasiye taşımayı vaat eden bir partinin, bu ayıptan derhal ama derhal kurtulması lazımdır.
Bunu tarihi bir çağrı olarak 2 milyon üyemiz adına, gençlerin umutları adına, bu ülkede yaşayan ve yaşamından memnun olmayıp iktidarı değiştirmek isteyen herkes adına yapıyorum. Her yönüyle hocaların görüşleriyle, delegelerin imzasıyla, sokağın öfkesiyle, inancıyla ve kararlılığıyla; ama en çok da bu partinin bir evladı olarak Kemal Bey’i bugün bu tarihi kararı almaya, ülkeyi ve partiyi bu cenderenin içinde daha fazla tutmamaya davet ediyorum.
'Zor zamanlardan geçiyoruz' dedim. Karanlığa teslim olmuyor, hep beraber adım adım bir ışığa, bir umuda doğru yürüyoruz. Bugün o ışığı bu salonda siz değerli büyüklerimin, kardeşlerimin ve evlatlarımın gözlerinde görüyorum. Ama umut sadece bu salonda değil; hatta artık umut salonlarda değil. Umut sokakta; Ankara sokaklarında, Denizli’de, Burdur’da, ilçelerde, köylerde... Umudu sokakta, pazarda, halde, tarlada, kahvehanede, emeklinin öfkesinde, esnafın sabrında, çiftçinin alın terinde ve gençlerin direncinde gördük. Kimse unutmasın ki atanmışlar kendilerini atayanlardan talimat alırlar; ama seçilmişler talimatı ve görevi milletten alırlar. Ben bugün bu kürsüye milletten; o milletin köyünden, evinden, sokağından ve kahvesinden aldığım yetkiyle geldim.
Önce Denizli’deydik. Çardak’ta bir kahvede vatandaşlarla çay içmeye girdik. Çardak’ın kadınları geldiler, kahveyi ele geçirdiler, erkekleri uzağa ittiler. 'Bu sefer de biz kahveye çıkıyoruz, Özgür'le çayı biz içeceğiz' dediler. Çardak’ta o ilk sabah çayını içerek başladık; annelerime, ablalarıma buradan bir kez daha selam olsun. Bozkurt’ta pazara girdik, neredeyse bütün Bozkurt ile kucaklaştık. Denizli’de cuma namazından çıktık; çıktığımızda avluyu ve avlunun on katı büyüklüğündeki ön meydanı on binlerle dolu bulduk. Sadece orada namaz kıldığımızı biliyorlardı ve o on binlerle birlikte Bayramyeri Meydanı’na doğru yürüdük. Baktık ki bir şey bekliyorlar, bir şey söyleyelim istiyorlar. Baktık ki ne otobüs var ne başka bir şey; orada bir bank bulduk, bankın üstüne çıktık ve milletin gönlüyle kavuştuk.
Ve ardından, Denizli'nin büyük coşkusuyla Burdur'a yolcu edildik, Burdur'a uğurlandık. Çavdır'da bir domates tarlasına vardık, Yeşilova'da kahvede oturduk; kadınlarla, işçilerle, gençlerle ve emeklilerle ayrı ayrı buluştuk. Yolculuğumuz milletin meydanlarında, milletin sokaklarında sokak sokak büyüyerek, meydan meydan büyüyerek ve kararlılıkla yürüyerek devam ediyor. Sıkıntılar büyük, tartışmalar zor; ama öyle bir yerdeyiz ki binaları, belki de imkanları geride bırakıp sokaktaki milletle kucaklaşınca oradan muazzam bir güç alıyoruz. Bugüne kadar oy veren vermeyen herkesin bu haksızlığa karşı mücadelemize gösterdiği desteği; sizlerin kararlılığını, 81 ildeki sahip çıkışı, annelerin dualarını, gençlerin gözyaşlarını, büyüklerin dirençlerini ve hep birlikte bu iktidarı değiştirme iradesini iliğimizde, kemiğimizde hissediyoruz.
Yeşilova'da da bir bank vardı, onun üzerinde konuştum. Sonra Yeşilova İlçe Başkanımız o bankı bir yere koymuş, partimizin bayrağı ile Türk bayrağımızın arasına yerleştirip fotoğrafını yollamış; 'Bak, burada kaldırdım onu' demiş. Onlara verdiğim sözü buradan milletimize tekrar ediyorum: Yeşilova'ya tekrar gideceğim ve o bankın üstüne bu kez iktidar partisinin genel başkanı olarak çıkacağım!
Denizli'de ve Burdur'da gördüğümüz şudur: Millet ağır bir ekonomik krizin girdabında sürükleniyor. Borcu borçla kapatmaya çabalıyor ama kapatamıyor. İşçi ay sonunu getiremiyor, emekli geçinemiyor, üretici kazanamıyor, tüketici pazarda filesini dolduramıyor, pazarcı sattığıyla evini geçindiremiyor. Millet bir çıkmazın, AK Parti'nin kötü yönetiminin sonucunda oluşan bir kara düzenin içine sıkışmış durumda. Millet bizden aslında kaldığımız yerden devam etmemizi istiyor.
Biz Cumhuriyet Halk Partisi grubu olarak ilan edilmiş, hazırlanmış programlarla; mayıs, haziran, temmuz ve ağustos aylarında ortak tek bir programla, eylül ve ekim aylarında ise iktidar programımızı ve vaatlerimizi anlatacağız. Çok iyi bildiğimiz bu sorunları nasıl çözeceğimizi göstermek üzere masa masa, öbek öbek, grup grup, şehir şehir; Denizli'den, Gaziantep'ten, Bursa'dan, Kocaeli'nden başlayarak 81 ilde bu ülkeyi nasıl yöneteceğimizi anlatacağız. Bu ülkeyi nasıl düze çıkaracağımızı, emeklinin yüzünü nasıl güldüreceğimizi, hem emekçinin hakkını koruyup hem de çalıştığı KOBİ'yi nasıl ayakta tutacağımızı, yeni bir kalkınmayı —mor kalkınmayı, yeşil kalkınmayı, adil kalkınmayı ve adil bölüşmeyi— konuşacağız.
Biz 'İktidar yolculuğunu, tarihin en büyük seçim maratonunu başlatmışız' derken; son 60 gün sorulan 'Sandık görevlileri var mı? İyi yazdınız mı? Sandıkları tutabilecek miyiz?' sorusuna yanıtı 2,5 yıl önceden vermişiz. 186.000 sandık görevlisini yazmışken —ki yazmak yetmez, tek tek telefonla iki kez aramışken; aramak da yetmez, 'Benim Sandığım' uygulamasını telefonlarına yükletmişken— onlara, 'Seçime kadar en az 6 kez oy kullanacağın sandığı gezeceksin; onlar seni bilecek, sen onları tanıyacaksın' demişken... Bu sene eylül ayında, mademki bu yıl seçim yok, 'varmış gibi' seçim tatbikatını hazırlamışken... Sabahın altısında bütün sandık görevlilerini o gün yapılacak seçime bugünden hazırlamak adına okulun önüne gönderip; kalkanı kalkmayanı, uyananı uyanmayanı, sandığı tutup tutmayanı şimdiden görüp tatbikatta fire vereni o gün seçim sandığına yollamayacağız diye karar vermişken... Bu yapılır mı bu partiye ya? Bu yapılır mı?
Ne partiye yapılır ne parti bunu hak eder ne de millet hak eder! Onun için hep beraber, kararlılıkla ve durmadan hem yazın hem de devamındaki bütün süreçlerde nerede ne durumdaysak, kararlılıkla millete gitme, sokağa çıkma ve bu ülkeyi nasıl yöneteceğimizi anlatma mecburiyetimiz var. Asla ve asla bundan bir adım geri durmamalıyız. Biz olmazsak bakın, yılın ortasına geldik; geçtiğimiz haftalarda yüksek tansiyonlu kürsü tartışmaları, sonra bir hafta burada meclise seyirci yasağı bilmem ne falan derken buralara geldik.
Biz olmazsak; 5 aylık enflasyonun %16,6 çıktığını, Avrupa'da birinci, dünyada ise en yüksek beşinci enflasyonun halen Türkiye'de olduğunu kim konuşacak? Avrupa'daki ve dünyadaki 100 ülkenin bir yıllık enflasyonundan fazlasının bizde bir ayda yaşandığını kim anlatacak? 28.000 lira olarak verilen asgari ücretin, verildiği günkü alım gücüyle 23.400 liraya gerilediğini, açlık sınırının 35.000 liraya çıktığını, yoksulluk sınırının 114.500 lira olduğunu, büyükşehirlerde ortalama ev kirasının 26.000 liraya çıktığını ve bu şartlarda halen daha işçiye 28.000 lira asgari ücret verildiğini ve şimdi yılın ortasına gelindiğini kim söyleyecek?
Tayyip Erdoğan'a kim söyleyecek? Son seçildiği seçimden bir ay önce, 'Eğer enflasyon tek hanenin üstündeyse, yani yüzde 10 ve üzerindeyse yılda dört ayarlama yapılabilir; martta, temmuzda, kasımda enflasyon ayarlaması yapılabilir' deyip milletten oy isteyen kendisiydi. Şimdi seçildiğinden beri yılda sadece bir kez asgari ücretin ayarlandığını, şu anda asgari ücretin alım gücünün 5.000 lira kayba uğradığını kim söyleyip ara zam taleplerini kim dile getirecek? Bugün bu ülkenin zengininin payına vergi muafiyetleri, yüksek faiz gelirleri ve alım garantileri düşerken; işçinin payına sefalet düşmektedir. Seçimden önce defalarca verilen sözler unutulmuş; millet, işçiler ve emekçiler büyük bir krizle karşı karşıya bırakılmıştır.
