Hakkında yürütülen "yolsuzluk" soruşturmasının ardından "siyasal casusluk" iddiasıyla ikinci kez tutuklanan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, davanın duruşmasında savunma yaptı. İmamoğlu, savunmasında devlet ciddiyeti, yargı bağımsızlığı ve MİT ile mahkeme arasındaki yazışmalara değindi.

Casusluk davasında hakim karşısına çıkan Ekrem İmamoğlu, savunmasında yargı sürecine tepki göstererek, "Yüce Türk yargısını bu duruma düşürenleri muhatap almıyorum, onu ifade edeyim. Aziz milletimizin bu yaşananları çok net gördüğünü, duyduğunu ve kanaat getirdiğini, sonuçta benim de onların kararına emanet olduğumu buradan bütün milletime duyuruyorum" şeklinde konuştu.

Ankara'da alınan NATO önlemlerine de değinen İmamoğlu, "Devlet ciddiyeti, yabancı liderlere şov yapmakla değil, kendi vatandaşına güven duymakla olur. Saygı görmek istiyorsanız, önce saygının en büyüğünü milletimize gösterirseniz saygı görürsünüz. Güçlü Türkiye; düşünceden korkmayan, eleştiriden korkmayan, mizahtan korkmayan, vatandaşından korkmayan Türkiye'dir" dedi.

MİT Başkanı Kalın'a yönelik eleştiriler

Savunmasında Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın'ı hedef alan İmamoğlu, mahkemenin bilgi taleplerine yanıt verilmediğini öne sürdü. İmamoğlu, "Niye konuşmuyor MİT Başkanı, müzekkere yazıldı, cevap yok; Ankara'dan bir kişi 'böyle et' demediği zaman ağzını bile açamaz!" ifadelerini kullandı.

Davanın geçmişi ve suçlamalar

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, TELE1'in Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ve kampanya direktörü Necati Özkan ile birlikte 27 Ekim 2025 gecesi "siyasal casusluk" iddiasıyla tutuklanmıştı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede İmamoğlu, "örgüt lideri" olarak nitelendiriliyor. İddianamede, "'İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü' olarak CHP'yi yasa dışı yöntemlerle ele geçirdiği, Cumhurbaşkanlığı adaylığı için fon oluşturmak ve bu amaç doğrultusunda malî nitelikli suçları işlemek için, başta İstanbul'daki vatandaşların kişisel verilerinin yabancı ülke istihbarat birimlerine aktararak casusluk suçu işlediği" iddiaları yer alıyor. Ayrıca İmamoğlu'nun 2019 yerel seçimlerini manipüle etmeye yönelik faaliyetlerde bulunduğu ileri sürülürken, dosya şüphelilerinden Hüseyin Gün'ün ise gözaltı sürecinde etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanarak ifade verdiği belirtiliyor.

İmamoğlu casusluk davasındaki savunmasında şöyle dedi:

"Katrilyonda bir midir, trilyonda bir midir?"

"Evet, bugün ilginç bir günle karşı karşıyayız. Ben tabii hukukçu değilim ama yargıçların bu şekilde değiştiği bir ortamda,yargıçlara haksızlık yapıldığı kuralı konuşturuyor hukukçular arasında. Nedir o? Bir dosyanın tamamlanması ya da dosyanın bir el tarafından yapılabilmesi, sürdürülebilmesi meselesi. Hukuken daha adil bir yargılama olabileceği konusunda bir adil yargı... Kesildi mi burası? Adil, adil yargılama ilkesinin yine ihlal edilmiş olması. Bu ihlalle buradasınız. Ben de bu ihlalle sizin karşınızdayım. Dolayısıyla bu şekilde karşı karşıya gelmeyi şiddetle kınıyorum. Niye kınıyorum? Çünkü sizler, 20. hakim değişimi benim mahkemelerimde. Yani benim mahkemelerimde 20 hakim değişti şu ana kadar. Savcı… Savcıyı saymıyorum. Katrilyonda bir midir, trilyonda bir midir yargılanan kişiler üzerinden nasıl böyle bir, ne diyelim adına, böyle bir ortam yaratılıyor ya da böyle bir denk düşme yaşanıyor bilemem.

Tabii HSK'nın Türkiye'de bağımsız olmadığı, talimatla ısmarlama heyetlerin dizayn edildiği bir ortamda, bunlar sanki doğalmış gibi algılanıyor. Açıkçası bu sabah yine bir dünyanın en saçma davalarından birisinde, diploma davasında, yine değişmiş bir hakimle karşı karşıyaydım. Beşinci duruşmaydı. Beşinci duruşmanın ilk ikisini başka bir hakimle ya da üçünü, karıştırıyorum artık. Diğer ikisini de bu hakimle geçirmiş olduk. O bakımdan ben bugün bu binada, yine saçma binada, yani hapishanenin olduğu bir yerde ısrarla duruşma salonu kuran bir güzel, bir rejim anlayışı içerisinde bir binada, bir duruşma salonundayız. Böylesi bir kötümser bir tabloda bir aradayız. Kötü bir duruşma ortamı. Adliyede değiliz. Korkuyorlar adliyeye götürmeye beni. Çünkü adliyeye giderken en son gidişimde on binlerce polis yine adliye etrafında, tam da bu davayla ilgili ifademi almak için götürdüler. Ne hikmetse on binlerce polis vardı. Neyi kimden, kimi kimden koruyorlar ya da kimi kimden kaçırıyorlar anlaşılır gibi değil.

"36 sene önce de geçiş yaptığım üniversitedeki geçişte “sahtekarlık” yaptığım üzerine bir iddianame yazıldı"

Benim biraz uzun anlatımım Sayın Hakim, onu söyleyim şimdiden. Korku ya da başka bir şey, onu bilemem. Ama örneğin bir başka duruşma, o daha yakın bir zamanda, yine hakimintalebiyle... Sonuçta ben karar vermiyorum yani. Beni tutuklu olduğum hapishaneden bir araba geliyor, jandarmayla alınıyorum ve götürülüyorum; de daha öncekinde Çağlayan'a gittiğim gibi. Yine bir başka duruşmaya giderken de yine yolda savcılığın kararıyla aracımız "bozuk" bahanesiyle geri döndürüldü ve artık buranın bağlı olduğu savcılık beni yoldan nasıl, hangi kararla ya da hangi yetkiyle geri döndürüyor hala anlayabilmiş değilim.

