Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Konuşmada iktidarın tarım politikalarını eleştiren Hatimoğulları, çiftçilerin artan maliyetler nedeniyle üretimden çekildiğini söyleyerek, mera alanlarının sanayiye açılmasına da tepki gösterdi. Hatimoğulları, "Çiftçinin kuyudan su alımını engellemek için, inanmayacaksınız ama elektrik direklerini söküyor. Toprağını sulayamayan çiftçi toprağından kopuyor" dedi.
Hatimoğulları'nın konuşmasından satır başları şöyle:
Güvenlik tartışmalarının böylesine silaha kilitlendiği bir haftada Türkiye, kendi yakın tarihinin en ağır yüzleşme günlerini art arda yaşadı. Dün Zilan Katliamı'nın 96. yılıydı. Bugün 14 Temmuz; Amed Zindanı Direnişi'nin yıl dönümü. Geçen hafta ise PKK'nin silahları yaktığı 11 Temmuz'un 1. yılını geride bıraktık. Bu tarihler birbirlerinden bağımsız değil. Hepsi aynı meseleye işaret ediyor. İnkâr ile demokrasiyi, çatışmayla barış arasındaki yüzyıllık mücadeleyi anlatıyor. Zilan Deresi'nde binlerce Kürt; kadın, çocuk, yaşlı demeden katledildi. Yalnızca canlar alınmadı. Bir halkın hafızası yok edilmek istendi. Aradan 96 yıl geçti ama hâlâ gerçekler açığa çıkarılmadı. Bir yüzleşme sağlanmadı. Adalet yerini zaten hiç bulmadı. Yıllar sonra aynı inkârcı anlayış Diyarbakır Cezaevi'nde işkenceyle sürdü. Ama orada tarihe kazınan yalnızca zulüm olmadı. Kemal Pirlerin, Hayri Durmuşların, Akif Yılmazların, Ali Çiçeklerin öncülüğünde yükselen 14 Temmuz Direnişi, insan onurunun en ağır baskı altında bile teslim alınamayacağını gösterdi.
"Kalıcı bir çözümün zemini hukuk olmalı ve teminatı da yasa olmalı"
Ben buradan Zilan'da yitirdiklerimizi, 14 Temmuz'da direnerek hayatını kaybeden bütün devrimcileri ve yurtseverleri saygıyla, minnetle anıyorum. Değerli Türkiye yurttaşları, 11 Temmuz'da Süleymaniye'de silahlar yakıldı. Ve Türkiye'de kalıcı barışı konuşmak için gerçekten tarihî bir fırsat doğdu. O ateş, siyasetin, diyaloğun, demokratik çözüm iradesinin önünü aydınlattı. Tarih bazen bir kareye sığar. İşte o karelerden birine biz Süleymaniye'de, geçtiğimiz sene 11 Temmuz'da tanıklık ettik. Ve şimdi sıra bu süreci hukuka, Meclis iradesine, kalıcı barışın güvencesi olacak yasal zemine dönüştürmekte. Defalarca söyledik; barış tek başına silahların susması değildir. Hukuku kurdukça barış gerçekten barış olur. 22 Ekim girişiminde ve 27 Şubat'taki tarihî çağrıdan bu yana söylenen temel söz hiç değişmedi: Hukuk. Kalıcı bir çözümün zemini hukuk olmalı ve teminatı da yasa olmalı.