Brüt asgari ücret Almanya'da 2.300 Euro iken Türkiye'de 654 Euro'dur. Komşu Yunanistan'da 1.681 Euro iken bizde o maaşın neredeyse küsuratı kadardır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde asgari ücret —ki orada da sorunlar var, yetmiyor— 52.700 lirayken Türkiye'de 28.000 liradır. İşçinin insanca yaşayabilmesi için, evlatlarına bakabilmesi, karnını doyurabilmesi, kirasını ödeyebilmesi için ara zam şarttır! Önerimiz; 6 aylık enflasyon nedeniyle ortaya çıkan reel ücret kaybının telafisine yıllık enflasyonun eklenmesi ve %2,5'luk refah payının verilmesidir. En adilane şekilde, geçtiğimiz istatistiklerle 39.000 lira diye önerdiğimiz rakama bu oranlar uygulandığında —ki CHP iktidarda olsaydı elbette çok daha iyi bir noktaya yürüyecektik— bugün önerdiğimiz asgari ücretin 45.800 liraya yükseltilmesini sağlayacaktır.
Biz asgari ücret artışını önerirken hatırlayın; kesinlikle küçük esnafı, KOBİ'yi, tekstili, ev tekstilini, deri sanayisini bu asgari ücret artışıyla zor durumda bırakmamak için onlara Sosyal Güvenlik Destek Primi uygulaması getirmiştik. Asgari ücretin, işverene maliyeti 28.000 lira, çalışanın eline geçen ise 39.500 lira olacak şekilde teşvik paketini de açıklamıştık. Kaynağının tüm sosyal güvenlik sistemi içinden artacak prim ödemeleri ile nasıl karşılanacağını kalem kalem anlatmıştık. Şimdi buradan bir kez daha asgari ücrete bir ara zam yapılmasını; hiç değilse kendi verdikleri asgari ücrete ortaya çıkan enflasyonu ve refah payını ilave ederek bir ayarlama yapılması gerektiğini vurguluyorum. Bu çatı altında sadece iktidara değil, tüm siyasi partilerin milletvekillerine, görev yapan tüm milletvekillerine sahadaki asgari ücrete ara zam talebini bir kez daha hatırlatıyor ve bunu grubumuza emanet ediyorum.
AK Parti'nin kara düzeninde kimsenin huzuru kalmadı. Emeklilik artık huzurun değil, hayatta kalma mücadelesinin adı oldu. Çavdır'da domates serasına gittim, kadın işçilerle çay içiyoruz. Bir teyze 65 yaşında olduğunu, kendi bahçesinin bulunduğunu, sabah dörtte kalktığını, altıda seraya geldiğini, bir saat yol yürüdüğünü, üstüne serada 8 saat çalışıp sonra gidip tekrar kendi bahçesinde çalıştığını ve gündelik sadece 960 lira para aldığını söyledi. Bu aldığı 960 lira parayı da Antalya'da çocuklarını okutmakta ve kirasını ödemekte zorlanan kızına yolluyormuş. Şöyle anlattı: 'Eskiden büyüyüp emekli olunca çocuklar anasına babasına bakıyordu; şimdi geçinemeyen çocuklar için analar babalar emeklilikte günde iki vardiya çalışıyorlar.' Biz başka şeylerle meşgul edilmek yerine, serada çalışan o 65 yaşındaki teyzenin içinde bulunduğu zorlukları çözmek üzere gayret göstermek mecburiyetindeyiz. Bunu çözmeyenleri gönderip o teyzenin, kızının ve torununun umudu olduğumuzu; bizden başka bir umudun olmadığını da hatırlamak durumundayız.
Bu sözler, seradaki o diyaloglar hafızamızdayken geçen hafta meydanlarda da üç büyük emekli örgütü bir araya geldi. Maaşların insanca bir seviyeye çekilmesi için talepte bulundular. İnsan söylemeye utanıyor; emekli örgütleri çıkmış, hepimizin vefa göstermesi gereken, elleri nasırlaşmış, dirsekleri çürümüş, gözlük camları büyümüş o emeklilerin temsilcileri hak aramak için 'insanca ücret' istiyorlar. 'İnsanca ücret...' Bu cümlenin içindeki ayıbı, bu cümlenin içindeki utancı hiçbirimizin yüreği kaldırmıyor. 5 ayda, 20.000 liralık bir alım gücünü kutu kolayı ezer gibi ezip bütün emeklileri dibe doğru yaslıyorlar. Her seferinde biraz daha, biraz daha... Ortalaması 23.000 lira olan emekli maaşlarına, 8 yıldır ilk kez bu bayram ikramiyelerinde zam yapmadılar. Ve AKP geldiğinde en düşük emekli maaşı 8 çeyrek altın alırken, şimdi 2 çeyrek altın düzeyine indi. İlk verilen bayram ikramiyesi bir kurbanlık koç satın alabilirken, şimdi o koçun bir budunu satın alamaz durumda. Ve verdikleri 4.000 liraya zam yapmamayı iki bayram öncesinde de göze aldılar, emeklileri bununla baş başa bıraktılar. Öyle bir noktadayız ki hani kurbanlık falan deyince eskiden 7 kişi bir olup danaya girerlerdi; şimdi 5 emekli bir olup yoksulluktan kurtulamıyor memlekette! 5 emekli maaşlarını birleştiriyor, yine de yoksulluk sınırından kurtulamıyor. Ancak 6 emekli bir araya gelirse yoksulluk sınırının üzerine çıkabiliyor.
Eskinin orta direği kalmadı, orta direk artık yoksul. Eskinin yoksulları ise artık deyim yerindeyse sürünüyorlar; derin yoksulluk deniyor onların durumuna. 114.500 lira yoksulluk sınırı var; yani sokakta gördüğün 100 kişiden 95'ini yoksullaştırdılar. 114.500 lira gelirin yoksa yoksulsun bu memlekette. Maaşların düşüklüğü yetmezmiş gibi devlet memurları, beyaz yakalılar, mühendisler, kıdemli mavi yakalılar... Diyelim ki 70.000 lira maaş alabilen birisi —ki 28.000 liradan bakınca büyük maaş gibi duruyor ama yoksulluk sınırının %40 altında, yoksulluk sınırının ancak %60'ını alıyor— kendisine verilen bu maaşın 3 tanesini gelir vergisi olarak devlete geri ödüyor. Yani eskiden insanlar, 'Ya maaşım düşük ama yılda 4 sefer ikramiyem var, toplamda 16 maaş alacağım' derdi. Şimdi böyle bir şey kalmadığı gibi maaş zaten düşük, üstüne bir de 3 maaşı AK Parti'nin kara düzeni vergi olarak geri alıyor. 70.000 lira maaş alandan yıllık 215.000 lira vergi kesiliyor. Böyle bir düzenle karşı karşıyayız. Memlekette vergi düzeni yok, vergi soygunu var! Bunu ısrarla anlatmak, bıkmadan anlatmak lazım; böyle bir düzen olmaz.
Devlet 100 lira vergi topluyorsa bunun 64 lirasını zengin-fakir ayırmayan dolaylı vergilerle topluyor. Yani elektrik, su, telefon, benzin, çocuk ayakkabısı, ceket, süt... Zengin de alsa aynı vergiyi veriyor, fakir de alsa aynı vergiyi veriyor; bu dolaylı vergilerin oranı %64! Bunun üstüne %25 gelir vergisi ekleniyor; nereden alınıyor bu? Maaşlardan kesiliyor ya da bankadaki paraya ödenen faizden kesiliyor. Topladık mı, etti %89! Kalan %11 ise Kurumlar Vergisi; o koca koca firmaların, ihracatçıların, büyük gelirlerin vergisi. Orada da kazanamayana bir şey demiyoruz ama kazananın, kar edenin vereceği vergiyi bir yıl önceden planlıyor, bir yıl önceden bütçeye koyuyor, sonra da %11'lik o vergiyi ya affediyor ya da hiç almıyor. Vergi vermesi gerekenlerin %11, esas vergi yükünü taşımaması gerekenlerin %89 vergi verdiği bir düzende yaşıyoruz ve bu düzen sürsün diye çabalıyorlar. Bu düzeni değiştiren, bu düzene çomak sokan, itiraz eden ve 'Tepetaklak yapacağız' diyen Cumhuriyet Halk Partisi'ne de işte bu yüzden operasyon yapıyorlar.
Namusuma, şerefime söylüyorum; bu mesele Kemal Bey ile benim aramda değildir. Butlancılarla seçilmişler arasında da değildir. Bu mesele, seradaki teyze ile Tayyip Erdoğan'ın arasındadır. En önemlisi; hani bunlar diyorlardı ya, 'Bayramdan önce vurur, bayramda durulur, bayramdan sonra butlan yönetimi yola koyulur' diye... Ne oldu? Hep birlikte direndik, kararlılığımızı gösterdik ve mücadelemizi sürdürüyoruz.
Burada bizim esas meselemiz, seçilmeden orada bulunanlarla değil; onları oraya yetkilendirip kendilerince usulsüzce, hukuksuzca bu mücadeleyi kesmeye ve bu mücadeleyi durdurmaya çalışanlardır. Onları esas durduracak olan ise bizim kararlılığımız, fikri takibimiz ve bu yöntemle bizden kurtulamayacaklarını, aksine çok daha kararlı, azimli ve güçlü olacağımızı görmeleridir. Onun için AKP'ye şu kadarını söyleyeyim: 'Ne olursa olsun her hafta bu millete, gençlere AKP'nin maliyetini açıklayacağım' dedim. akpden.com diye bir site kurduk, sultancılar el koydular. Sonra ikincisini kurduk, o da butlancıların orada kaldı. Yeni sitemizin adı: akpden.net. Net söylüyorum, net: akpden.net! Bunlar bizi hiç tanımamış. Sanıyorlar ki durdurabilirler, sanıyorlar ki yıldırabilirler. Biz bu millet arkamızda oldukça, bu partinin ruhu damarlarımızda oldukça, bu mücadele sürdükçe durmayacağız, durmayacağız! Çok teşekkür ederim, canımsınız.
