Süreç kapsamında Meclis'te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, 21. toplantısını, Meclis Tören Salonu'nda TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş başkanlığında gerçekleştirdi.

Ortak rapor komisyonda 47 kabul, 2 red ve 1 çekimser oyla kabul edildi. Rapora TİP ve EMEP ret oyu verirken CHP İstanbul Milletvekili Türkan Elçi çekimser kaldı.

“Anayasaya uymayanların dilek ve temennilerine karnımız tok”

Türkiye İşçi Partisi (TİP), rapora neden red oyu verdiklerine ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi;

“Raporda söylenmeyeni hakikatin en yalın haliyle biz dile getirelim: Türkiye’de Kürt Meselesi vardır. Bu hakikati inkâr ederek, bastırarak, kriminalize ederek ülkeyi on yıllardır çözümsüzlüğe mahkûm eden siyasi akıl bugün de karşımıza bu yakıcı soruna çözüm aradığını iddia eden bir metinle çıktı.

Yıllardır söylediğimiz gibi böylesi tarihsel bir meselenin çözümü; birbirinden kopuk, göstermelik adımlarla değil, bütünlüklü, tutarlı ve samimi bir siyasi iradeyle mümkündü. Bugün burada oylamaya açılacak bu raporla birlikte gördük ki bir kez daha böyle bir irade ortaya konulmamış.

60 sayfalık ortak 'süreç' raporu 47 oyla kabul edildi
60 sayfalık ortak 'süreç' raporu 47 oyla kabul edildi
İçeriği Görüntüle

Bu rapor, Komisyon’un baştan itibaren katılımcılığı tasfiye ederek demokratik mekanizmaları işletmeyen sorunlu kurgusundan, siyaseti dar bir koridora hapseden tutumundan, siyasi iktidarın bilinçli biçimde atmadığı güven arttırıcı adımlardan ve metnin içeriğine sinmiş güvenlikçi zihniyetten bağımsız ele alınamaz. Raporun bizimle birlikte grubu olmayan partilere, pazartesi akşamı son anda sunulması dahi dayatmacılık içeren bir "oldu bitti" operasyonudur. Bu koşullarda Komisyon’un kamusal meşruiyet ve toplumsal rıza üretememesi şaşırtıcı değil, kaçınılmazdır.

Komisyon’un kuruluşunda adının “barış, demokrasi ve eşit yurttaşlık” olması yönündeki talebimiz, bir kelime tartışması değil, yön tayiniydi. Bu ısrarımız Komisyon’a duyduğumuz inanç ve siyasi iktidara duyduğumuz bir güvenin değil; kalıcı barışın bu ülkenin en yakıcı ihtiyacı olduğuna dair sorumluluk bilincimizin sonucuydu. Ancak iktidar, daha baştan barış kavramından dahi ürkerek, süreci “Terörsüz Türkiye” başlığına hapsederek meseleyi yine güvenlikçi bir tahkimatın malzemesi haline getirdi.

Terör kavramı ile Kürt Meselesi’ni eşitleyen bir yaklaşımı esas alan ve bilindik ezberleri ifade etmenin ötesine geçemeyen raporun tümüne sirayet eden dil ve üslup bir sorun olmasının çok daha ötesinde bir ruh olarak meselenin çözümü için elverişli bir zemin sunmanın uzağındadır.

“Kürt Meselesi” demeyen, sorunun adını koymaya dahi cesaret edemeyen bir metnin çözüm üretmesi zaten mümkün olmaz. Kürt Meselesi’nin tarihsel, siyasal ve toplumsal köklerini ele almak yerine, meseleyi “terör” kavramına indirgemek; devletin yıllardır tekrar ettiği ezberi yeniden yazmaktan başka bir şey değil. Metnin satır aralarına serpiştirilen “sadece güvenlik meselesi değildir” cümleleri ise içi boş bir demagojiden ibaret. Rapor, güçlü ve bağlayıcı çözüm önerileri sunmak yerine yuvarlak ifadelerle temel talepleri savuşturan, siyasi iktidarı övgüyle selamlayan bir metne dönüşmüştür. Kürt Meselesi’nedair tek bir somut tespit ve yapısal çözüm içermeden, kanuni düzenleme gerektirmeyen temennilerle sona ermektedir. Bu metin, bir çözüm programı değil; siyasi sorumluluktan kaçış belgesidir. Somut demokratik adımları yok sayan, önerileri budayan, meseleyi yeniden güvenlik ve terör eksenine sıkıştıran, bunları gizlemek için de dilek ve temenniler içeren bölümler ekleyen bir yaklaşım çözüm değil, statükonun tahkimidir.