“Bu yaz mevsimini heba etmeyelim, Temmuzda çerçeve yasayı çıkaralım”
Bu yüzden kamuoyunun büyük bir merakla beklediği çerçeve yasa artık çıkmalı. Yüzyıllık bir meseleyi tek bir yasayla çözemeyeceğimizin hepimiz farkındayız. Ama ilk düğmeyi doğru iliklemek zorundayız. Çünkü yanlış iliklenen ilk düğme, geri kalan her düğmeyi yanlış hâle getirir. Bu yaz mevsimini heba etmeyelim. Temmuzda çerçeve yasayı çıkaralım. 1 Ekim'de Meclis açıldığında bu kök yasayı güçlendirecek, demokratik özgürlüklerin önünü açacak düzenlemeleri bir bir hayata geçirelim. Farklı düşündüğümüz noktalar olabilir. Bunları müzakereyle ve ortak akılla pekâlâ çözebiliriz. İşte tam burada siyaset kurumunun tamamına, ülkemizin yüklemiş olduğu görev ve sorumluluklar gereği herkese çok büyük ve acil görevler düşüyor. Kimse kendi sorumluluğundan kaçmamalı, kimse izleyici pozisyonunda olmamalı.
Dört temel başlığı açıkladı
DEM Parti olarak dört temel başlığın artık ertelenemeyeceğini düşünüyoruz. Bu başlıklarımız sırasıyla şöyle:
Birincisi, kapsayıcı bir kök yasa. Barışın hukuku, tarafların iradesini ve muhataplığını tanıyan bir zeminde kurulmalıdır. "O gelir, bu gelmez" tartışması olmamalı. Kategoriler olmamalı. Barışın kapısından herkes tereddüt etmeden rahatlıkla geçebilmeli. İkincisi, Meclis Komisyonu'nun raporlarında da yer aldığı gibi kayyım anlayışı son bulmalı. AİHM ve AYM kararları uygulanmalı ve seçilmiş irade tam anlamıyla güvence altına alınmalı. Üçüncüsü, demokratik siyasetin önündeki engeller kaldırılmalı. Adliye koridorlarıyla, cezaevleriyle değil, siyasetle konuşan bir Türkiye'ye dönüşülmeli. İnsanın varlığı ve barış içindeki ortak yaşam gerçekten son derece önemli görülmeli ve bunu merkezimize alarak çalışmaları yürütmeliyiz. Dördüncüsü, Sayın Abdullah Öcalan'ın iletişim ve çalışma koşullarının demokratik çözümün ihtiyaçlarına uygun, özgür bir biçimde düzenlenmesi.
"Kürtlerin kimlikleriyle yaşama ve örgütlenme hakları vardır”
Biliyoruz, yaklaşık 50 yıldır devam eden savaş ve çatışmalar sürecinde herkesin yüreğinde derin bir yara var. Şimdi bu yaraları derinleştirme değil, iyileştirme zamanı. Sayın Öcalan, Türkiye çözümünden ve bu yaraları iyileştirmekten yanadır. Ortak yaşamdan yanadır ve özgür çalışabilirse bu yaraları sarma konusunda çok önemli bir rol üstlenecektir. Toplumla rahatça konuşabilen, düşüncelerini özgürce paylaşabilen, çözüm perspektifini anlatabilen bir Öcalan, Kürt halkının ve tüm Türkiye'nin önünü açar. Bu sürecin muhataplarına sesleniyorum. Hiçbir çözüm sürecinde yüzde 100 bir mutabakat olmaz. Olmasını da bekleyemeyiz zaten.
Ama hepimizin üzerinde birleşmesi gereken bir tek ilke var. Sorunlar konuşularak, diyalogla, müzakereyle ve buna uygun olarak atılacak somut adımlarla ve pratikle çözülür. Ekranlarda, kürsülerde, siyasetin kendi dilinde hâlâ ötekileştirici, hâlâ kışkırtıcı bir üslup var. Hakir gören, çözümsüzlüğü dayatan bir dil var. Bu, barış üretmez. Bu, mevcudu sürdürür sadece. Bizse barışı üretecek bir dille konuşmak zorundayız. Bu dili herkes böyle kurmak durumunda. Bakın, ülkenin 86 milyon yurttaşı kimliğiyle, diliyle, inancıyla, kültürüyle eşit ve onurlu bir yaşam hakkına sahip olmalı. Kürtlerin kimlikleriyle yaşama ve örgütlenme hakları vardır.
