İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasına ilişkin, "Cumhurbaşkanı adayı olduğunu açıklamasaydı muhtemelen bu davalara muhatap olmazdı. Belki de şu an görevinin başında olurdu. Adil yargılama konusunda, kamuoyundaki birçok kimse gibi ben de vicdanen tatmin olmuş değilim." yorumunu yapan Çelik, diploma iptal davasıyla ilgili, "Diplomasının otuz küsur yıl sonra iptal edilmesi, utanç duyulması gereken bir durumdur." değerlendirmesini yaptı.
Çelik, Medyascope’tan Emir Berke Yaşar'a verdiği röportajda, AK Parti'nin kuruluş ilkelerinden uzaklaştığını belirterek, "Üzülerek ifade etmeliyim ki, AK Parti’nin kendini restore etme gibi bir ihtimal yok. Çünkü AK Parti, bir kadro hareketi olmaktan çıkıp tek adam partisine dönüşmüş durumda. Başlangıçta partinin kurmay kadrosunda bulunan insanların yüzde doksanı zaman içinde tasfiye edildi. Parti’yi kurduğumuz zaman lideri, 'eşitler arasında birinci' diye tanımlamıştık. Dünyanın en yüksek tepesi Everest Tepesi’dir ama Everest oradaki varlığını ve duruşunu Himalaya Dağları’na borçludur. Himalayalar olmazsa Everest de orada olmazdı." diye konuştu.
"AK Parti’nin programı, son derece çoğulcu ve demokratik bir programdır. Ancak on yıldan fazla bir süredir bu program adeta rafa kalkmış durumda. Kuruluşta milletin partisi olarak kurulan parti, şu anda devlet partisi görünümündedir. Parti devletleşmiş, ne yazık ki devlet de partileşmiş durumdadır." ifadelerini kullanan Çelik, "Bugüne kadar parti içinden 'fabrika ayarlarına dönün' diyen herkese 'Ne demek fabrika ayarları?' diye itiraz edilmektedir. Fabrika ayarları, partinin programıdır. Uygulanmayan bir program ölü metinler mezarlığıdır." dedi.
AK Parti’nin dönüşümünün Gezi Parkı ile başladığını ifade eden Çelik, "AK Parti’nin kendisi olmaktan çıkmasının başlangıcı Gezi Olayları’dır. O günden sonra özgürlük-güvenlik dengesi kayboldu. Özgürlükler, güvenlikçi kaygı ve politikalara kurban edildi. 2010 yılındaki Anayasa değişikliği çok iyi niyetlerle yapıldı. Ancak uygulamada denge ve denetim mekanizmaları ortadan kaldırılınca, siyasetin şeffaflığı ve hesap verebilirliği de ortadan kalktı. Partinin kendisini restore etmesi hem ülkede hem de partide gerçek anlamda demokratikleşme anlamına gelir ki, o da mevcut yapının işine gelmez." değerlendirmesini yaptı.
"AK Parti, kurulduğundan beri ilk defa anketlerde yüzde 30’un altına inmiş gibi görünüyor"
"1977’den sonra ilk kez CHP’nin 1.parti olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce CHP’nin yıllar sonra 1.parti olmasının sebepleri nelerdir?" sorusuna yanıt veren Çelik, şunları söyledi:
"Bizim ülkemizde iktidara gelen veya iktidarını sürdüren partiler, kendileri çok iyi olduğu için değil; rakipleri ve muhatapları kötü olduğu için başarı elde ediyorlar. Bizde 'körler memleketine şaşılar padişah olur' diye bir atasözü vardır. CHP, halka ümit ve güven verdiği için değil, AK Parti kötü yönetmeye başladığı için seçmen oraya yönelmeye başladı.
Yani tercih, Ali sevgisinden değil, Muaviye nefretinden kaynaklanıyor. Mesela İstanbul belediye seçimlerinde insanlar, 'kim seçilsin' duygusundan ziyade 'kim kaybetsin' duygusuyla oy kullandı.
Merhum Ecevit’in 1977’de CHP’yi birinci parti yapmasının arka planında da, Milliyetçi Cephe hükümetlerinin yamalı bohça gibi yapısı, partizanlığın insanları çileden çıkarması ve sokakların kan gölüne dönüşmüş olması vardı.