Şimdi hep ne diyoruz? Eskiden iki memur evlenirse 5 yıla bir araba alıyorlardı, 10 yıla bir ev... Bir memur tek başına ise emekli ikramiyesi ile ev alıyordu; ev alamasa araba alıyordu. Şimdi babadan, anadan miras kalmadıysa ya da Milli Piyango'dan çıkmadıysa —ki çıkmıyor— ev almak da mümkün değil, araba almak da. Ama ayağını yerden kesmenin, işe hızla yetişmenin zaruri olduğu durumlar var. Kuryelerin sayısı 1 milyonu geçti; maalesef kendi motorunu kendi alıyor esnaf, dev şirketlerin emrinde çalışıyor gencecik kurye arkadaşlarımız. Bağ bahçeye traktörle gidip dünya kadar mazot yakmamak için traktörü orada bırakıp, motorun yanında mazot taşıyan çiftçiler var. Ekonomi yapmaya çalışan herkes için motor bir ihtiyaçtır.
Bu motorun fiyatı 316 bin lira. akpden.net sitesinde sepete ekleye basıyorsun; fiyatı 316 bin lira. Parayı verdin ama devlet diyor ki: 'Bu motora 117 bin lira ÖTV (Özel Tüketim Vergisi), 86 bin lira da KDV alırım; toplam 204 bin lira da bana verirsin.' 316 bin lira olan motor, böylece 520 bin lira olur. akpden.net sakinleri... Bu motoru almak isteyen herkese —ki bunun ikinci eline de bu fiyatlar otomatikman yansıyor— 316 bin liralık fiyatın nasıl 520 bin liraya çıktığını gösterip, aradaki 204 bin liranın 'AKP'yi iktidarda tutma vergisi' olduğunu hatırlatmak isterim.
Bu arada akpden.net sitesine girdiğinizde; sultancıların elinde kalan akpden.com’daki oyun konsolunun, 44 bin liralık o konsolun nasıl 76 bin liraya çıktığını göreceksiniz. Sultancıların elinde kalan 1.2 milyon liralık aracın vatandaşa 7 milyon liraya mal oluşunu ve maalesef butlan yönetiminin bulunduğu binada kalan akpden.com’un ardından, yeni sitemiz akpden.net’te aslında 65 bin lira olması gereken cep telefonunun nasıl 133 bin lira olduğunu gençlerimiz akpden.net sitesinden takip etmeye devam edebilirler.
Bu ülkede; yola, köprüye, tünele geçiş garantisi var. Yani onu yapıp da 30 yıl içinde çekilecek olana devletten geçiş garantisi var; havaalanı var, uçuş garantisi var; devletten hastane yapılıyor, hasta garantisi var. Ama işçiye, emekliye gelince bu devletten geçim garantisi yok! İktidarımızda, en önemli vaadimizi söylüyorum —ki altı her türlü doldurulur— bizim halk iktidarımızda zengine geçiş garantisi, uçuş garantisi, hasta garantisi, yatış garantisi ve her birine geleceklerinin garantisi değil; emekliye ve emekçiye geçim garantisi için önce seçim garantisini getireceğiz.
Seçim garantisi! Herkes şunu bilsin ki, buradan ilan ederek söylüyorum: Seçim garantisi olmadan geçim garantisi olmayacak. Seçimi garanti altına almadan geçimi garanti altına alamayız. Hepimizin geleceğinin kurtulması, sandığın kurulmasına bağlıdır. İçinde bulunduğumuz günler, AK Parti ile beraber %30'un üzerinde oy alan iki partiden birinin durumunu gösteriyor. Diğer siyasi partilerin hepsinin emeği, seçmeni, oyu, gayreti bu ülke için çok değerli; onların duruşu her şeyden değerlidir. Ama %30'larda olan iki partiden birini adaysızlaştırıp, kurumsuzlaştırıp, lidersizleştirip seçimi seçeneksiz hale getirmeye çalışıyorlar. O yüzden tüm muhalefet partilerinin bu meseleye bir demokrasi meselesi olarak bakmasını; bu mücadeleyi sadece CHP'yi savunmak değil, demokrasiyi, sandığı ve dolayısıyla milleti savunmak olarak görmelerini ve ortaya koyacakları net tavırları çok önemsiyoruz. Gösterilen dayanışmalara minnet duyuyoruz. Daha fazlası için; 'Ya hep beraber ya hiçbirimiz, kurtuluş yok tek başına' diyoruz.
Değerli arkadaşlar, bu kara düzen millete hakkını vermiyor, hep bunu konuştuk. Hakkını isteyenin de başını ezmeye çalışıyor. Günlerdir, 2026 yılında Türkiye'nin başkentindeyiz. Yani burası bir bozkırken, buraya bir Meclis Salonu, bir Büyük Millet Meclisi yapıp, 1920'de Cumhuriyeti ilan edip, 1923'te seçim getirip, demokrasi getirip... Bir tek adam milleti eziyorsa, tebaayı eziyorsa; millet heba olmasın, gerçek bir millet olsun, her bir bireyin değeri olsun, onun da hakkını bu anayasa korusun, ona göre çıkacak kanunlar ve kurumlar çalışsın diye kurulmuş bu başkentte öğretmenler geliyorlar hak aramaya. Özel okul öğretmenleri... Nasıl haklılar? Şu kadar haklılar, bu kadar haklılar!
2014 yılında bir gece yarısı oradaydım ben, salonda milletvekili olarak grup başkanvekillerimizin iki üç sıra arkasındaydım. Bakanlıktan bir önerge geldi. 'Bunun geçmesi uygun olurdu, olmazdı' derken kavga dövüş, apar topar geçirdiler. O güne kadar dünyanın en kutsal mesleğini yapan, bütün meslekleri —doktorundan mühendisine kadar— yetiştiren o öğretmenlerin, devlette çalışamayıp özel okulda çalışanlarının haklarını özel okul patronları yemesin diye bir kanun çıkmıştı. Ve demişlerdi ki eskiden: 'Özel okulda çalışan öğretmen, kamudaki denginden aşağı maaş alamaz.' O gece yarısı bir kağıt geldi, apar topar AKP oylarıyla geçti. O gün bugündür özel okullarda emek sömürüsünün daniskası yaşanıyor. Bugün özel okullarda asgari ücrete çalışan öğretmen var. Saat uygulaması olduğu için, yeterince saat derse girmediği gerekçesiyle asgari ücretin altında; 21.000 lira, 19.000 lira maaş alan öğretmen var! Öğretmenlerin sendikası buna itiraz etmeye gelmiş.
Yanlarında da yine Erdoğan'ın seçimde —hani sırf oy almak için asgari ücrete zammı söyledi ya, şimdi ise yapmıyor— hani seçimde Cumhuriyet Halk Partisi ve muhalefet partileri 'Mülakatı kaldıracağız' deyince baktı ki işler ilk turda bitmeyecek, 'Acaba ben de mi kaldırsam' diyerek 'Mülakatı kaldıracağız, mülakat bitmiştir' dediği öğretmenler var. Bunu koyan sensin! Bu yapılan, düpedüz milli irade hırsızlığıydı, milli irade yankesiciliğiydi. Milyonlarca öğretmeni düşünün... Atama bekleyen öğretmenler... Ecevit zamanında 68.000 öğretmen vardı; rahmetli Ecevit'e dönüp, 'Atamayacaksan ne okuttun be adam?' diyordu. Şimdi 1 milyon 43 bin öğretmen var atanmayan! 'Atamayacaksan ne okuttun be adam' lafı, şimdi dönüp kendisinin karşısına dikilmiştir.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Grup Başkanı Özgür Özel, partisinin TBMM’de konuştu. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na olağanüstü kurultay çağrısı yapan Özgür Özel, “Kemal Bey’i bugün bu tarihi kararı almaya, ülkeyi ve partiyi bu cenderenin içinde daha fazla tutmamaya davet ediyorum” ifadelerini kullandı.
Özel'in konuşması şöyle:
Hepiniz grubumuza hoş geldiniz. Sadece şunu söylemek isterim: Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu bu Cumhuriyet; kökleri, gövdesi ve dallarıyla dimdik ayaktadır. Büyük sıkıntılar içindeyiz ama herkes bilsin ki, bugün olduğu gibi her zaman milletin dediği olur, milletin dediği olacak.
Değerli grubumuzu, önceki dönem milletvekillerimizi, sayın bakanımızı, genel sekreterimizi, belediye başkanlarımızı, ilçe başkanlarımızı ve değerli konuklarımızı ayrı ayrı selamlıyorum. Bizleri televizyonlarından izleyenlere, radyolarından dinleyenlere Cumhuriyet Halk Partisi'nin gönülden selamlarını yolluyorum. Hepiniz hoş geldiniz, iyi ki varsınız.
Partimizi, demokrasimizi ve ülkemizin geleceğini hedef alan bütün saldırılara rağmen bugün yine milletimizle birlikte, sizlerle birlikte milletimizin meclisindeyiz. Zor zamanlardan geçiyoruz ama baskıya, zorbalığa ve karanlığa teslim olmuyor; hep beraber adım adım bu karanlık tünelin ucundaki ışığa, umuda yürümeye devam ediyoruz.