Böyle bir ortamda bu duruşmadayız. Dediğim gibi, bu kötü anıların ve kötülüklerin yaşandığı bu kampüste, yani Silivri alanında, siz de bir parçası oldunuz bugün buraya gelmekle.Sabahleyin duruşmamın adı "Diploma Evrakta Sahtecilik" duruşması. Yani 32 sene önce almış olduğum diploma... Dava başlarında "31 sene" diye metinlerde yazıyordu, artık 32 sene oldu. 36 sene önce de geçiş yaptığım üniversitedeki geçişte “sahtekarlık” yaptığım üzerine bir iddianame yazıldı ve 18 yaşındaki Ekrem'e bir dava açma kararı verildi. O kararın üzerinden yürütülen davadaydım. Buradayım ve yine aynı zamanda da Türkiye'nin yine gündeminde olan bir başka dava, yani “İBB davası” diye tanımlanan bir davada yine başka bir salonda... Bugün burada hukuk cinayeti işleniyor. Yani ayrı salonlarda hukuk cinayetleri işlenmeye devam ediyor. Ben de hukuksuzluk triatlonuyla bu cinayet kurşunlarından kendimi korumaya çalışıyorum. Bir hukuksuzluk triatlonu içerisinde mücadelemi sürdürüyorum.

"Yüce Türk yargısını bu duruma düşürenleri muhatap almıyorum"

Açık söyleyeyim, net olarak ifade edeyim açık söyleyeyim derken, bu kürsüden milletime sesleniyorum: Yüce Türk yargısını bu duruma düşürenleri muhatap almıyorum, onu ifade edeyim. Aziz milletimizin bu yaşananları çok net gördüğünü, duyduğunu ve kanaat getirdiğini, sonuçta benim de onların kararına emanet olduğumu buradan bütün milletime duyuruyorum.

Bu absürt dava burada görülürken şunu diğer duruşma salonunda söyledim, burada da söylemeden geçemeyeceğim: Yurt dışından da katılımlar olduğu için dikkatimi çektiğinden ifade ettim. Bir de bu kampüsün içerisinde bugünün kötü zihniyeti, buraya Avrupa'nın en büyük duruşma salonunu yapmakla gururlanan bir yargı zihniyeti... En büyük duruşma salonunu yaptık, nasıl bir gurursa ya da nasıl gururlanacak bir şeyse, tahmin etmek bile istemiyorum açıkçası. Gerçekten sefil bir bakış açısı. Türkiye'yi düşürdükleri durum ortada.

Tabii Ekrem İmamoğlu mesaisinin yoğun olduğu bugünde yaşanan bu davalarda ve bu duruşmayla birlikte, dünyanın her yerinde güçlü devletler bağımsız yargılarıyla, hukuk güvenliğiyle, demokratik standartlarıyla itibar kazanırken; devletlerin gücünün rakiplerini mahkeme salonlarında çoğaltarak değil, adaleti herkese uygulayarak ortaya koyarken, Türkiye'de de rakibinden korkan kişi, rakibine yönelik yürüttüğü davalarla, rakibiyle mahkeme salonlarında güdümlü yargı eliyle mücadele etme tercihini yürütüyor.

Utanç verici tabii… Korkan zihniyetin; sandıktan korktuğu, sandıktan kaçtığı, hatta kaybettiği seçimi nasıl iptal ettiğini de bu millet huzurunda herkes yaşadı, gördü.

"Tabii ben adalete de demokrasiye de Türkiye'nin güzel yarınlarına da güveniyorum ve inanıyorum"

Tabii ben adalete de demokrasiye de Türkiye'nin güzel yarınlarına da güveniyorum ve inanıyorum. Bu yolda da çok kararlı bir kişiyim ve bu kararlılığım 86 milyonun her ferdini kapsıyor. Yani bu kararlılığımın içerisinde 86 milyonu adil olacak bir Türkiye hayali var. Çünkü biz bu ülkeye küsmeden, kırılmadan, korkmadan hizmet etmeye yemin etmiş insanlarız. Nasıl ki İstiklal mücadelesiyle beraber İstiklal Marşı'mızdaki "korkma" kelimesi ilk duyguyu veriyorsa; o duygu bizim hiçbir zaman zihnimizden silinmedi, silinmeyecek. Korkanın insanın da hele hele adaletten korkan, milletin iradesinden korkan, korkarak kaçan bir anlayışın da bu milleti temsil edemeyeceğini düşünüyorum. Bu manada millete karşı sorumluluğum oldukça büyük. Ve o sorumluluk bizi her türlü hesabın, her türlü kötü zihniyetin, kumpasçıların, yalancıların, talancıların, yağmacıların karşısında dimdik ayakta tutmaya devam ediyor. Ve bu konuda kesinlikle ve kesinlikle kararlı olduğumun, bu üç davanın bir arada görüldüğü bugünde yılmadan, tam aksine gücünü devşirerek, büyüterek, tahkim ederek milletten aldığı o kararlılıkla da sonsuz mücadele verdiğimi buradan belirtmek isterim.

Bugün burada görülen dava, bu davaların içindeki en ibret verici olanlardan birisi. Çünkü bugün hayatı boyunca, gerçekten hem evine, yuvasına, ailesine, doğduğu şehirden yaşadığı şehre bu milletin iyi, güzel insanlar olduğuna inançla iyi işler yapmaya gayret eden, hayatını buna adamış bir insan olarak ve İstanbul'un, 16 milyonluk İstanbul'un Büyükşehir Belediye Başkanı olmuş, o yine milyonlarca insanın oyuyla, hem de İstanbul tarihinde en fazla oy alarak seçilmiş bir belediye başkanı olarak 15,5 milyon insanın da… Bugün belki de Avrupa'da bu sayıda ülke nüfusu olan ülke sayısı azdır. 15,5 milyon insanın oyuyla cumhurbaşkanı adaylığını elde etmiş, 25,1 milyon insanın da imzasıyla bunu destekleyen bir halk gücünü arkasına almış bir insanın casusluk gibi son derece ağır, son derece vahşi bir suçlamanın olduğu mahkemedeyiz. Tımarhanelik bir iş. Yani yargının bu şekilde meşgul olmasını sağlayan kişilerin, çok net ifade ediyorum, imza attığı metin, bir tımarhanelik metin.

"Casusluk yani düşünsenize, casusluk!"

Casusluk, ağır bir itham. Yani bir ülkenin güvenliğine, sırlarına, bağımsızlığına ihanet anlamına gelen bu kavramın, siyasi rekabetin ve hukuki kurguların malzemesi haline getirilmesi, yalnızca bana değil, hukuk devleti ilkesine da ağır bir haksızlıktır. Casusluk yani düşünsenize, casusluk!