Merhum Ecevit liderliğinde DSP, MHP ve ANAP ortaklığı ile kurulan 57. Hükûmet ülkeyi iflasın eşiğine getirdiği için AK Parti girdiği ilk seçimde tek başına iktidar oldu. Şayet 2000- 2001 yıllarındaki ekonomik krizler olmasaydı, AK Parti, çok donanımlı bir kadroya sahip olmasına rağmen tek başına iktidara gelemezdi. AK Parti, kurulduğundan beri ilk defa anketlerde yüzde 30’un altına inmiş gibi görünüyor."
"Güç zehirlenmesi, özgüven patlaması, yoksulluk, yasaklar..."
"Bir dönem seçimlerde tek başına yüzde 50 oy alan AKP, son yerel seçimlerde yüzde 35 oy aldı. AKP’nin zaman içindeki bu oy kaybının nasıl değerlendiriyorsunuz. Sizce nedenleri nelerdir?" sorusuna Çelik, "Güç zehirlenmesi, özgüven patlaması, yoksulluk, yasaklar ve yolsuzlukların ortadan kaldırılması konusundaki başarısızlık, bölgesel, etnik ve dini milliyetçilik yapılmayacağına dair taahhüdün unutulması, hem bölgeciliğin, hem etnik milliyetçiliğin hem de dini milliyetçiliğin başını alıp gitmesi, başta MHP ile ortaklık olmak üzere Kürt seçmeninin rahatsız eden tercihlerin her geçen gün artması, adaletin ayaklar altında olması, ehliyet ve liyakatin kaybolması, geçmişte hükümete en büyük sükseyi yaptıran eğitim ve sağlık alanlarında ciddi anlamda geriye gidişlerin olması, ekonomi yönetiminin niteliksizliği, gelir dağılımındaki adaletsizliğin had safhaya ulaşması, devletin israfın zirvesinde olması, vatandaş sefaletle boğuşurken iktidarın lüksü, debdebeyi ve şatafatı “itibar” olarak görmesi, kamu çalışanları ve emeklilerin hayat pahalılığı altında inim inim inlemesi, işsiz milyonların gayrimemnun olması, özellikle genç ve üniversite mezunu insanların işsizlikten dolayı bunalıma girmesi, tarım kesimindeki üreticinin emeğinin karşılığını alamaması gibi elli tane sebep sayabilirim." dedi.
"İmamoğlu, Cumhurbaşkanı adayı olduğunu açıklamasaydı muhtemelen bu davalara muhatap olmazdı"
Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasıyla ilgili de yorum yapan Çelik, "Adaletin terazisi şaştı mı, toplumda doğru hiçbir şey kalmaz. İmamoğlu’nun da başkasının da suç işleme imtiyazı yoktur. Hukuk, suç işleyen herkesin yakasına yapışır. Ancak İmamoğlu’nun yargılanmasında hem usulle ilgili, hem de esasla ilgili birçok sıkıntı var. Ben davanın ne savcısı ne de hâkimiyim. Günün sonunda ben vicdanen İmamoğlu’nun ekibiyle birlikte yolsuzluk yaptığına, suç işlediğine kani olursam aldığı cezaya “oh olsun” derim. Peki ya günün sonunda beraat ederse, bu yaşanan rezillikleri nereye koyacağız? İstanbul gibi bir metropolün belediye başkanı, iddialara dayalı olarak tutuklu yargılanmamalıydı. Gizli tanıklar, aleyhte delil oluşturma çabaları, davanın sürüncemede bırakılması ve daha birçok yönden bu dava sıkıntılıdır. Sayın İmamoğlu, Cumhurbaşkanı adayı olduğunu açıklamasaydı muhtemelen bu davalara muhatap olmazdı. Belki de şu an görevinin başında olurdu. Adil yargılama konusunda, kamuoyundaki birçok kimse gibi ben de vicdanen tatmin olmuş değilim." diye konuştu.
"Diplomasının iptal edilmesi utanç duyulması gereken bir durum"
Diploma iptaline ilişkin Çelik, "Hele diplomasının otuz küsur yıl sonra iptal edilmesi, utanç duyulması gereken bir durumdur. Türkiye’de üniversite camiasının muktedirler karşısındaki zilleti bugüne mahsus değildir. 60 darbesini alkışlayan, neredeyse Cemal Gürsel’in elini öpecek olan İstanbul Üniversitesi’nin o zamanki, üstelik hukuk profesörü olan Rektörü Sıddık Sami Onar’ın duruşu ile İstanbul Üniversitesi’nin diploma iptaline imza atan mevcut rektörünün duruşu arasında ilkesel olarak bir fark yoktur. Sayın Erdoğan’ın belediye başkanlığını düşürüp onu cezaevine gönderen yargı anlayışı ile bugünkü arasında da prensipte bir fark yoktur. Güç kimdeyse, yargı ve üniversite ona mı çalışacak? Biz yıllar yılı 'Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü' dedik. Bugün yaşananlar, tam da üstünlerin hukukunun işlediğini gösteriyor. Hukuk, siyasetin enstrümanı hâline geldi mi, orada tuz kokmuş demektir." yorumunu yaptı.