Tabii grup konuşmamda bu konunun parti içi bir mesele olmadığını; konunun bugünkü Saray rejimi ile milletin seçme ve seçilme hakkı arasında olduğunu, Tayyip Erdoğan'ın düzenini değiştirmek isteyen milletle buna direnenler arasında olduğunu, milletin değişim umudunun karşısında duranlarla milletin kendi iradesi arasında olduğunu hep söyledim. Merak edilen çok konu var, bunlara detaylıca girmeyeceğim. Ama önemli bir hafta ve önemli gelişmeler oldu. Hepsine değinirken geçen haftadan bugüne yaşadığımız bir gelişmeyi ve o konuda ne noktada olduğumuzu ifade edeyim.
Geçen hafta 74 il başkanımız; 81 ilden gelen delege imzalarımızı o illerin delegeleriyle, il başkanlarımızın olmadığı 7 ilin delegeleriyle birlikte Cumhuriyet Halk Partimizin şu an butlan (hükümsüzlük) yönetiminde olan genel merkezine götürdüler. Büyük bir özenle, büyük bir titizlikle görevlerini yerine getirdiler. Orada çok önemli, çok tarihi ve çok güçlü bir açıklama yaptılar; 1040 delegemizin iradelerini teslim eden ıslak imzaları götürdüler. İşte 'İstanbul'u düşünelim, şunu düşünelim, bunu düşünelim' derken; resmiyet kazandığını söyledikleri 833 imza teslim edildi ve o günden itibaren de kurultayı bekliyoruz.
Tabii bir tek onların kararı var: 'Bu kurultayı yapamayız, normalini yaparız. Biraz inceleriz, sonra söyleriz.' Bu tip, kamuoyunun ve partililerimizin hiç tahammül edemediği yaklaşımlar sergileniyor. Delegeyse delege, imzaysa imza! Onu alıp gereğini yapmak ve İlçe Seçim Kurulu'na bildirmek görevdir. Ondan sonrasını İlçe Seçim Kurulu söyleyecek. Ama bununla ilgili bir sürü zorluk çıkarmak esas niyetin göstergesidir. 'Hani kurultay yapabilecek olsak hemen yaparız' sözü gerçek olsa, samimi olsa derhal bu yapılır. Kurultayı yapmayan, yaptırmayan bir irade varsa ona karşı hep bir ve bütün olarak mücadele verilmesi gerekirken; birtakım bahanelerle, engellemelerle 'Efendim sorduk, kurultayı yapamıyoruz' gibi yaklaşımlarla karşı karşıyayız.
Şimdi buradan kendilerine, teslim ettiğimiz imzalarla birlikte koca bir dosya verdik. O dosyada; Türkiye'de kamu hukuku ve seçim hukuku alanında önde gelen 34 profesör ve doçentin imzası var. Aralarında Profesör Doktor Fahri Bakırcı, Metin Günday, Murat Sevinç, Fazıl Sağlam, Güçlü Akyürek, İbrahim Kaboğlu, Korkut Kanadoğlu, Necmi Yüzbaşıoğlu, Sevtap Yokuş Veznedaroğlu, Sibel İnceoğlu, Sultan Üzeltürk, Süheyl Batum, Şule Özsoy Boyunsuz ve Tolga Şirin'in de bulunduğu, yayınlandıktan sonra da bu alandaki pek çok akademisyenin 'Biz de aynı görüşleri paylaşıyoruz' dediği bir metin yayınlandı. Bu metinde; tedbir kararının kurultay yapmaya engel olmadığı, aksine hızlı bir kurultayı gerektirdiği söylendi.
Bunun üzerine özel hukuk alanında çalışan ve bu kanun yapılırken Medeni Usul Kanunu'ndaki —ki bu tedbir Medeni Kanun'un usulle ilgili kısımlarında konmuş, tarif edilmiş bir uygulamadır— bu kanun yapılırken meclise gelip yapımına katkı veren hocalarımız Hakan Pekcanıtez ve Muhammet Özekes bu konuda hakemli bir dergiye yazı yolladılar. Ayrıca resmi bir mütalaa verdiler. Bu kanunu yapanlar, oraya 'tedbir' lafını yazanlar, Medeni Kanun'a bunu ekleyenler diyorlar ki: 'Tedbir kurultaya engel değildir. Aksine sonuç doğuracak bir tedbir kararı uygulanmamalı, derhal kurultay yapılmalıdır.'
Şu an Türkiye'de aksini savunan tek bir hukukçu yok. Çıkıp da 'Hayır, bu böyle olmaz' diyen, sözüne güvenilir, bu konuda çalışmış, uluslararası alanda ya da akademide Türkiye'de kabul görmüş tek bir hoca yok bunu söyleyen. Ama maalesef buna rağmen imzaları elde tutup İlçe Seçim Kurulu'na yollayıp da 'Bakalım İlçe Seçim Kurulu ne diyor, Yüksek Seçim Kurulu ne diyor?' denmesine bile mani olmaya çalışan bir tutum var. Bu tutumu dikkatle, sabırla ve ibretle takip ediyoruz.
Ancak Türkiye'ye sandığı getirmiş partinin, son yaptığı kurultayda seçilmiş, mazbatasını almış genel başkanının, 6 yıl önceki bir seçime gidip aradaki 4 tane seçimin sonucunu saymayarak partiyi bir atama ile yönetmeye çalışmasının izah edilebilir hiçbir tarafı yok. Ve şunu söylemem lazım: 1040 delege 'kurultay yapılsın' diye imza vermiş. Bu delegeler; bizim Sayın Kılıçdaroğlu ile yarıştığımız, benim ilk turunu 682'ye karşı 664 önde tamamladığım, ikinci turda da kazandığım kurultayın delegeleridir. Bakın, çok basit bir hesap.
O basit hesabı siz vicdanlarınızda yaptınız, hemen onu alkışlıyorsunuz. Çok basit hesap: O gün Kemal Bey'e oy vermiş arkadaşlardan yaklaşık 520 tanesi şu anda 'kurultay yapılsın' diye imza vermiş durumda. Biz bu arkadaşları 6 Nisan günü çağırdık. 19 Mart darbesinden sonra laf söz ediyorlardı, 'kurultay iptal olacak' falan diye. 'Gelin, bir daha oy kullanın' dedik. O gün 1171 geçerli oyun tamamını vererek iradelerini ortaya koydular. O gün Kemal Bey salonda oturuyordu.
Bu konuda son sözüm: O kurultayın kapanışında delegenin iradesini göstermesi, oraya gelmesi, koşması ve o coşkusu karşısında, bütün salonla birlikte Kemal Bey de ayakta alkışlıyordu. Bugün geldiğimiz noktada o kurultay üstüne yapılan üç kurultay ve son kurultay; mahallelerden başlamış, ilçe ve il seçimleriyle oluşmuş yeni kurultaydır. Bu kurultayın delegelerinin seçtiği il başkanları görevdedir. Bu kongrelerin delegelerini seçtiği il başkanları görevdeyken şimdi onlar hedefte! 2023 yılından bahsetmiyoruz; 2025 yılında yepyeni bir kurultay yapıldı ve orada seçilmiş olan il başkanları görevden alınmaya kalkılıyor, orada seçilmiş olan yönetimler tasfiye edilmek isteniyor.
Hatta ve hatta en ayıbı şu: Bizim kadın kolları ilçe başkanlarımızı, il başkanlarımızı sadece kadın üyeler seçiyorlar; ayrı bir prosedürle, ayrı bir takvimle. Gençlik kollarını sadece 30 yaş altı üyeler seçiyorlar; ayrı bir prosedür, ayrı bir takvimle. Ve o seçilmiş kadın kollarının, gençlik kollarının başkanlarına erkekler atama yapıyor! 'Kadınların kendi seçtiği değil, bizim seçtiğimiz yönetecek' diye... 30 yaşın altındaki üyelerin kendi seçtikleri başkanlara; tamamı 30 yaş üstü kişilerden oluşmuş bir MYK atama yapıyor, görevden alıyor, görev teklif ediyor bazı gençlere.
O yüzden, bu ülkeye sandığı getirmiş, demokrasiyi getirmiş ve bu ülkeyi yeniden demokrasiye taşımayı vaat eden bir partinin, bu ayıptan derhal ama derhal kurtulması lazımdır.
Bunu tarihi bir çağrı olarak 2 milyon üyemiz adına, gençlerin umutları adına, bu ülkede yaşayan ve yaşamından memnun olmayıp iktidarı değiştirmek isteyen herkes adına yapıyorum. Her yönüyle hocaların görüşleriyle, delegelerin imzasıyla, sokağın öfkesiyle, inancıyla ve kararlılığıyla; ama en çok da bu partinin bir evladı olarak Kemal Bey’i bugün bu tarihi kararı almaya, ülkeyi ve partiyi bu cenderenin içinde daha fazla tutmamaya davet ediyorum.
'Zor zamanlardan geçiyoruz' dedim. Karanlığa teslim olmuyor, hep beraber adım adım bir ışığa, bir umuda doğru yürüyoruz. Bugün o ışığı bu salonda siz değerli büyüklerimin, kardeşlerimin ve evlatlarımın gözlerinde görüyorum. Ama umut sadece bu salonda değil; hatta artık umut salonlarda değil. Umut sokakta; Ankara sokaklarında, Denizli’de, Burdur’da, ilçelerde, köylerde... Umudu sokakta, pazarda, halde, tarlada, kahvehanede, emeklinin öfkesinde, esnafın sabrında, çiftçinin alın terinde ve gençlerin direncinde gördük. Kimse unutmasın ki atanmışlar kendilerini atayanlardan talimat alırlar; ama seçilmişler talimatı ve görevi milletten alırlar. Ben bugün bu kürsüye milletten; o milletin köyünden, evinden, sokağından ve kahvesinden aldığım yetkiyle geldim.