Burada ilk celsede, ilk burada bulunduğumuzda hem sanıklar hem avukatları açıklamalar yaptı. Birtakım sunumlar oldu vesaire. Yani iddianameyi okumaya ihtiyaç bile duymadım ama dinledikçe, saatlerce aydınlandım ve daha fazla olayı idrak ettim. Bir özetini okumuştum. Zaten benimle ilgili bir fotoğraftan ibaret bir iddianame. Düşünebiliyor musunuz, bir ziyaretle bir fotoğraflarla ortaya konmuş bir iddianame. Yani beni beş dakikalığına ziyaret eden, Allah rahmet eylesin, bir hanımefendinin ve manevi oğlu diye kendini tanıtan bir iş insanının, Hüseyin Gün'ün beni ziyareti, beş dakikalık görüntüsü, beş dakikalık ziyaretle bir görüntüsüyle iddianamede benimle ilgili olan kısım.

Bu manada dedim ya milletin vergisiyle hizmetler yapan, millet milyonların gözü önünde yürütülen siyasi mücadele, şeffaflıkla geçen bir kamu hayatı... Bugün bu soyut iddialar ve hayal ürünü senaryolarla sözüm ona bize leke sürmeye çalışan bir zihniyet. Tümüyle menfaat zihniyeti olduğunu da biliyorum bu arada, onu da birazdan değineceğim. Bu menfaat zinciri içerisinde olan ve bu metni kaleme alan bu zihniyet, casusluk gibi ağır bir suç isnadıyla beni burada mahkemeye taşımış oldu. Şu soruyu sormak lazım: Milletin iradesinden korkup siyasete müdahale etmek, canı isteyince seçimi iptal etmek, canı isteyince kurultay iptal etmek, sözde sıkıntı çıkaranı cezaevine yollamak, işte bugün kendini "devlet aklı" diye tanımlayan o vasat zihniyetin bu ülkeye yaşattıklarıdır.

"Vatandaşına güvenmeyip başkentini olağanüstü hal psikolojisine sokmak da işte tam da bu zihniyetin yapabileceği bir pozisyon"

Bugün, yarın itibarıyla NATO toplantısı var Ankara'da. Yani NATO toplantısında, NATO üyesi olan Türkiye ve çok önemli konular konuşulacak. Hem jeopolitik olarak Türkiye'nin bulunduğu coğrafya konuşulacak hem Ukrayna Savaşı konuşulacak, İran konuşulacak, Orta Doğu konuşulacak, birçok konu konuşulacak. Ve bu konuşulurken, mesela emin olun Filistin ve Gazze hiç konuşulmayacak. Çünkü onun yeri değil. Ama bu Filistin ve Gazze hiç konuşulmazken ülkeyi yöneten zihniyet şunu mu diyecek mesela: Amerika'dan, İngiltere'den, Fransa'dan gelen insanlara -ki bu iddianamede bu ülkelerin isimleri de geçiyor- o başkanlara şunu mu diyecek; "Ben korktuğum rakibimi, yenemediğim, dört defa yenildiğim, bir defa daha yenileceğim rakibimi hapse attırdım. Hatta dün, üç tane de duruşmada yargılanıyor ha haha" diye bunu mu anlatacak mesela dünyaya? Bununla mı gururlanacak? Böyle mi bir Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukukunu tarifleyebilecek? Onun için çok vahim bir durumdadır Türkiye bugün, burada yaşananlardan ötürü.

Vatandaşına güvenmeyip başkentini olağanüstü hal psikolojisine sokmak da işte tam da bu zihniyetin yapabileceği bir pozisyon. Bunu milli güvenlik kabul ediyor. Yani vatandaşından korkuyor.

"Size milletine sadakat nedir anlatırım, milletinden korkmak nedir de anlatırım"

86 milyonun sesinden çekinip, başka bir fotoğraf vermeye çalışmak mı ülkeye sadakat? Bakınız; size milletine sadakat nedir anlatırım, milletinden korkmak nedir de anlatırım. Çünkü bir ülkeye ihanet vatandaşını düşman gibi görmekle başlar. Vatandaşını sevmemekle başlar, vatandaşından korkmakla başlar, vatandaşından şüphe etmekle başlar. Hele hele Cumhuriyeti, demokrasiyi, adaleti, özgürlükleri, hakkı, hukuku unutursanız, kendinizi 1150 odalı bir saraya tıkarsanız ve onun dehlizlerinden ülkeyi yöneteceğinizi zannederseniz, tam da işte bu duruma düşersiniz. Vatandaşını düşman gibi görmek değil, vatandaşını sevmektir esas olan. Vatandaşınla hasbihal edebilmektir esas olan. Bir ülkeye ihanet, milletin iradesini bastırmayı devlet yönetmek sanmakla başlar. Bir ülkeye ihanet bu büyük Cumhuriyetin gücünü kendi milletinde değil, başkalarının takdirinde, meşruiyet cümlelerinde aramakla başlar.

Şimdi gelin hep birlikte bakalım; gerçek devlet ciddiyeti nedir, milletine güvenmek nedir? Türkiye'nin onuru ve itibarı nasıl korunur? Bir ülkenin gücü meydanlarını kapatmasından değil, meydanlarında özgürce konuşabilen insanların sayısını arttırmakla başlar ve o şekilde büyür. İşte onun için tüm bunların yerine, NATO zirvesi öncesinde Ankara'da hayatı durdurmak, işte tam da onun bir tezahürüdür bizi Silivri'de, bir cezaevinde hapsedip, uydurma bir duruşma salonunda, uydurma bir davayla, absürt bir davayla muhatap etmek!

Mitingler, gösteriler, etkinlikler hatta açlık grevleri bile yasaklanıyor. Yan yana yürümek bile yasaklanıyor, sokaklara arabaların park edilmesi bile yasaklanıyor. Dünyanın küçücük, İstanbul'la Ankara'yla, 6 milyona yakın 6 milyona yakın nüfusu olan Ankara'nın onda biri kadar olan şehirlerde bile NATO zirvesi yapıldı ama hiçbir ülkede böyle bir zulüm o ülkenin insanlarına çektirilmedi. İnsanların günlük yaşamına kadar uzanan kısıtlamalar getiriliyor. Sanki milletin sesinden korkan bir anlayış, dünyaya "Bakın her şeyi kontrol ediyoruz" mesajı verme telaşı içerisinde. Oysa bu ülkenin sahibi seçilmiş bir insan değil, bu ülkenin sahibi 86 milyonun ta kendisidir, tamamıdır. Türkiye Cumhuriyeti'ni Türkiye Cumhuriyeti gücünü kapatan caddelerden, yasaklanan meydanlardan, susturulan seslerden değil; egemenliğini kayıtsız şartsız milletinden almasından gelir.