Raporun “Demokratikleşme” başlığı altında yer alan “dilek ve temennilerin” bazıları siyasal iktidarın demokratik normları referans almasıyla, yargının siyasal iktidarın kuklası değil hukuk normlarının uygulayıcısı olarak mevcut anayasa ve kanunlara dahi uyma iradesi göstermesiyle derhal çözülebilecek nitelikteyken, Meclis iradesini taşıdığını söyleyen bir komisyonun bunları bir “öneri metni” haline getirmesi başlı başına bir siyasal iflastır. Büyük bir utanç vesikasıdır. TBMM, bir kez daha anayasa ve kanunların varlığını inkar ederek, anayasa ve kanunlara aykırı davrananlar hakkında adım atması gerekirken anayasa ve kanunların uygulanması konusunda tavsiye kararı önerisinde bulunmaktadır. Kendi yasama fonksiyonunu hiçe sayan bu tutumun bir TBMM işlemi haline getirilmesi asla kabul edilemez.

Anayasa’da bağlayıcı olduğu açıkça yazılı olan Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına rağmen tek bir somut adım atılmamıştır. AİHM kararlarının Avrupa Konseyine üye ülkelerce icra edilme oranı ortalama yüzde 79 iken, Türkiye'de bu oran yüzde 91" diyorsunuz. Yalnızca bireysel bir hak ihlalini değil, yapısal ve sistematik bir sorunu ortaya koyan ve devletin mevzuat veya yargı pratiğinde köklü reformlar yapmasını gerektiren kararlar diye bilinen ve asıl belirleyici olan öncü kararlar bakımından bu oranın yalnızca yüzde 68 olduğunu da belirtelim. Adaletsizliğin, hukuksuzluğun üzerini sayılarla örtmekten vazgeçin. İhtiyaç olanın sayılar değil, adalettir. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Tayfun Kahraman ve Can Atalay hakkında verilen kararların gereğini yerine getirmek için yeni düzenlemelere, dilek ve temennilere değil, hukuka uymaya ihtiyaç var.

Hatay halkının oylarıyla seçilen Can Atalay’ın milletvekilliğine ilişkin düşürme işlemi AYM tarafından “yok hükmünde” sayılmasına rağmen hukuksuz işlem ortadan kaldırılmamıştır. Vekilliğin düşme durumu AYM’ce ortadan kaldırılmışken, hukukun ayaklar altına alındığı oturumu bu komisyonun da başkanlığını yapan Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un yönettiğini de hatırlatalım. AYM kararına rağmen Can Atalay’ın milletvekilliğini düşürenler bugün hukukun uygulanmasını tavsiye eden bir metne imza atmaya kalkıyor. Bu, kendi varlık nedenini inkâr eden bir yasama pratiğidir. Anayasa’yı uygulamayanların, anayasanın uygulanmasına dair tavsiye kararı üretmesi hukukla alay etmektir. Eğer hukuka dönmekte ve önerdiğiniz demokratikleşme adımlarında samimiyseniz Hatay milletvekilimiz Can Atalay’la ilgili AYM kararını uygulayın. Meclis Başkanı’nın yetkisinde ve bir imzasıyla gerçekleşecek olan Meclis kütüğüne kaydı yapılsın.

Ülkeyi demokratik normlardan uzaklaştıran, bilinçli bir tercihle hukuksuzluğu sürdürmekte ısrar eden siyasi iktidarın tercihi ve talimatıyla kayyım atanan belediyelerde seçilmiş başkanların göreve döndürülmemesi, Barış Akademisyenleri’nin görevlerine iade edilmemesi bu raporun “barış” iddiasını boşa düşürmektedir. Tutukluluğu bir cezalandırma aracına dönüştüren, AYM ve AİHM kararlarını uygulamamakta direnen Akın Gürlek’in hukukun tabutuna çivi çakmaktaki becerisi ve sadakati nedeniyle ödüllendirilerek Adalet Bakanı yapılması bile bu sürecin hangi zihniyetle yürütüldüğünü açıkça göstermektedir.

Böylesi tarihsel bir meselede dahi hukuku askıya alan bir yaklaşım, sorunun çözümüne değil, derinleşmesine hizmet eder. Meseleyi terör ve güvenlik eksenine indirgeyen, barış demekten imtina eden bir anlayışın barışı inşa etmesi zaten beklenemezdi. Öyle de oldu. Tüm bu nedenlerle Komisyon raporuna hayır oyu vereceğimizi açıkça ilan ediyoruz. Barış umudunu zedeleyen bu sürecin asli sorumluluğu, Komisyon’un demokratik bir zeminde çalışmasını engelleyen Cumhur İttifakı’na ve TBMM Başkanı’na aittir. Bizler biliyoruz ki Kürt sorununun çözümü; inkârda, güvenlikçi politikada ve hukuksuzlukta değil barışta, demokraside ve eşit yurttaşlıkta ısrardadır. Bu ülkenin tüm yurttaşlarının eşit, özgür ve adil bir ülkede yaşayacağı gerçek bir demokratik düzen kurulana dek bu ısrarımızdan vazgeçmeyeceğiz.

Muhabir: Kadir Gürhan