Önce Denizli’deydik. Çardak’ta bir kahvede vatandaşlarla çay içmeye girdik. Çardak’ın kadınları geldiler, kahveyi ele geçirdiler, erkekleri uzağa ittiler. 'Bu sefer de biz kahveye çıkıyoruz, Özgür'le çayı biz içeceğiz' dediler. Çardak’ta o ilk sabah çayını içerek başladık; annelerime, ablalarıma buradan bir kez daha selam olsun. Bozkurt’ta pazara girdik, neredeyse bütün Bozkurt ile kucaklaştık. Denizli’de cuma namazından çıktık; çıktığımızda avluyu ve avlunun on katı büyüklüğündeki ön meydanı on binlerle dolu bulduk. Sadece orada namaz kıldığımızı biliyorlardı ve o on binlerle birlikte Bayramyeri Meydanı’na doğru yürüdük. Baktık ki bir şey bekliyorlar, bir şey söyleyelim istiyorlar. Baktık ki ne otobüs var ne başka bir şey; orada bir bank bulduk, bankın üstüne çıktık ve milletin gönlüyle kavuştuk.
Ve ardından, Denizli'nin büyük coşkusuyla Burdur'a yolcu edildik, Burdur'a uğurlandık. Çavdır'da bir domates tarlasına vardık, Yeşilova'da kahvede oturduk; kadınlarla, işçilerle, gençlerle ve emeklilerle ayrı ayrı buluştuk. Yolculuğumuz milletin meydanlarında, milletin sokaklarında sokak sokak büyüyerek, meydan meydan büyüyerek ve kararlılıkla yürüyerek devam ediyor. Sıkıntılar büyük, tartışmalar zor; ama öyle bir yerdeyiz ki binaları, belki de imkanları geride bırakıp sokaktaki milletle kucaklaşınca oradan muazzam bir güç alıyoruz. Bugüne kadar oy veren vermeyen herkesin bu haksızlığa karşı mücadelemize gösterdiği desteği; sizlerin kararlılığını, 81 ildeki sahip çıkışı, annelerin dualarını, gençlerin gözyaşlarını, büyüklerin dirençlerini ve hep birlikte bu iktidarı değiştirme iradesini iliğimizde, kemiğimizde hissediyoruz.
Yeşilova'da da bir bank vardı, onun üzerinde konuştum. Sonra Yeşilova İlçe Başkanımız o bankı bir yere koymuş, partimizin bayrağı ile Türk bayrağımızın arasına yerleştirip fotoğrafını yollamış; 'Bak, burada kaldırdım onu' demiş. Onlara verdiğim sözü buradan milletimize tekrar ediyorum: Yeşilova'ya tekrar gideceğim ve o bankın üstüne bu kez iktidar partisinin genel başkanı olarak çıkacağım!
Denizli'de ve Burdur'da gördüğümüz şudur: Millet ağır bir ekonomik krizin girdabında sürükleniyor. Borcu borçla kapatmaya çabalıyor ama kapatamıyor. İşçi ay sonunu getiremiyor, emekli geçinemiyor, üretici kazanamıyor, tüketici pazarda filesini dolduramıyor, pazarcı sattığıyla evini geçindiremiyor. Millet bir çıkmazın, AK Parti'nin kötü yönetiminin sonucunda oluşan bir kara düzenin içine sıkışmış durumda. Millet bizden aslında kaldığımız yerden devam etmemizi istiyor.
Biz Cumhuriyet Halk Partisi grubu olarak ilan edilmiş, hazırlanmış programlarla; mayıs, haziran, temmuz ve ağustos aylarında ortak tek bir programla, eylül ve ekim aylarında ise iktidar programımızı ve vaatlerimizi anlatacağız. Çok iyi bildiğimiz bu sorunları nasıl çözeceğimizi göstermek üzere masa masa, öbek öbek, grup grup, şehir şehir; Denizli'den, Gaziantep'ten, Bursa'dan, Kocaeli'nden başlayarak 81 ilde bu ülkeyi nasıl yöneteceğimizi anlatacağız. Bu ülkeyi nasıl düze çıkaracağımızı, emeklinin yüzünü nasıl güldüreceğimizi, hem emekçinin hakkını koruyup hem de çalıştığı KOBİ'yi nasıl ayakta tutacağımızı, yeni bir kalkınmayı —mor kalkınmayı, yeşil kalkınmayı, adil kalkınmayı ve adil bölüşmeyi— konuşacağız.
Biz 'İktidar yolculuğunu, tarihin en büyük seçim maratonunu başlatmışız' derken; son 60 gün sorulan 'Sandık görevlileri var mı? İyi yazdınız mı? Sandıkları tutabilecek miyiz?' sorusuna yanıtı 2,5 yıl önceden vermişiz. 186.000 sandık görevlisini yazmışken —ki yazmak yetmez, tek tek telefonla iki kez aramışken; aramak da yetmez, 'Benim Sandığım' uygulamasını telefonlarına yükletmişken— onlara, 'Seçime kadar en az 6 kez oy kullanacağın sandığı gezeceksin; onlar seni bilecek, sen onları tanıyacaksın' demişken... Bu sene eylül ayında, mademki bu yıl seçim yok, 'varmış gibi' seçim tatbikatını hazırlamışken... Sabahın altısında bütün sandık görevlilerini o gün yapılacak seçime bugünden hazırlamak adına okulun önüne gönderip; kalkanı kalkmayanı, uyananı uyanmayanı, sandığı tutup tutmayanı şimdiden görüp tatbikatta fire vereni o gün seçim sandığına yollamayacağız diye karar vermişken... Bu yapılır mı bu partiye ya? Bu yapılır mı?
Ne partiye yapılır ne parti bunu hak eder ne de millet hak eder! Onun için hep beraber, kararlılıkla ve durmadan hem yazın hem de devamındaki bütün süreçlerde nerede ne durumdaysak, kararlılıkla millete gitme, sokağa çıkma ve bu ülkeyi nasıl yöneteceğimizi anlatma mecburiyetimiz var. Asla ve asla bundan bir adım geri durmamalıyız. Biz olmazsak bakın, yılın ortasına geldik; geçtiğimiz haftalarda yüksek tansiyonlu kürsü tartışmaları, sonra bir hafta burada meclise seyirci yasağı bilmem ne falan derken buralara geldik.
Biz olmazsak; 5 aylık enflasyonun %16,6 çıktığını, Avrupa'da birinci, dünyada ise en yüksek beşinci enflasyonun halen Türkiye'de olduğunu kim konuşacak? Avrupa'daki ve dünyadaki 100 ülkenin bir yıllık enflasyonundan fazlasının bizde bir ayda yaşandığını kim anlatacak? 28.000 lira olarak verilen asgari ücretin, verildiği günkü alım gücüyle 23.400 liraya gerilediğini, açlık sınırının 35.000 liraya çıktığını, yoksulluk sınırının 114.500 lira olduğunu, büyükşehirlerde ortalama ev kirasının 26.000 liraya çıktığını ve bu şartlarda halen daha işçiye 28.000 lira asgari ücret verildiğini ve şimdi yılın ortasına gelindiğini kim söyleyecek?
Tayyip Erdoğan'a kim söyleyecek? Son seçildiği seçimden bir ay önce, 'Eğer enflasyon tek hanenin üstündeyse, yani yüzde 10 ve üzerindeyse yılda dört ayarlama yapılabilir; martta, temmuzda, kasımda enflasyon ayarlaması yapılabilir' deyip milletten oy isteyen kendisiydi. Şimdi seçildiğinden beri yılda sadece bir kez asgari ücretin ayarlandığını, şu anda asgari ücretin alım gücünün 5.000 lira kayba uğradığını kim söyleyip ara zam taleplerini kim dile getirecek? Bugün bu ülkenin zengininin payına vergi muafiyetleri, yüksek faiz gelirleri ve alım garantileri düşerken; işçinin payına sefalet düşmektedir. Seçimden önce defalarca verilen sözler unutulmuş; millet, işçiler ve emekçiler büyük bir krizle karşı karşıya bırakılmıştır.
Brüt asgari ücret Almanya'da 2.300 Euro iken Türkiye'de 654 Euro'dur. Komşu Yunanistan'da 1.681 Euro iken bizde o maaşın neredeyse küsuratı kadardır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde asgari ücret —ki orada da sorunlar var, yetmiyor— 52.700 lirayken Türkiye'de 28.000 liradır. İşçinin insanca yaşayabilmesi için, evlatlarına bakabilmesi, karnını doyurabilmesi, kirasını ödeyebilmesi için ara zam şarttır! Önerimiz; 6 aylık enflasyon nedeniyle ortaya çıkan reel ücret kaybının telafisine yıllık enflasyonun eklenmesi ve %2,5'luk refah payının verilmesidir. En adilane şekilde, geçtiğimiz istatistiklerle 39.000 lira diye önerdiğimiz rakama bu oranlar uygulandığında —ki CHP iktidarda olsaydı elbette çok daha iyi bir noktaya yürüyecektik— bugün önerdiğimiz asgari ücretin 45.800 liraya yükseltilmesini sağlayacaktır.