"Devlet ciddiyeti, yabancı liderlere şov yapmakla değil, kendi vatandaşına güven duymakla olur"

Devlet ciddiyeti, yabancı liderlere şov yapmakla değil, kendi vatandaşına güven duymakla olur. Devlet ciddiyeti, dünya gözü üzerimizdeyken sergilenen bir dekor değildir. Devlet ciddiyeti, fakirliğin, yoksulluğun önüne çekilen kandırmaca maskelerle toplumun gerçek ortamını gizlemekle olmaz. Devlet ciddiyeti, dünyanın gözü üzerimizde değilken de vatandaşına en üst seviyede özeni gösterebilmektir. Gerçek itibarı, birkaç günlük ziyaretler zaten belirlemesi mümkün değil. Kimse enayi değil. Herkes verilerden, örneğin gazetecilerin fikir özgürlüğünden, gazetecilerin mesleklerini serbest yapabilmesinden, hukuka olan güvenden, bütün bu prensiplerden ölçerler ve gerçek itibarı oradan yakalarlar. Yıllar boyunca inşa edilen bir hukuk düzeni eğer insanlarını, mutlu ve güven içerisinde hissettiriyorsa, sermayeye yatırım yapıp yaptırmasına fırsat tanınıyor tanınıyorsa ancak o şekilde itibar elde edilir. Uluslararası saygınlık, önce kendi vatandaşının devletine ve hukuk sistemine olan güvenle başlar. Bir avuç insanın iktidarı iktidarını korumak için koskoca başkenti olağanüstü hal psikolojisine sokmak, Türkiye'ye ne güç katar ne de milletine güven verir. Günlerdir hepimiz izliyor ve takip ediyoruz. Tabii bütün bu olan bitenlerin milletimiz adına bir şey ifade etmediğini, milletimizin gerçek gündeminin gerçekten yoksulluk, fakirlik, eğitimdeki kalitesizlik, milletin huzursuzluğu, adalete olan güvensizlik olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bu manada niye buradan giriş yaptım? Çünkü bugün burada yaşanan da işte iki yüzlü ortamın, aldatmacanın bir başka arka planı. Bu manada az önce ifade ettiğim gibi yargılamanın sürdürülme biçimi, nasıl başladığı, nasıl yürütüldüğü tamamıyla bizim dünyadaki konumumuzu ortaya koyuyor. Ne yazık ki tarihimizde biz bu tür kandırmacaları, bu tür aldatmacaları daha önce de yaşadık. Örneğin; koca Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş zamanından da biliyoruz biz bu tür tavırları ve bu tür anlayışı. Millete ve millete hizmeti de yük olarak görenleri o tarihlerden de biliyoruz; zaten öyle olmasaydı çökmezdi. Ülkeye başka ülkelerden diplomatlar, askerler gelecek diye seferberlik içerisine girenleri, millete yaşattığı hayattan utananları o çöküş döneminden hatırlıyoruz. Tam bir fetret dönemidir. İşte bugün de bir fetret dönemi yaşatılmaktadır.

Bir avuç azınlığın mutluluğuyla milletin mutsuzluğunu unutturmaya çalışanlar... İşgal dönemi İstanbul'un da Türklere ikinci sınıf insan muamelesi çekenleri, "Şuraya gitmek, buraya oturmak yasak" diyenleri tarihimizden rahatlıkla gidip herkes okuyabilir. Atalarımız o günlerden çıkarak kurtardı bu milleti. Bu zorlu mücadeleyle kurdular Cumhuriyeti. Burası koskoca Türkiye Cumhuriyeti devletidir, burası bir müstemleke memleket değildir.

"Saygı görmek istiyorsanız, önce saygının en büyüğünü milletimize gösterirseniz saygı görürsünüz"

Saygı görmek istiyorsanız, önce saygının en büyüğünü milletimize gösterirseniz saygı görürsünüz. Hizmet edecekseniz, her yere ve herkese hizmet edecekseniz. Ve her zaman hizmet edecekseniz. Vatandaşın en fazla ihtiyaç duyduğu anda yanında olacaksınız. Çocuğu okulda açken ya da vatandaşın, kadının cinayete uğradığı, öldürüldüğü esnada... Yani bu iş aslında doğasından, sokaktaki canlılara, birçok ortamda insana, doğaya, canlıya, her şeye saygı göstermekle devlet gücünü gösterecek. Milletin ne yaşadığını görecek ve kaçmayacaksınız. İşte bugün az önce ifade ettiğim gibi emeklilerin geçim derdi, gençlerin gelecek kaygısı, çocukların beslenemediği bir ülke, çiftçi üretmekte zorlanırken, esnaf ayakta kalmakta zorlanırken, sorunlar karşısında "Kaynaklarımız sınırlı" deyip ama israftan kaçınmayan bir devlet anlayışını, “devlet ciddiyeti” diye bize yutturacak hiçbir duygusu yoktur.

Tabii sadece fiziksel hazırlıklar vesaire değil, aynı zamanda bütün bu maliyetin sözüm ona itibar kazanmak için yapıldığını da görüyoruz. Az önce ifade ettiğim gibi 1,5 milyar harcayıp Avrupa'nın en büyük duruşma salonunu yaptık diye itibar görme arayışında olan zihniyetle bu zihniyet aynı zihniyet. Zaten birbirini tamamlayan iki zihniyet. Bu yönüyle açık ve net ifade edeyim; Ankara'daki bu tabloda esasen sorgulanacak olan işte Türkiye'nin hukuk yöntemleriyle, hukuksuzluk yöntemleriyle yargıyı bir araç olarak kullanıp rakibine ve istemediği, kabul etmediği herkese çektirilen zulmün ve sıkıntının konuşulacağını ve bunun esasen dikkate alınacağını, itibarın da oradan ölçüleceğini buradan açık bir şekilde milletime duyurmak isterim.

Elbette biz bu güzel ülkenin, cennet vatanın dünyanın en üst düzey kurum ve kuruluşlarıyla irtibatını ve uluslararası itibarını çok önemsiyoruz. Bunun nasıl yapılması gerektiğini de biliyoruz. Ama bunu yapamayan, bunu beceremeyen, beceriksiz, artık bu millete büyük çöküşü yaşatan, 10 yılı tamamlayan ucube Cumhurbaşkanlığı rejiminin, hükümet sisteminin ülkenin birçok alanda büyük maliyete sebep olan tavrına karşı bir kurtuluş mücadelesi verdiğini de bilen ve bu yolu ortaya koyan, cesaretle ortaya koyan bir siyasi hareketin bireyleriyiz. Bu manada güçlü Türkiye'yi bu şekle getiren ve bu şekilde ezen bir anlayışa karşı bizi bu uydurma davalarla, mahkemelerde değişen heyetlerle veya başka usullerle kimsenin korkutamayacağını buradan duyurmak isterim.

