Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından yaşanan gelişmelere ilişkin TBMM Genel Kurulu’nda bilgilendirme yaptı.
İran’a yönelik saldırıların ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) kapalı oturum gerçekleştirildi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in milletvekillerine bilgi verdiği toplantıya basın mensupları alınmadı ve Meclis’te geniş güvenlik önlemleri uygulandı.
Kapalı oturum başlamadan önce Genel Kurul salonu milletvekilleri dışındaki tüm kişilerden boşaltıldı. Salonda yalnızca yeminli stenograflar ile sağır ve dilsiz kavaslar görev yaptı. Toplantı süresince Meclis’in tüm kapıları kilitlenirken, basın koridorunda Genel Kurul’a yakın odalar da kapatıldı.
10 yıl devlet sırrı sayılacak
Fidan ve Güler’in bilgilendirme yaptığı kapalı oturumda aktarılan bilgiler devlet sırrı kapsamında değerlendiriliyor. Bu nedenle toplantıya ilişkin tutanakların en az 10 yıl boyunca kamuoyuna açıklanmaması öngörülüyor.
Oturum tutanakları toplantının ardından bir zarfa konulacak, görevli kâtip üyeler tarafından mumla mühürlenecek ve TBMM arşivinde saklanacak. Kapalı oturumda dile getirilen tüm bilgiler devlet sırrı kabul edilirken, toplantıya katılan milletvekillerinin de görüşmeye dair açıklama yapmaları yasaklanıyor.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, konuşmasının ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’i Genel Kurul salonuna davet etti. Kurtulmuş’un, milletvekilleri dışındaki dinleyiciler ve görevlilerin salondan ayrılması yönündeki uyarısının ardından salon tamamen boşaltılarak kapalı oturuma geçildi.
Öte yandan Genel Kurul'un açılışında konuşan TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, özetle şunları söyledi:
"Büyük trajedinin yeni halkaları"
"Gazze’de devam eden katliamların, açlığın, kuşatmanın ve sistematik yıkımın yol açtığı insani felaket tüm ağırlığıyla sürerken şimdi İran'da hayatını kaybeden sivillerin acısı ile Lübnan’da derinleşen kayıplar büyük trajedinin yeni halkaları olarak önümüzde durmaktadır. Gazze'de toprağa düşen masumların acısıyla İran'da ve Lübnan’da hayatını kaybeden insanların acısı arasında bir fark yoktur. Her biri aynı hoyratlığın, pervasızlığın ve hukuk tanımaz zihniyetin birbirine eklenen neticeleridir. Gazze’de çocukların acısına, İran'da okulda katledilen çocukların acısı eklenmiştir. Bölgemize dair yapılan değerlendirmelerde mevcut tablonun parçalar halinde değil, bütünlük içerisinde ele alınması gereklidir. Gazze’de yaşananları Suriye'den, Suriye'de yaşananları İran'dan bağımsız, İran'da yaşananları Lübnan'dan kopuk, Lübnan’daki sarsıntıyı da Yemen'den, Somali’den ve hatta bölgesel güvenlik denkleminden ayrı değerlendirmek mümkün değildir.
"İsrail bölgesel gerilimin artırıyor"
Bizim milletçe sahip olduğumuz ahlaki ve siyasi duruş açıktır. Bizim medeniyet birikimimiz, tarih şuurumuz ve millet vasfımız zulüm karşısında sözü eğip bükmeyi değil, hakkı açık biçimde ifade etmeyi gerekli kılar. Zalime zalim demek, haksıza haksız demek ve saldırgana saldırgan demek ahlaki berraklığın ifadesidir. Asıl böyle dönemlerde konuşmak vicdan iyi bir sorumluluktur. Suskunluk, sadece tarafsızlık gibi gösterilmek istense de nice zaman suskunluk, zulmün en konforlu sığınağına dönüşmektedir. Türkiye Cumhuriyeti böyle zamanlarda susamaz, Gazi Meclisimiz böyle zamanlarda susamaz. Bugün İsrail yönetiminin izlediği saldırgan çizginin bölgesel gelirimin en belirleyici unsuru olduğu açıktır.
"Irak örneği hala hafızalarımızda"
Diplomatik kapasitemiz, güvenlik altyapımız ve bölgesel temaslarımızla hadiseleri çok boyutlu biçimde değerlendirirken, gereken tedbirlerin zamanında alan ve barışı savunurken caydırıcılığını da muhafaza eden bir ülke olarak hareket etmeye devam edeceğiz. Ayrıca hepimiz biliyoruz ki son dönemde İran'a saldırılar için ortaya atılan gerekçelerin önemli bir bölümü dünya kamuoyunun hafızasında canlı hatıraları gündeme getirmektedir. Nükleer silah tehdidi bahanesiyle yürütülen propaganda daha önce başka coğrafyalarda da kullanılmış, sonrasında algı operasyonlarının bir sonucu olduğu ortaya çıkmıştı. Irak örneği hala hafızalarımızdadır. Kitle imha silahları iddiasıyla başlatılan müdahalenin nasıl büyük bir yıkım, parçalanma ve istikrarsızlık ürettiği bugün herkesin malumudur. Dolayısıyla bir ülkeye yönelik güç kullanımını meşrulaştırmak için bu tür söylemlerin tekrar devreye sokulması uluslararası toplumu ikna etmekten ziyade, geçmişin yanlışlarını yeniden üretmektedir. Oysa gerçek bir müzakere zemini kurulduğunda denetim, şeffaflık ve karşılıklı güven arttırıcı adımlar, silahlardan arındırma yönünde ilerleme sağlanması bakımından fevkalade önemlidir. İşte diplomasi bunun için vardır. İşte bugün dünya kamuoyunun görmesi gereken temel mesele de budur. Diplomasi yürürlükteyken saldırının devreye sokulması, niyetin barış değil, yıkım olduğunun açık bir göstergesidir. Böyle bir yaklaşım bundan sonra kurulacak her türlü müzakere zeminin güvenilirliğini de zedelemektedir.
"Siviller hedef alınmaktadır"
Bugün uluslararası sistemde yaşanan aşınma fiili çatışmalarla da sınırlı değildir. Uluslararası sistemde gerçek bir sistem sorunuyla karşı karşıyayız. Kavramlar üzerinde de ciddi bir tahribat yapılmaktadır. Ateşkes denilmekte fakat bombardıman sürdürülmektedir. Barış denilmekte ama abluka derinleştirilmektedir. Güvenlik denilmekte fakat siviller hedef alınmaktadır. İnsani hassasiyetler denilmekte, yardımlar engellenmektedir. Bu durum açıkçası siyasi manipülasyon düzenidir. İlkelere dayalı düzenin zayıfladığı yerde savaş ile saldırı, savunma ile yayılmacılık, güvenlik ile tahakküm arasındaki sınırlar bilinçli bir şekilde muğlak hale getirilmektedir. Böyle bir ortamda barışın tesisi de ateşkesin inşası da elbette zorlaşmaktadır. Hukuki ve ahlaki referanslar aşındırıldığında geriye sadece güç ilişkileri kalmaktadır. Dünya kamuoyunun kaostan kurtulmamasını isteyenler, bu belirsizlikten ve kavramsal kargaşadan beslenmektedirler. Meselelerin çözümsüz kalması bazı çevreler için stratejik bir araç haline getirilmiştir."