Biz asgari ücret artışını önerirken hatırlayın; kesinlikle küçük esnafı, KOBİ'yi, tekstili, ev tekstilini, deri sanayisini bu asgari ücret artışıyla zor durumda bırakmamak için onlara Sosyal Güvenlik Destek Primi uygulaması getirmiştik. Asgari ücretin, işverene maliyeti 28.000 lira, çalışanın eline geçen ise 39.500 lira olacak şekilde teşvik paketini de açıklamıştık. Kaynağının tüm sosyal güvenlik sistemi içinden artacak prim ödemeleri ile nasıl karşılanacağını kalem kalem anlatmıştık. Şimdi buradan bir kez daha asgari ücrete bir ara zam yapılmasını; hiç değilse kendi verdikleri asgari ücrete ortaya çıkan enflasyonu ve refah payını ilave ederek bir ayarlama yapılması gerektiğini vurguluyorum. Bu çatı altında sadece iktidara değil, tüm siyasi partilerin milletvekillerine, görev yapan tüm milletvekillerine sahadaki asgari ücrete ara zam talebini bir kez daha hatırlatıyor ve bunu grubumuza emanet ediyorum.
AK Parti'nin kara düzeninde kimsenin huzuru kalmadı. Emeklilik artık huzurun değil, hayatta kalma mücadelesinin adı oldu. Çavdır'da domates serasına gittim, kadın işçilerle çay içiyoruz. Bir teyze 65 yaşında olduğunu, kendi bahçesinin bulunduğunu, sabah dörtte kalktığını, altıda seraya geldiğini, bir saat yol yürüdüğünü, üstüne serada 8 saat çalışıp sonra gidip tekrar kendi bahçesinde çalıştığını ve gündelik sadece 960 lira para aldığını söyledi. Bu aldığı 960 lira parayı da Antalya'da çocuklarını okutmakta ve kirasını ödemekte zorlanan kızına yolluyormuş. Şöyle anlattı: 'Eskiden büyüyüp emekli olunca çocuklar anasına babasına bakıyordu; şimdi geçinemeyen çocuklar için analar babalar emeklilikte günde iki vardiya çalışıyorlar.' Biz başka şeylerle meşgul edilmek yerine, serada çalışan o 65 yaşındaki teyzenin içinde bulunduğu zorlukları çözmek üzere gayret göstermek mecburiyetindeyiz. Bunu çözmeyenleri gönderip o teyzenin, kızının ve torununun umudu olduğumuzu; bizden başka bir umudun olmadığını da hatırlamak durumundayız.
Bu sözler, seradaki o diyaloglar hafızamızdayken geçen hafta meydanlarda da üç büyük emekli örgütü bir araya geldi. Maaşların insanca bir seviyeye çekilmesi için talepte bulundular. İnsan söylemeye utanıyor; emekli örgütleri çıkmış, hepimizin vefa göstermesi gereken, elleri nasırlaşmış, dirsekleri çürümüş, gözlük camları büyümüş o emeklilerin temsilcileri hak aramak için 'insanca ücret' istiyorlar. 'İnsanca ücret...' Bu cümlenin içindeki ayıbı, bu cümlenin içindeki utancı hiçbirimizin yüreği kaldırmıyor. 5 ayda, 20.000 liralık bir alım gücünü kutu kolayı ezer gibi ezip bütün emeklileri dibe doğru yaslıyorlar. Her seferinde biraz daha, biraz daha... Ortalaması 23.000 lira olan emekli maaşlarına, 8 yıldır ilk kez bu bayram ikramiyelerinde zam yapmadılar. Ve AKP geldiğinde en düşük emekli maaşı 8 çeyrek altın alırken, şimdi 2 çeyrek altın düzeyine indi. İlk verilen bayram ikramiyesi bir kurbanlık koç satın alabilirken, şimdi o koçun bir budunu satın alamaz durumda. Ve verdikleri 4.000 liraya zam yapmamayı iki bayram öncesinde de göze aldılar, emeklileri bununla baş başa bıraktılar. Öyle bir noktadayız ki hani kurbanlık falan deyince eskiden 7 kişi bir olup danaya girerlerdi; şimdi 5 emekli bir olup yoksulluktan kurtulamıyor memlekette! 5 emekli maaşlarını birleştiriyor, yine de yoksulluk sınırından kurtulamıyor. Ancak 6 emekli bir araya gelirse yoksulluk sınırının üzerine çıkabiliyor.
Eskinin orta direği kalmadı, orta direk artık yoksul. Eskinin yoksulları ise artık deyim yerindeyse sürünüyorlar; derin yoksulluk deniyor onların durumuna. 114.500 lira yoksulluk sınırı var; yani sokakta gördüğün 100 kişiden 95'ini yoksullaştırdılar. 114.500 lira gelirin yoksa yoksulsun bu memlekette. Maaşların düşüklüğü yetmezmiş gibi devlet memurları, beyaz yakalılar, mühendisler, kıdemli mavi yakalılar... Diyelim ki 70.000 lira maaş alabilen birisi —ki 28.000 liradan bakınca büyük maaş gibi duruyor ama yoksulluk sınırının %40 altında, yoksulluk sınırının ancak %60'ını alıyor— kendisine verilen bu maaşın 3 tanesini gelir vergisi olarak devlete geri ödüyor. Yani eskiden insanlar, 'Ya maaşım düşük ama yılda 4 sefer ikramiyem var, toplamda 16 maaş alacağım' derdi. Şimdi böyle bir şey kalmadığı gibi maaş zaten düşük, üstüne bir de 3 maaşı AK Parti'nin kara düzeni vergi olarak geri alıyor. 70.000 lira maaş alandan yıllık 215.000 lira vergi kesiliyor. Böyle bir düzenle karşı karşıyayız. Memlekette vergi düzeni yok, vergi soygunu var! Bunu ısrarla anlatmak, bıkmadan anlatmak lazım; böyle bir düzen olmaz.
Devlet 100 lira vergi topluyorsa bunun 64 lirasını zengin-fakir ayırmayan dolaylı vergilerle topluyor. Yani elektrik, su, telefon, benzin, çocuk ayakkabısı, ceket, süt... Zengin de alsa aynı vergiyi veriyor, fakir de alsa aynı vergiyi veriyor; bu dolaylı vergilerin oranı %64! Bunun üstüne %25 gelir vergisi ekleniyor; nereden alınıyor bu? Maaşlardan kesiliyor ya da bankadaki paraya ödenen faizden kesiliyor. Topladık mı, etti %89! Kalan %11 ise Kurumlar Vergisi; o koca koca firmaların, ihracatçıların, büyük gelirlerin vergisi. Orada da kazanamayana bir şey demiyoruz ama kazananın, kar edenin vereceği vergiyi bir yıl önceden planlıyor, bir yıl önceden bütçeye koyuyor, sonra da %11'lik o vergiyi ya affediyor ya da hiç almıyor. Vergi vermesi gerekenlerin %11, esas vergi yükünü taşımaması gerekenlerin %89 vergi verdiği bir düzende yaşıyoruz ve bu düzen sürsün diye çabalıyorlar. Bu düzeni değiştiren, bu düzene çomak sokan, itiraz eden ve 'Tepetaklak yapacağız' diyen Cumhuriyet Halk Partisi'ne de işte bu yüzden operasyon yapıyorlar.
Namusuma, şerefime söylüyorum; bu mesele Kemal Bey ile benim aramda değildir. Butlancılarla seçilmişler arasında da değildir. Bu mesele, seradaki teyze ile Tayyip Erdoğan'ın arasındadır. En önemlisi; hani bunlar diyorlardı ya, 'Bayramdan önce vurur, bayramda durulur, bayramdan sonra butlan yönetimi yola koyulur' diye... Ne oldu? Hep birlikte direndik, kararlılığımızı gösterdik ve mücadelemizi sürdürüyoruz.
Burada bizim esas meselemiz, seçilmeden orada bulunanlarla değil; onları oraya yetkilendirip kendilerince usulsüzce, hukuksuzca bu mücadeleyi kesmeye ve bu mücadeleyi durdurmaya çalışanlardır. Onları esas durduracak olan ise bizim kararlılığımız, fikri takibimiz ve bu yöntemle bizden kurtulamayacaklarını, aksine çok daha kararlı, azimli ve güçlü olacağımızı görmeleridir. Onun için AKP'ye şu kadarını söyleyeyim: 'Ne olursa olsun her hafta bu millete, gençlere AKP'nin maliyetini açıklayacağım' dedim. akpden.com diye bir site kurduk, sultancılar el koydular. Sonra ikincisini kurduk, o da butlancıların orada kaldı. Yeni sitemizin adı: akpden.net. Net söylüyorum, net: akpden.net! Bunlar bizi hiç tanımamış. Sanıyorlar ki durdurabilirler, sanıyorlar ki yıldırabilirler. Biz bu millet arkamızda oldukça, bu partinin ruhu damarlarımızda oldukça, bu mücadele sürdükçe durmayacağız, durmayacağız! Çok teşekkür ederim, canımsınız.
Şimdi hep ne diyoruz? Eskiden iki memur evlenirse 5 yıla bir araba alıyorlardı, 10 yıla bir ev... Bir memur tek başına ise emekli ikramiyesi ile ev alıyordu; ev alamasa araba alıyordu. Şimdi babadan, anadan miras kalmadıysa ya da Milli Piyango'dan çıkmadıysa —ki çıkmıyor— ev almak da mümkün değil, araba almak da. Ama ayağını yerden kesmenin, işe hızla yetişmenin zaruri olduğu durumlar var. Kuryelerin sayısı 1 milyonu geçti; maalesef kendi motorunu kendi alıyor esnaf, dev şirketlerin emrinde çalışıyor gencecik kurye arkadaşlarımız. Bağ bahçeye traktörle gidip dünya kadar mazot yakmamak için traktörü orada bırakıp, motorun yanında mazot taşıyan çiftçiler var. Ekonomi yapmaya çalışan herkes için motor bir ihtiyaçtır.