"Güçlü Türkiye; düşünceden korkmayan, eleştiriden korkmayan, mizahtan korkmayan, vatandaşından korkmayan Türkiye'dir"

Güçlü Türkiye, zaten korkan Türkiye değildir. Güçlü Türkiye; düşünceden korkmayan, eleştiriden korkmayan, mizahtan korkmayan, vatandaşından korkmayan Türkiye'dir. Gencecik 30'lu yaşlarda bir komedyeni söylediği birkaç cümleden dolayı havaalanında tutuklayıp, arkasına ters kelepçe takıp, bir de onu "Kamerayla çekelim" diye beş defa, yani bir film sahnesi gibi oynatan bu aklın, yani bir arpa boyu yol gitme şansı yok. Bu büyük bir çöküştür. Bu rahatsızlık gerçekten milyarlarca, on milyonlarca yurttaşımızı derinden rahatsız etmektedir. Cesaret bulaştırana tahammül edemiyorlar. İnsanların neşesini bile çalmaya çalışıyorlar. Bir kişi korkmadan konuşursa "Yarın başkaları da konuşur" diye endişe ediyorlar. "Herkes sussun, hiçbir kimse konuşmasın" istiyorlar. Ama ben ısrarla konuşmaya devam ediyorum, edeceğim de. Onun için onlara yönelik mesele mizah değil, mesele gözdağıdır. Amaç bir kişiyi susturmak değil, toplumun geri kalanına "Konuşursan bedel ödersin" mesajı vermektir. Ben genç komedyen kardeşimize, beni de eleştiren, benimle de hiciv yapan esprilerini dinledim. Ve buradan suç çıkarmak ve bunu yapıp hemen bir mahkemeyle kuyu tipi bir cezaevine göndermenin neyle bağdaştığını, buna hangi aklın "Evet" dediğini anlamak bile mümkün değil.

Biraz geri döndüğümüzde nice siyasetçiyi, hatta en sağdan en sola, merkezden diğer anlayışlara kadar Bülent Ecevit'inden Erdal İnönü'süne, Turgut Özal'ından Necmettin Erbakan'ına kadar nasıl toleransla bu süreçleri takip ettiklerini yakın tarihten görüp bakabiliriz, hatırlayabiliriz. Ama bu tahammülsüzlüğü bu millete yutturamayacaklar. Bu vesayet anlayışını bu millete yutturamayacaklar. Korku düzenine bu milleti boyun eğdiremeyecekler. Bu ülkenin, bu Cumhuriyetin gerçek sahibi saraylar değil, o sarayın içindeki bir avuç zavallı hiç değil, 86 milyon yurttaşımızdır. Günü gelecek, o gün, onu onlar da görecek, tıpış tıpış evlerine gidecekler ve 86 milyonun iktidarı kurulacak. İnancımız da mücadelemiz de budur. Milletin büyüklüğüne inanıyoruz. Milletin iradesine inanıyoruz. Bütün hesapların üzerinde olduğuna inanıyoruz. Hiçbir güç, hiçbir servet, hiçbir siyasi ilişki ağı ayağa kalkmış bir milletin vicdanından daha büyük olması mümkün değil.

Bugünlerde yanı başımızda küçücük bir Avrupa ülkesi Arnavutluk'ta olanı görüyoruz. Arnavutluk'ta insanlar günlerdir sokakta. Niye? Bir otel projesi değil mesele. Mesele bir ülkenin kıyılarının, ormanlarının, ortak hafızasının iktidarla yakın ilişkileri olan küresel sermayeye teslim edilmemesi adına "Ülkemiz satılık değildir" diye yurdunun topraklarını koruma anlayışıdır. Dünyanın neresinde olsun halkın toprağına, denizine, yaşam alanlarına, yaylalarına, suyuna olan ilgisi ve ona bağlılığı yüksektir. Çünkü o insan için orası yurttur, vatandır.

"Mahkemeler yerinde duruyor, cübbeler giyiliyor, duruşmalar yapılıyor, kararlar yazılıyor, her şey “var” gibi görünüyor"

İşte bu yönüyle bu tepkinin doğması doğaldır. Çünkü demokrasi; birkaç güçlü insanın, birkaç zengin ailenin, birkaç ayrıcalıklı çevrenin çıkarına göre ülke yönetmek asla değildir, olamaz.Birileri soyadına, servetine, dünya siyasetindeki bağlantılarına güvenerek ülkeleri kendilerine ait bir emlak şirketi gibi görebilir ama milletler bunun bir tapu olmadığını, devletler de aile şirketi olmadığını millet bilir. Bizim anlayışımız nettir. 86 milyon bu cennet vatanın, cennet vatanın sahibidir ve o cennet vatan 86 milyonun evidir.

Ankara'da Trump'ın kalacağı otelin karşısına Filistin bayrağı asıldı
Ankara'da Trump'ın kalacağı otelin karşısına Filistin bayrağı asıldı
İçeriği Görüntüle

Çok tehlikeli bir süreçteyiz. Mahkemeler yerinde duruyor, cübbeler giyiliyor, duruşmalar yapılıyor, kararlar yazılıyor, her şey “var” gibi görünüyor. Ben İBB davasında nasıl zulüm çektirildiğini, nasıl eziyet yaptırıldığını, nasıl yüzlerce insanın şu anda bu ülkede muhalif diye hapis yatırıldığını biliyor ve görüyoruz, yaşıyoruz. İnsanların nasıl nezaretlere tıkıldığını, 4 gün, 5 gün aç-susuz bekletildiğini, şehri, yollarını, caddelerini kapatarak yargılama yapmaya çalıştıklarını biliyoruz. Ama bütün bunların yargı eliyle bir vesayet altına alma girişimi olduğunu da biliyoruz. Yargılama dediğiniz şey duruşma salonundan ibaret değil; tarafsız hakim gerekir, bağımsız savcı gerekir, hukuka uygun delil gerekir, vicdan gerekir. Bunlar ortadan kalktığında geriye sadece bir mahkeme görüntüsü kalır. Bugün yaşadığımız tam olarak budur.