"'Hele bekleyelim bakalım ne olacak' diyen pozisyondan çıkmalıyız"
Ve buradan iktidara sesleniyoruz. PKK'nin aldığı tarihî kararların sonuçlarını hayata geçirecek bir hukuk için elinizi çabuk tutun. Barışın gerektirdiği siyasi cesareti gösterin, yasayı daraltmayın, daha fazla ertelemeyin ve bu özel düzenlemeyi bir oldu bittiye getirmeyin. Buradan yine muhalefete sesleniyoruz. Barış hiçbir partinin mülkü değildir. Demokrasiye inanan herkesin ama herkesin ortak sorumluluğudur. Bu mesele başka bir bahara ertelendikçe Kürt meselesi büyümüyor; Türkiye'nin demokrasi sorunu derinleşiyor, büyüyor ve demokrasi açığı daha da artıyor. Sivil topluma, emekçilere, emeklilere, kadınlara, gençlere, gazetecilere, aydınlara, yazarlara, sanatçılara ve inanç topluluklarına seslenmek istiyorum. Barış sadece Kürtlerin meselesi değildir. Türkiye halklarının, Orta Doğu'nun savaştan yorulmuş olan bu coğrafyasının tamamının ortak sorunudur. Bu konuda bizler sadece izleyen, "Hele bekleyelim bakalım ne olacak." diyen pozisyondan çıkmalıyız. Barışı hep birlikte daha güçlü sahiplenmeliyiz. Barışı daha güçlü sahiplenmeliyiz ki bu iktidar ve devlet daha çok adım atsın.
"O ateşten geriye sadece kül kalmasın"
11 Temmuz'da silahlar yakıldı. O ateşten geriye sadece kül kalmasın. O ateşten hukuk doğsun, kardeşlik doğsun, barış doğsun, ortak yaşam doğsun. Kürt halkı, Türk halkı, Araplar, Ezidiler, Ermeniler, Hristiyanlar, Sünniler, Aleviler, Müslümanlar; ez cümle burada sayamadığım bütün farklı halklar ve inançlar olarak 86 milyon yurttaşımızın kendini özgürce, gururla ve büyük bir mutlulukla bu ülkede yaşayabileceği bir atmosferi hep beraber oluşturalım. Bunun koşulları hazır. Bu koşulların ilerletilmesi, bunun için de adım atılması lazım. Gelin, bu aşamada sürecin hukuki zemine kavuşmasının gecikmesine son verelim.
Bakın, bu süreçte yaşanabilecek gecikmelerden kaynaklanan tıkanıklıklar karşısında, "Bu yasayı başka bahara da bırakırsak bir şey olmaz." diyen anlayış ve iktidar, ortaya çıkabilecek siyasi sorumluluğu halka anlatmak zorundadır. İktidar, atamadığı her adımın gerekçesini topluma açıklamakla yükümlüdür. DEM Parti olarak dün olduğu gibi bugün de barışın toplumsallaşması için daha fazla çalışacağız. Büyük bir sabırla, kararlılıkla ve dirayetle, barış etrafında kenetlenerek bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Çünkü biz barışa yürekten inanıyoruz. Çünkü biz, Türkiye'de Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesinin koşullarının fazlasıyla olgunlaştığının farkındayız.
Bunun mevcut devlet ve iktidar anlayışı tarafından da böyle görülmesi gerektiğinin altını bir kez daha çiziyoruz. Daha çok kan akmasın. Daha fazla anneler ağlamasın. Daha fazla bu topraklara kan karışmasın. Orta Doğu coğrafyası, sahip olduğu petrol zenginliklerinden çok daha fazla insan kanına tanıklık etti. Artık yeter. Artık yeter. Barışı tesis etmek için ortada bir engel yok. Artık sözden ve niyetten çıkıp pratik adımlar atılmalı. Meclis bu dönemde kapanmadan mutlaka ve mutlaka, bir saat dahi beklemeksizin, üzerinde mutabık kalınacak bir çerçeve yasa parlamentoya gelmeli."