Bu motorun fiyatı 316 bin lira. akpden.net sitesinde sepete ekleye basıyorsun; fiyatı 316 bin lira. Parayı verdin ama devlet diyor ki: 'Bu motora 117 bin lira ÖTV (Özel Tüketim Vergisi), 86 bin lira da KDV alırım; toplam 204 bin lira da bana verirsin.' 316 bin lira olan motor, böylece 520 bin lira olur. akpden.net sakinleri... Bu motoru almak isteyen herkese —ki bunun ikinci eline de bu fiyatlar otomatikman yansıyor— 316 bin liralık fiyatın nasıl 520 bin liraya çıktığını gösterip, aradaki 204 bin liranın 'AKP'yi iktidarda tutma vergisi' olduğunu hatırlatmak isterim.
Bu arada akpden.net sitesine girdiğinizde; sultancıların elinde kalan akpden.com’daki oyun konsolunun, 44 bin liralık o konsolun nasıl 76 bin liraya çıktığını göreceksiniz. Sultancıların elinde kalan 1.2 milyon liralık aracın vatandaşa 7 milyon liraya mal oluşunu ve maalesef butlan yönetiminin bulunduğu binada kalan akpden.com’un ardından, yeni sitemiz akpden.net’te aslında 65 bin lira olması gereken cep telefonunun nasıl 133 bin lira olduğunu gençlerimiz akpden.net sitesinden takip etmeye devam edebilirler.
Bu ülkede; yola, köprüye, tünele geçiş garantisi var. Yani onu yapıp da 30 yıl içinde çekilecek olana devletten geçiş garantisi var; havaalanı var, uçuş garantisi var; devletten hastane yapılıyor, hasta garantisi var. Ama işçiye, emekliye gelince bu devletten geçim garantisi yok! İktidarımızda, en önemli vaadimizi söylüyorum —ki altı her türlü doldurulur— bizim halk iktidarımızda zengine geçiş garantisi, uçuş garantisi, hasta garantisi, yatış garantisi ve her birine geleceklerinin garantisi değil; emekliye ve emekçiye geçim garantisi için önce seçim garantisini getireceğiz.
Seçim garantisi! Herkes şunu bilsin ki, buradan ilan ederek söylüyorum: Seçim garantisi olmadan geçim garantisi olmayacak. Seçimi garanti altına almadan geçimi garanti altına alamayız. Hepimizin geleceğinin kurtulması, sandığın kurulmasına bağlıdır. İçinde bulunduğumuz günler, AK Parti ile beraber %30'un üzerinde oy alan iki partiden birinin durumunu gösteriyor. Diğer siyasi partilerin hepsinin emeği, seçmeni, oyu, gayreti bu ülke için çok değerli; onların duruşu her şeyden değerlidir. Ama %30'larda olan iki partiden birini adaysızlaştırıp, kurumsuzlaştırıp, lidersizleştirip seçimi seçeneksiz hale getirmeye çalışıyorlar. O yüzden tüm muhalefet partilerinin bu meseleye bir demokrasi meselesi olarak bakmasını; bu mücadeleyi sadece CHP'yi savunmak değil, demokrasiyi, sandığı ve dolayısıyla milleti savunmak olarak görmelerini ve ortaya koyacakları net tavırları çok önemsiyoruz. Gösterilen dayanışmalara minnet duyuyoruz. Daha fazlası için; 'Ya hep beraber ya hiçbirimiz, kurtuluş yok tek başına' diyoruz.
Değerli arkadaşlar, bu kara düzen millete hakkını vermiyor, hep bunu konuştuk. Hakkını isteyenin de başını ezmeye çalışıyor. Günlerdir, 2026 yılında Türkiye'nin başkentindeyiz. Yani burası bir bozkırken, buraya bir Meclis Salonu, bir Büyük Millet Meclisi yapıp, 1920'de Cumhuriyeti ilan edip, 1923'te seçim getirip, demokrasi getirip... Bir tek adam milleti eziyorsa, tebaayı eziyorsa; millet heba olmasın, gerçek bir millet olsun, her bir bireyin değeri olsun, onun da hakkını bu anayasa korusun, ona göre çıkacak kanunlar ve kurumlar çalışsın diye kurulmuş bu başkentte öğretmenler geliyorlar hak aramaya. Özel okul öğretmenleri... Nasıl haklılar? Şu kadar haklılar, bu kadar haklılar!
2014 yılında bir gece yarısı oradaydım ben, salonda milletvekili olarak grup başkanvekillerimizin iki üç sıra arkasındaydım. Bakanlıktan bir önerge geldi. 'Bunun geçmesi uygun olurdu, olmazdı' derken kavga dövüş, apar topar geçirdiler. O güne kadar dünyanın en kutsal mesleğini yapan, bütün meslekleri —doktorundan mühendisine kadar— yetiştiren o öğretmenlerin, devlette çalışamayıp özel okulda çalışanlarının haklarını özel okul patronları yemesin diye bir kanun çıkmıştı. Ve demişlerdi ki eskiden: 'Özel okulda çalışan öğretmen, kamudaki denginden aşağı maaş alamaz.' O gece yarısı bir kağıt geldi, apar topar AKP oylarıyla geçti. O gün bugündür özel okullarda emek sömürüsünün daniskası yaşanıyor. Bugün özel okullarda asgari ücrete çalışan öğretmen var. Saat uygulaması olduğu için, yeterince saat derse girmediği gerekçesiyle asgari ücretin altında; 21.000 lira, 19.000 lira maaş alan öğretmen var! Öğretmenlerin sendikası buna itiraz etmeye gelmiş.
Yanlarında da yine Erdoğan'ın seçimde —hani sırf oy almak için asgari ücrete zammı söyledi ya, şimdi ise yapmıyor— hani seçimde Cumhuriyet Halk Partisi ve muhalefet partileri 'Mülakatı kaldıracağız' deyince baktı ki işler ilk turda bitmeyecek, 'Acaba ben de mi kaldırsam' diyerek 'Mülakatı kaldıracağız, mülakat bitmiştir' dediği öğretmenler var. Bunu koyan sensin! Bu yapılan, düpedüz milli irade hırsızlığıydı, milli irade yankesiciliğiydi. Milyonlarca öğretmeni düşünün... Atama bekleyen öğretmenler... Ecevit zamanında 68.000 öğretmen vardı; rahmetli Ecevit'e dönüp, 'Atamayacaksan ne okuttun be adam?' diyordu. Şimdi 1 milyon 43 bin öğretmen var atanmayan! 'Atamayacaksan ne okuttun be adam' lafı, şimdi dönüp kendisinin karşısına dikilmiştir.
İşte bu öğretmenleri kandırdı; 'mülakat olmayacak' dedi ama mülakat yaptılar. Öyle dandik, yalan yanlış, apar topar bir iş yaptılar ki her şeyiyle el dezenformasyonuna döndü. Başka heyet kurdular; kimi dedi ki 'Hemşehrilerime 5 puan veriyorum, buradan bizimkiler yerleşsin', kimi normal oynadı. Birçok öğretmene hak ettiği not verilmediği için, mülakat yapılmasa en tepelere yerleşecek 1600'ün üzerinde öğretmen yanlış mülakat notlarıyla dışarıda kaldı. Bunlar da kalktılar; kendileri, her görüşten anneleri, babaları ve henüz 8 aylık bebeleriyle Ankara'ya geldiler. 'Sendikayla bir yürüyelim' diyorlar. İnanılmaz bir şey! Demokrasi olsun diye kurulmuş bu şehirde, 105-106 yıl sonra öğretmene gaz sıkıyorlar, öğretmene ters kelepçe yapıyorlar, gözaltına alıyorlar.
Öğretmenler 9 gündür açlık grevine başladı. 'Parka gideceğim' diyor, götürmüyorlar; 'Yolda yürüyeceğim' diyor, izin vermiyorlar; 'Bakanlığa gideceğim' diyor, engelliyorlar. Amerika'da, o beğenmediğin Trump'ın Beyaz Saray'ının karşısında günde 6-7 kere protesto ediyorlar. Almanya'da eylem yapmak isteyenler için alanlar var; İngiltere'de 10 Numara'nın (Başbakanlık Konutu) önüne gidersin, pankartını açarsın, sözünü söylersin. Ya senin neyin var da bu kadar haksızlığa uğramış öğretmeni kendi binasından bile çıkarmıyorsun?
Gittim, gördüm. Binanın kapısında; bir yanda erkek berberi, bir yanda cep telefonu satıcısı var. Onların kapısının önündeki o daracık yere sıkıştırmışlar öğretmenleri; etrafına da polis arabalarını çekmişler. 'Çıkacağım' diyene ters kelepçe, 'Yürüyeceğim' diyene biber gazı... Ondan sonra bir de şimdi karar almışlar: 'Efendim NATO var, şu kadar gün gösteri yasak, şu kadar gün bilmem ne...' Ya sen NATO'nun olmadığı gün de insanları canından bezdirdin! Sen öğretmenlere utanmadan yasak tarif ediyorsun millete.
Buradan bütün milletimize sesleniyorum: Her birimizi teker teker eziyorlar. Bugün bu öğretmenlerin mücadelesine sahip çıkmazsak, yarın senin evladının bir başka mücadelesinde yalnız kalınca, bir başkası bir başka yerde yalnız bırakılacak. En sonunda hep onlar kazanacak, hep millet ezilecek. Bu oyunu tersine çevirecek bir tane güç var; o da milletin kendisidir. Öğretmenlerinize sahip çıkın!