Kararlar önce veriliyor, gerekçeler sonra aranıyor, deliller gerçeği bulmak için değil, önceden verilmiş kararı desteklemek için toplanıyor, mahkemeler adalet dağıtan kurullar olmaktan çıkıp siyasi iradenin onay makamına dönüştürülmek isteniyor. Yargının bu kadar etkisizleştirildiği, hukukun bu kadar araçsallıştırıldığı bir düzende baskıyla, korkuyla, tahliye umuduyla verilen beyanlara da üzülüyorum. Yani insanlar en üst düzeyde baskıya muhatap kalıyor; aileleriyle, çocuklarıyla, gelinleriyle, malıyla, mülküyle tehdit ediliyor. Ve açık ve net söyleyeyim, bu şekilde uydurulan beyanlar, uydurulan birtakım ifadelerle de dosyalar oluşturuluyor, sanırsınız ki ortada büyük bir şey var.

Ülkeyi kendi malı görenler koltuğu bırakmamak için iftira senaryoları kurgulamaktan kaçınmadığı gibi, siyasi partilere de müdahale etmekten, milletin iradesiyle şekillenmiş yapılara kayyum eli uzatmaktan da imtina etmiyor. Milletin kurduğu partileri mahkeme koridorlarında dizayn edebileceklerini; delegelerin iradesini, üyelerin iradesini, milyonların umudunu birkaç imza ile değiştirebileceklerini sanıyorlar. Ama yanılıyorlar, çünkü millet öyle ya da böyle bir yol bulur ve o yol ile milletin önünü açar, milletin geleceğini kurtarır. O manada vesayet odaklarının bu çalışmalarının da sonucu hüsranla bitecektir.

Buradan rakibinden korkan ile açıkçası ona yancılık yapan insanlar ya da bu ortamdan medet uman kukla kayyum anlayışına şunu ifade etmek isterim: Millet iradesine rağmen kurulan hiçbir hesap, tarihte de başarıya ulaşmamıştır, bugün de ulaşamayacaktır. Siyasi parti mühendisliğine heves edenlere, milletin iradesini mahkeme kararlarıyla dizayn etmeyen- etmeye çalışanlara da şunu söylüyorum: Asla ve asla başarılı olamayacaklar. Bir ülkede adalet sistemi muhalifleri tasfiye etmenin aracı haline gelirse bunun hesabını er ya da geç millet sorulur, soracaktır, sormuştur ve en yakın zamanda tekrar soracaktır.

Bugün adalet sisteminin çok yönlü eleştiri altında olduğu ve ne yazık ki her kuralın yerle bir edildiği bir ortamda ne AYM kararları, ne AİHM kararları, ne başka unsurların asla en doğru şekilde analiz edilmediği ve detaylı bir şekilde değerlendirilmediği bir Türkiye yaşıyoruz.Ben de buradayım, Silivri'deyim. Benimle beraber seçilmiş bir milletvekilinin hapis yattığını ve her gün onunla dertleşmek zorunda kaldığım bir ortamdayım. Can Atalay'dan bahsediyorum. Ve tabii birçok arkadaşım var yine Silivri'de, bu şekilde hakkının, hukukunun elinden çalındığı, özgürlüğünün çalındığı bir ortam. Ya da Edirne'de Selahattin Demirtaş. Ve bunun gibi aslında birçok hukuksuzluğun insanları mahkum eden ve özellikle siyasi saiklerle, rakibinden korkarak insanlara zulmeden anlayışın sona erdirilmesi mücadelesinde onun için kendimizi güçlü hissediyoruz ve güçlü bir şekilde yolumuza devam ediyoruz.

Bakınız, bir davadayız. Bu davanın çok enteresan bir bağlantısı da bir başka salonda, İBB davası. Dava ne? Casusluk davası. Başlarken dedim ya, yani 5 dakika görüştüğüm, ve manevi anne- annem diye tariflediğim rahmetli hanımefendiyle beraber fotoğraf çekildiğim kişi o davada da örgüt yöneticisi. Hiç tanımadığım bir insan örgüt yöneticisi o davada. Altı örgüt yöneticisinden bir tanesi. Tanıyor muyum? Tanımıyorum. Kendisiyle bir ilişkim var mı? Yok. Diğer arkadaşlarımın hiçbir ilişkide de olmadığını; yani hem danışmanım Necati Bey'in ya da gazeteci değerli Merdan Bey'in de ilişkisinin ne seviyede olduğunu, ne kadar insani olduğunu geçen duruşmada dinledik, burada da dinlediniz.

Ama o iddianamede şöyle tarifleniyor, yani Sayın Hüseyin Gün'ün örgüt yöneticisi olarak tariflendiği o sayfalar, savcıların "Biz bunu çok önemsiyoruz ve burada bulacağımız şeyle aslında hani turpun büyüğünü, hani Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 'turpun büyüğü' diye tariflediği şeyi buradan yakalayacaklarını" dile getiriyorlar. Her şeyde olduğu gibi burada da bir safsatayla karşı karşıya kalıyoruz. Bu manada işte tam da o duruşmada yapılan, alınan ifadelerde neredeyse o eylemle ilgili tutuklu kimse kalmadı. Bakın, tutuklu kimse kalmadı. Bu duruşmada orayla bağlantı- yani o kadar ilişki, o kadar saçma bağları kopuk, bağlamları birbirinden uzak konular ki... Ama ona rağmen birbirine bağlayıp buradan iş çıkartmaya çalışan, tımarhanelik bir iddianame olduğunu ifade etmeye çalıştığım biçimi tam da bunun yüzünden.

Düşünün; örgüt yöneticisi ben 5 dakika görüşmüşüm. Bir başka örgüt yöneticisi, bir başka iş insanı -o insanla benim diyaloğum yok ama bu iktidarın her kademesinin diyaloğu var- bir başka örgüt yöneticisi, bir başka iş insanı o da bir örgütten haberdar olmadığını, hatta itirafçı olmasına rağmen, etkin pişmanlıkçı olmasına rağmen, o örgütle ilgili şablonun savcı tarafından önüne koyulup o şekilde imzaladığını söyleyecek seviyede bir duruşmada, bir başka salonda İBB davası olarak yürütülüyor.

Daha önceki sanık arkadaşımıza "Konudan dağılmadan, konuyu anlatmaya çalışın" diye ifade ettiniz. Konuların hepsi biriyle o kadar ilişkili ki dağılmaması mümkün değil. Niye dağılmaması mümkün değil? Mesela iddianameyle ilgili bir tane metin alıntı paylaşıyorum. Diyor ki: "Örgütün ve örgüt lideri şüpheli Ekrem İmamoğlu'nun asıl ve ilk amacının, maddi zenginleşme olmanın yanı sıra 2019 yerel seçimlerinde yani İstanbul seçimlerini kazanıp sonra ikinci amacın suç gelirleri ve elde edilen sermaye ile Cumhuriyet Halk Partisi'ni ele geçirmek, daha sonra da Cumhurbaşkanı olup Türkiye'yi ele geçirmek."