Çelik, "Militan Kemalist yargı, bizim yani —AK Parti hükümetlerinin— burnundan getirdi. AK Parti’nin kapatılması girişimi dâhil, o günkü yargı vesayetçi güçlerin emrindeydi. Biz muktedir olunca öyle bir yargı anlayışı yerleştirmeliydik ki herkes 'işte adalet budur' demeliydi. Öyle mi yaptık? Tabii ki yapmadık… Yargı bir gücün emrine girdi mi, artık adaletin gücünden söz edemezsiniz. Adaletin gücü yoksa orada gücün adaleti devrededir. Gücün adaleti ise her zaman zalimdir." diye konuştu.
"MHP, hangi merkez parti ile ittifak kurmuşsa o partiye çok büyük zararlar vermiştir"
"Sizce AKP’nin MHP ile ittifak yapması doğru muydu?" sorusuna Çelik şöyle yanıt verdi:
"Ben buna her zaman karşı oldum. AK Parti’nin sadece MHP ile değil, DEM Parti ile ittifak kurmasına da karşıydım. Din üzerinden ve etnisite üzerinden siyaset yapmayı her zaman tehlikeli bulmuşumdur. AK Parti, her bölgeden ve her etnik unsurdan homojen bir biçimde oy alıyordu. 2010’lu yılların başında bu konular gündeme geldikçe, MKYK’da, MYK’da —ki ben o zaman parti sözcüsüyüm— Türkçü siyasetle yakınlaşmamız hâlinde Kürtleri; Kürtçü siyasetle yakınlaşmamız hâlinde ise Türkleri kaybedeceğimizi hep söyledim.
MHP, hangi merkez parti ile ittifak kurmuşsa kendisi avantajlı çıkmış, günün sonunda ise o partiye çok büyük zararlar vermiştir.
Bugün MHP, Cumhur İttifakı içinde ama hükümetin içinde değil. Herkesin bildiği bir şey var ki MHP, sorumluluk yüklenmeden her türlü etkinliği ve yetkinliği kullanıyor. MHP, özgül ağırlığıyla şu anda devlette ciddi anlamda söz sahibidir.
AK Parti, MHP ile ittifak kurduğundan beri, bu kadar kötü bir muhalefet olmasına rağmen, sürekli oy kaybediyor.
MHP’yi hep Arapça ismi 'aşeka' (aşk kelimesi buradan türetilmiştir) olan sarmaşığa benzetiyorum. Aşeka, kendisi büyürken sarıldığı diğer bitkileri kurutur."
"Madem ki Türk ile Kürt kardeştir, kardeşlik hukuku neyi gerektiriyorsa onu yapmalıyız"
Suriye'deki gelişmelere ilişkin de konuşan Çelik, "Türkiye’de başlatılmış bir 'Terörsüz Türkiye' süreci var. Devlet, Parlamento, PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan’la görüşüp konuşuyor. Ancak ne gariptir ki, PKK’nın uzantısı olduğu ifade edilen SDG, YPG, PYD ile görüşmeyiz diyoruz. Türkiye, Suriye’de bir tarafa ilan-ı aşk ederken, diğer tarafa aleni düşmanlık yaparak orada arabulucu olamaz. Türkiye’de terörle mücadele esnasında binlerce sivil ve masum insanın zarar gördüğünü ve mağdur edildiğini sağır sultan bile biliyor. Aynı şeyin Suriye’de de olmasına müsaade edilmemelidir. Benim bu konudaki insani duruşum budur. Madem ki Türk ile Kürt kardeştir, kardeşlik hukuku neyi gerektiriyorsa onu yapmalıyız." dedi.
Çelik, "Suriye’deki Kürtler, Türkiye’deki Kürtlerin akrabalarıdır. Unutmayalım ki Misak-ı Millî sınırları, bugün Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı ve Rojava olarak adlandırılan Kuzey Suriye’yi de kapsıyordu. Türkiye-Suriye sınırı, Sykes-Picot denen aşağılık planının bir sonucudur. Aşiretin yarısı burada, yarısı orada kalmış. Bu tarihî gerçeği göz ardı etmemeliyiz. Dolayısıyla devletimiz bu bölge ile ilgili politikalar yaparken, Türkiye’deki Kürtlerle, Suriye’deki Kürtler arasındaki duygudaşlığı göz ardı etmemelidir. Bir yandan iç bünyeyi tahkim etmekten söz ederken, diğer yandan içeride yeni arızaların çıkmasına meydan vermemeliyiz." ifadelerini kullandı.