Değerli arkadaşlar, bugüne kadar 33 Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanına operasyon yaptılar. Bunlardan 3 tanesi; yereldeki erken bilgiler, hukukçularımızın verdiği mütalaalar sonucunda partimiz tarafından da savunulacak ya da siyasi bir tarafının olmadığı değerlendirilerek işlem yapıldı ve partimizden ayrıldılar. Şu anda 24 belediye başkanımız hapishanede tutuklu. Bu arkadaşlarımızın hapishanede tutuklandığı süreç; ilk önce İstanbul'da Tayyip Erdoğan'ın bertaraf etmek istediği herkesi, Sırrı Süreyya Önder'den Grup Yorum'a, Canan Kaftancıoğlu'ndan her siyasi davaya kadar kapsayan hukuksuz kararlarla başladı. Bu hukuk tanımayan kararları Anayasa Mahkemesi'nce oy birliğiyle bozulan birinin, önce ödüllendirilip Bakan Yardımcısı yapılması, sonra da İstanbul'a Başsavcı olarak yollanmasıyla bu süreç hız kazandı. Yoksa böyle bir kariyer yolculuğu yok; anayasaya da aykırıdır, siyasi birinin başsavcı yapılması kabul edilemez. Gittiği gün başladı Cumhuriyet Halk Partili belediyelere ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'na bir şekilde kara sürmenin, onlara operasyon yapıp içeri atmanın hesabına girmeye.
Normalde belediyelerin nasıl denetleneceği bellidir. Diyorlar ya, '550 tane AKP'li belediyeye de biz soruşturma izni verdik' diye; ama bir tane AKP'li belediyeye sabah operasyonu yok, gözaltı yok, tutuklama yok, uzun yargılama ya da tutuklu yargılama yok! Onlarda hiçbir şey yok ama Cumhuriyet Halk Partisi'nden 24 belediye başkanımız hâlâ hapiste. Normalde belediye nasıl soruşturulur? Gidilir, istenir, incelenir. Denetçiler tarafından hata görülürse sorulur, yanıtı alınır. Düzelmeyecek bir hataysa suç duyurusunda bulunulur; onun için de soruşturma izni istenir, bakanlık verirse soruşturulur. Yani delilden suça, o suçtan da o suçu işleyen faile gidilir. Bu yöntemle bir delil, bir kanıt, bir suç varsa ve fail cezalandırılacaksa kimsenin arkasında durmayız.
Ancak şimdiki sistem, belediye denetimi ile ilgili bütün kanunları bir yana bırakıp önce belediye başkanını göze kestiriyor. Yani önce suçlu bulunuyor, suçlu ilan ediliyor; sonra o suçlu ilan edilmek istenen kişiye delil aranmaya başlanıyor. Bunun için o kişinin belediyesiyle iş yapan herkesin dosyaları isteniyor; o dosyalardan o iş insanları malıyla, mülküyle ve özgürlüğüyle tehdit ediliyor. Konuşma sırasında anlamayan anlasın diye içeri atılıyor. İçeride süreci biraz uzatan, Türkiye'nin dört bir yanında sürgüne yollanıyor. Sonra yanına birtakım avukatlar geliyor ve 'Çıkacaksan savcının istediği gibi ifade vereceksin' diyor. Hatta savcıya mesaj yazıyorlar; 'Salı günü şunu getiriyorum saat 11'de, çarşamba günü bununla geleceğim' diye... O özel avukatla ifadeye gidiliyor, belediye başkanına iftira atılıyor; o iftiraya uygun ifade alınınca da kişi salınıyor, malı mülkü iade ediliyor. İşte böyle bir sistem yürüyor! Aksini iddia eden varsa çıksın karşımıza, anlatalım, konuşalım. Bu sistemde ihbar değil suç, suçlu değil hedef vardır. Hedefteki kişiye isnat edilecek suç için delil aranması, delil devşirilmesi ve delil yaratılması gündemdedir. İşte o yüzden bugün sayısı 24'e çıkan belediye başkanlarımız tutukludur. Onlara yeni iftiralar attırılması için dünya kadar arkadaşımıza zulmedilmekte, bundan sonrası için de bu tip hazırlıklar yapılmaktadır.
Öyle bir noktadayız ki bunlar yaşanırken, 'Bu sadece bize dair bir şey, CHP'li belediyelerde bir şey oluyor' diye düşünenlere şunu hatırlatırım: Konuşmasından dolayı hükümeti eleştiriyor diye insanları alıp içeride tutarak zulmediyorlar. Yurt dışındaki 78 ülkeye ihracat yapan bir iş insanına yurt dışı çıkış yasağı koydular, bir diğerine ev hapsi verdiler. Nerede AK Parti yandaşı olmayan bir sanatçı varsa bir şey uydurup hepsini topluyorlar; 'uyuşturucu kullanıyor' diye yaftalayıp, 15 gün sonra 'bir şey çıkmadı' diyorlar. Millet yirmisinde de, yirmisinde de gerçeği gördü. Sanatçıları ve gazetecileri sindirmek için alıp içeride tutuyorlar. YouTuber'ları aylarca içeride yatırıp sonra 'Pardon' deyip bırakıyorlar.
Geçtiğimiz hafta bütün tavukçulara birden kayyum atadılar, hepsine kayyum atadılar! İşin garibi, partiyi kurarken Tayyip Bey'in evinde ağırladığı adama bile kayyum atadılar. Tabii bir döşeğin kırk yıl, bir bardak çayın, kahvenin kırk yıl hatırı var; o yüzden bizimkiler gibi aylarca kalmadılar. Üç dört gün sonra o kişi çıktı, ardından şirketi iade edildi. Ama artık hukuk sadece birinin elinde ve 'Her şeyi ben yapıyorum, iktidarda kalmak için her şeyi yaparım, ben sınırsız yetkilerle donatıldım' diyen birilerinin gözü dönmüş durumda! Öyle ki 20.000 öğrenciyi okulsuz bırakıp, velilerin tepkisinden sonra bir gecede 'Pardon' deyip üniversiteyi geri veriyorlar. 20.000 öğrencinin bir gecede okulunu elinden alıyorlar. Burada olan tek bir şey var, o da şu: İktidarı kaybedeceğini anlayanların hukuku bir sopaya çevirip muhalifleri, itiraz edenleri, iş insanlarını ve önüne gelen herkesi tehdit ettiği yeni bir düzen, yeni bir düzlemdeyiz.
Kendi mal varlıklarını açıklamayanlar, buradan defalarca getirdiğimiz siyasi ahlak yasasına 'Hayır' diyenler, 'Siyasetin finansmanı şeffaf olmasın' diyenler; illerde '%10'cu, %20'ci' diye anılanlardır. Bunların sistemi 'Onu kendine, onu başka yere' diye işler. Bütün şehirlerin bildiği, açılışına gidilecek yere bile bunun için bir bedel söyleyenler... Ayakkabı kutularını görenler, önce 'FETÖ koydu' diyenler, sonra o parayı faiziyle geri isteyenler... 'Sıfırladın mı?' telefonları çıkınca 'FETÖ'cüler hukuksuz kaydetti' diyenler; şimdi gelmişler, birden kendilerini FETÖ şampuanıyla yıkamışlar, aklamışlar, paklamışlar ve önüne gelene 'FETÖ'cü' diyorlar! Pırıl pırıl insanlara 'hırsız, yolsuz' diyorlar; oradan tutturamazsa 'ajan', oradan tutturamazsa bilmem ne... Öyle bir noktadayız ki bunların bu milleti çok küçümsediklerinin, bu milletin ferasetini hafife aldıklarının görülmesi gerekir. Esas gücü yıllar önce milletten aldıklarını, gitgide bu gücü pekiştirdikçe milleti unuttuklarını bu milletin unutmaması ve hatırlatması lazım.
Onun için bütün vatandaşlarımıza açık açık şunu söylemek isterim: Biz büyük zorlukların içindeyiz. Kimi arkadaşımız 16 aydır hapiste; evlatlarından, yakınlarından, sevdiklerinden uzak bir taraflarda çile dolduruyor. Bütün çalışanların yüreği ağzında; anneler, babalar her telefona 'Benim evladıma bir şey mi oldu?' diye bakıyorlar. Ama işin öbür tarafında, buna 'Sadece CHP'ye yapıyorlar' diye bakmamak lazım. Özel okul öğretmenine de hakkını arayan işçiye de umudunu kaybetmiş gence de doğrusunu yazan, söyleyen gazeteciye de aydınlara da bu sopayı gösteriyorlar. Bu sopaya karşı ne benim gücüm yeter, ne partinin gücü yeter ne de tek tek birimizin gücü yeter. Ama millet bir olursa, birbirinin davasına sahip çıkarsa, çağrıldığında çağrıldığı yere gider tavrını koyarsa, milletin karşısında dayanacak hiçbir güç yoktur!
Örgütlü tüm yapılar maalesef hedeftedir. Cumhuriyetten önce kurulmuş olan Cumhuriyet Halk Partisi hedeftedir; maalesef sarayın atamasıyla, sarayın planınca işgal altındadır. Ve Erol Bakanın (Erol Tuncer) burada, 9 Eylül 1923'te kurulan partiyi darbeciler kapatmıştı; 9 Eylül 1992'de Erol Tuncer ve arkadaşları tekrar açtılar. Şimdi saray darbesiyle parti fiilen kapanmıştır. CHP'lilerin seçtikleri değil, AKP'nin talimatıyla bir yargıcın atadıkları partidedir. Bu partiyi öyle ya da böyle bir kez daha alacağız, açacağız ve biz bu partiyi hep birlikte iktidar yapacağız! Bunun için geliyorum. Partide büyük bir mücadele veriyoruz, sonuna kadar direneceğiz. Gerekirse yeniden kuracağız, yeniden açacağız ama eninde sonunda iktidara kavuşacağız. Hep beraber yürümeye var mısınız? Yürüyelim arkadaşlar!