Ne iddia ediliyor bu iddianamede? 2019 seçimlerinde 12 gün içerisinde Hüseyin Gün, iş insanı, benim o seçimi kazanmama sebep olmuş. Yani 2019'da 13.600 oyla 31 Mart'ta kazandığımız bir seçimi ve büyük mücadeleyle, yapılan büyük hukuksuzluklara rağmen ilçe ilçe sandıkların tek tek tek sayılmasına rağmen sonra 6 Mayıs'ta bir zarfın içine atılan 4 oyun 3'ünü geçerli, 1'ini geçersiz sayacak sayarak dünyanın en ahlaksız yöntemleriyle bize müdahale eden bir zihniyet sonrası seçimlerin iptaliyle sonuçlanıp 23 Haziran seçimine gidişimizde 10 günde bize Hüseyin Gün iş insanı gelmiş, işte yok mail atmış, mail vermiş ve bize seçim kazandırmış. İddianame bunu anlatıyor. Ve az önce ilişkileri de anlattım. Az önce Necati Özkan'ın avukatı da aslında size seçimin nasıl kazanıldığıyla ilgili anket verilerini de söyledi. Yani bu milletin feraseti, sokaklara dökülen, yapılan hukuksuzluğa karşı toplumun duyarlılığıyla bir anda 806.000 oy farkına çıkan bir seçimi bir saçma sapan konuya bağlayıp bizi casuslukla suçlayacak kadar gözü dönmüşlerin iddiasıyla bu mahkemede bizi sanık ilan ediyorlar. Gerçekten yenilir yutulur bir durum değildir.

"Demokrasilerde siyasi eleştirinin cevabı soruşturmalar, tutuklamalar, tutsak etmeler değildir"

Tabii bu tablo açıktır. Bu tablo Türkiye'de yargı eliyle, yani rakibinden korkan kişinin dizayn ettiği, önce İstanbul'a bir siyasetçiyi başsavcı atayıp sonra o siyasetçinin İstanbul'da "Tamam efendim" deyip görevini yerine getirdikten sonra Adalet Bakanı atandığı bir noktada siyasi rakipleriyle mücadele makamı haline getirdi Adalet Bakanlığı'nı. Siyasi partilere ayar verme makamı haline getirdi Adalet Bakanlığı'nı. Savcıların, hakimlerin ve mahkemelerin gölgesine sığınarak siyaset yapma makamı haline getirdi Adalet Bakanlığı'nı. Bir siyasetçi gibi davranıp sonra eleştirildiğinde, "Yargıya saldırılıyor" demek kimseyi inandırmıyor. Ne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ne AİHM, ne başka kurumlar, kuruluşlar da bu anlamda ikna edilemiyor.

Kıymetli milletimin huzurunda şunu söylemek isterim: Demokrasilerde siyasi eleştirinin cevabı soruşturmalar, tutuklamalar, tutsak etmeler değildir. Siyasi eleştirinin cevabı yine siyasettir. Ama bu ülkede ne yazık ki ülkeyi yöneten kişi nasıl bir siyasetten anlıyor? İkide bir çıkıp "Dişimize göre muhalefet bulamadık" diyor. Karşısında ne kadar güçlü siyasetçi varsa zorla hapse atıyor. Az önce adını deyip örnek verdiğim Selahattin Demirtaş da onlardan birisidir. Şu anda aynı şeyi bize ve bizim gibi başka siyasiler de düşündüğü de ne yazık ki kamuoyunda sıkça konuşulan ve dehşet verici bir senaryoyu Türkiye'nin önüne koyan bir anlayış dönemindeyiz.

"Sizlerle beraber 20 hakim değişikliğiyle muhatap oldum"

Tabii burada Ekrem İmamoğlu davalarının değişmeyen bir rutini var. Her duruşmada az önce ifade ettim; ya savcı değişiyor ya hakim değişiyor. Ben her seferinde yeniden başlıyorum. Aynı dosyayı, aynı gerçekleri, aynı hukuksuzlukları sil baştan anlatmak zorunda kalıyorum. Galiba dosyalarımın tek değişmeyen tarafı, sanık koltuğunda benim oturmam. Arkadaşlarım sadece ceza davalarını çıkarttılar. Şu anda 15 ceza davasıyla muhatabım. Son 1,5 senede icat edilen 15 ceza davası. Elbette bunların hiçbirisi beni yıldıracak konular değildir. Takip etmekte zorlanıyor muyum? Açıkçası zorlanıyorum. İşte az önce ifade ettiğim gibi, sizlerle beraber 20 hakim değişikliğiyle muhatap oldum. Hiçbir duruşmam başladığı hakimle devam etmiyor, hiçbir duruşmam. Madem yargı bağımsızdır, madem hakimler hiçbir etki altında kalmadan yalnızca hukuka ve vicdanlarına göre karar verir, o halde bitmek bilmeyen hakimdeğişikliklerini millete kim açıklayacak?

Bakınız, bu dosyada hiçbir somut adım atılmadı. Bildiğim kadarıyla sorulan sorulara hiçbir cevap verilmedi. Ama bir tek şey yapıldı; daha soruları soran hakimler cevaplarını almadan heyet değiştirildi, savcı da değiştirildi. Bu dosyayla ilgili çarpıcı bir gerçeği de aziz milletimle paylaşmak isterim. Tabii gerçekten utanç verici, yargıyı küçük düşüren bir işlem daha yapıldı. Biz, Necati Bey ve Merdan Bey ile birlikte aynı gün şok olduk tabii. Bir gün önce "casusluk davası" diye manşetler atıldı, "casuslar" diye manşetler atıldı. Bir kardeşimiz daha var; o da Kandıra'dan getirilmişti ki Necati Bey de Kandıra'daydı, Melih Geçek diye bir kardeşimiz. Soruşturma sürecinde de bizimle Çağlayan'daydı. İfadesini verdi. Hakkında bırakın tutuklamayı, adli kontrol tedbiri bile uygulanmadı. Zaten tutuklu başka İBB davasında. Tekrar ediyorum; adli kontrol bile verilmeden Kandıra Cezaevi'ne gönderildi. Yani duruşmaya bile çıkarılmadı. Yetmedi, dosyasını tefrik ettiler ve asıl bundan sonra yaşananlar bu soruşturmanın hukukla mı yoksa başka saiklerle mi yürütüldüğünü de hepimize gösteriyor.

"Bu insanların uğradığı zararı, gördüğü psikolojik işkenceyi kim karşılayacak Allah aşkına?"