"Bu başkanlık sistemi, bize mahsus bir garabettir"
Çelik, "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sizce AKP’yi güçlendirdi mi yoksa AKP’yi de tüketen bir yapı mı oldu? Genel bağlamda Başkanlık sistemi sizce Türkiye için nasıl sonuçlara yol açtı?" sorusunu şöyle yanıtladı:
"Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi denen yapı, Türkiye’nin derdine deva olamamıştır. Bu sisteme geçildikten sonra başta hukuk devleti, adalet, demokratik standartlar, insan hakları, fikir özgürlüğü, basın özgürlüğü, şeffaflık ve hesap verilebilirlik olmak üzere her alanda katbekat geriye gidilmiştir.
Ekonominin durumu zaten içler acısı. Bu sisteme geçildikten sonra tek bir göstergede bile bir iyileşmeden söz edilemez.
Bu sisteme güya siyasî istikrar için gidildi. Sözüm ona Türkiye, bölük pörçük koalisyonların kucağına düşmeyecekti. Hani nerede?
Parlamenter sistemde koalisyonlar seçimden sonra kurulurdu; şimdi seçimden önce kuruluyor. AK Parti, MHP, YRP, HÜDAPAR, BBP, DSP’den oluşan garip bir koalisyon var şimdi. Koalisyonun başında Sayın Erdoğan var ama koalisyonun ruhu MHP’ye teslim.
Bu başkanlık sistemi, bize mahsus bir garabettir.
Başkanlık sistemi bu değil. Amerika Birleşik Devletleri’nde devlet başkan, bir ülkeye büyükelçi atayacağı zaman adaylar bir yığın aşama ve elemeden geçiyor. Buralardan geçebilirse başkan atamayı yapıyor.
Bizde bütün büyükelçiler, rektörler, bütün üst düzey bürokratlar tek imza ile atanıyor. Hakkâri Millî Eğitim Müdürü’nü de Hatay Tarım İl Müdürü’nü de Yozgat Kültür ve Turizm İl Müdürünü de Sayın Cumhurbaşkanı tek imza ile atıyor. Eskiden “üçlü kararname” diye bir uygulama vardı. Bakan, çalışacağı bürokratı belirler; kararnameyi imzalayıp Başbakan’a arz eder, Başbakan da uygun görürse Cumhurbaşkanı’nın onayına sunardı.
Bu kadar yetki ve sorumluluk bir insana yüklenmemeli. Yüklenirse ne olur? Bizdeki gibi devlet işlemez hâle gelir."
"AK Parti’nin şimdiki siyaset dilini, kutuplaştırıcı görüyorum"
"Açıkçası AK Parti’nin şimdiki siyaset dilini, kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı ve gerginliği tırmandırıcı bir dil olarak görüyorum." diye konuşan Çelik, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Benim Parti sözcüsü olduğum dönemde, koordine ettiğim bir “ortak söylem” grubu vardı. Bu toplantılara benimle birlikte Genel Merkez’den Siyasî ve Hukukî İşler Başkanı, Hükümet Sözcüsü, nöbetçi grup başkanvekili ve gündemdeki konuya göre ilgili bakan veya bakanlar katılırdı. Ben gündemi önceden belirliyordum ve başlıkları teker teker masaya yatırıp söylenmesi gerekenleri, söylenmemesi gerekenleri belirliyorduk. Sayın Başbakan’la da bazen yüz yüze, bazen telefonla görüşerek ortak bir söylem ve tavır belirliyorduk. Dikkat ederseniz, o dönem, partide bir kakofoni yoktu.
İktidar, bir sorumluluk makamıdır. Herkesin söylemde yanlış yapma lüksü var ama sizin yoktur. Muhalefetin dilinin temiz olduğunu iddia etmiyorum. Muhalefetin de dili temiz değil ama bu konudaki iklimi oluşturacak olan iktidardır. Sayın Cumhurbaşkanı isterse, bir hafta içinde Türkiye’de pırıl pırıl bir siyaset dili oluşur.
Siyasette nezaket, zarafet, barış içinde yarış artık hayal oldu. Siyasi partiler birbirinin düşmanı değil rakibidir. Bizde ne yazık ki siyaset, rekabet zemininde değil, husumet zemininde yapılıyor."