Çok acı bir durum, Allah kimsenin başına vermesin ya. Adam burada hapiste, 5 Haziran'da, yani bundan yaklaşık bir ay önce, terörle mücadele ekipleri Melih Geçek'in eski eşinin evine, kız kardeşinin evine, babasının evine ve genel müdür olduğu belediyenin iştirakine giderek arama yapıyorlar. Buraya kadar bir şey yok, arama. Yani kapıyı çalabilirler, bir şey sorabilirler. Arama sırasında bir polis memuru gizli tanık bir iPad'den bahsetmiş, "Onu arıyoruz, verin gidelim" diye evlere giriyorlar gecenin bir vakti. Yani gece 11'den, 11.30'dan, 12'den bahsediyoruz. Nasıl bir vicdansızlıktır? Bu nasıl bir ahlak? Bu mu Türkiye'de önüne Cumhuriyet yazan, hepimizin kutsalı gördüğümüz savcının yargı hamleleri? Ve Melih'in küçücük yeğeninin, 7 yaşında, elinden oyun oynadığı tableti alıyorlar, zorla el koyuyorlar. Yeğenin oyun oynadığı tablet. Bir ay önce bu Patagonya'da olmadı, Madagaskar'da da olmadı az önce verilen örnekteki gibi, İstanbul'de oldu, burada. Evet, delil diye el konulan dijital materyallerden biri 7 yaşındaki bir çocuğun oyun oynadığı tablet.

Yetinmiyorlar, aynı evde anne babasının da yani Melih'in kardeşinin ve anne babasının da telefonlarına el koyuyorlar. Yetmiyor, eski eşinin evine gidiyorlar. Eski eşinin evinde de kadının "Bu telefon bana ait, IMEI numarasına bakın, SIM kartına bakın, kime ait olduğu ortada" diye itirazına ve feryatlarına rağmen dinleyen yok, ona da el koyuyorlar. Telefonu alıyorlar. Bugün hâlâ o telefon savcılığın elinde, diğerleri de o şekilde. İçinde kadıncağızın işi var, özel hayatı var, ticari ve kişisel bağlantıları var, işi olan bir kadın bu. Ve açık ve net söyleyeyim, daha acısı, Melih Geçek'in 13 yaşındaki kızının ders çalıştığı tableti de alıyorlar. O da emniyette. Bu mu emniyet? Şey, bu mu terörle mücadele? Bu mu yani bir savcılığın gözü dönmüş hamleleri? Bunu ilk yaşamıyoruz, onlarcasını anlatabilirim ben burada. Bu insanların uğradığı zararı, gördüğü psikolojik işkenceyi kim karşılayacak Allah aşkına?

"Ben burada bir kişinin değil; ailelerin, çocukların, anne babaların, masum insanların nasıl bir süreçten geçtiğini, nasıl bir acı çektirildiğini anlatıyorum"

Vallahi bunu ciddiyetle dinleyin diye anlatıyorum. Bu davayı ilgilendirmiyor diye değil, bu davanın nereden doğduğunun ciddiyeti buradan başlıyor. Aynı gece henüz aramaların mürekkebi kurumadan, televizyonlarda "Melih Geçek'in evinde çok sayıda dijital materyaller ele geçirildi" haberi yapılıyor. Adamcağız burada hapiste. Gencecik adam burada hapiste, eski eşinin evinde onun eşyalarına, çocuğunun, yeğeninin, kardeşinin, yaşlı anne... Yaşlı annesinin babasının, tedavi gören annesinin babasının elindeki garibim telefonlarını, her şeyini alıyorlar. Bir bakın bakalım başımıza bu gelirse ne düşünürüz diye. Ayıptır. Bir çocuğun oyun tableti, bir öğrencinin ders tableti, bir annenin telefonu, bir babanın telefonu, eski eşin telefonu... Ondan sonra da buna "örgüt delili" diyorsunuz. Neymiş efendim? Savcılıkla ilintili kurulmaya çalışılan, ilişki kurulmaya çalışılan kişinin evlerine yapılan baskının ortaya koyduğu manzara bu. Bu kadar basittir şu anda sizin burada bulunduğunuz ağır cezada yargılanan casusluk davası. Bu kadar vasattır, çöptür. Foseptik çukurudur yani. Başka hiçbir anlamı yoktur.

Ben burada bir kişinin değil; ailelerin, çocukların, anne babaların, masum insanların nasıl bir süreçten geçtiğini, nasıl bir acı çektirildiğini anlatıyorum. Çünkü hukuk, korku üretmek çabasında sözüm ona. Halbuki hukuk korku üretmek için değil, adalet dağıtmak için vardır. Devlet vatandaşına güven vermek için vardır. Devlet çocukların tabletini manşet attırmak için, ailelerin telefonunu "suç delili" diye servis ettirmek için mi vardır? Ayıptır, utanmazlar.

"Aziz milletim, gerçekten ülke zor durumdadır"

Aziz milletim, gerçekten ülke zor durumdadır. Gerçekten bugün bu salonda dünyada eşi benzeri zor bulunacak bir tabloyla karşı karşıyayız. Sırf koltuğuna yapıştı, koltuğundan kalkmak istemiyor diye milletin oyuyla tam 4 kez yenildiği rakibini 5'inci kez milletin karşısına çıkmasın diye eliyle tasfiye etmeye çalışan bir anlayışın ürettiği asıl iftirasının, casusluk suçlamasının konuşulduğu mahkemedeyiz. Başka bir meselesi yok bu işin yani. Yani işte burada tanıklık anlattı, Hüseyin Gün iş insanı, onun da yaşadıklarını mahkeme dinledi. Necati Bey benim danışmanım, biz seçimi çalışırız, seçmeni çalışırız. Vallahi Merdan Bey'e geçen de sordum, biz kendisini ziyaret ettiğinde içtiğim çayın, kahvenin dışında iki defa, o da televizyonda program için gittiğimden başka ilişkim yok. Kurulan şeye bakar mısınız? Düzeneğe bakar mısınız? Ahlak dışı.

Yani seçimi kazandık ve tarihi bir seçim. Ben burada yansıttım ekrana, ben bayram ziyareti için memleketin Trabzon'a gittim, Trabzon'dan Ordu'ya gidene kadar 21 tane miting yaptım, 21 miting. Yüz binlerce insan yollara, meydanlara döküldü. Neymiş? 3 tane mail, 5 tane mail, yok Aaron Amerika'dan, bilmem İngiltere'den şu, falan, filan bize seçim kazandırdı. Vay anasını ya! Şakaya bak ya! Burada koşturmamış insan yoktur o seçimde ya. Ayıptır ya, utanmazlar sizi.

"Ekrem'le irtibat kurdu ya da CIA ile?"

…Uğraşmaya gerek yok. Amerika'nın Devlet Başkanı da yarın Ankara'da, İngiltere'nin Başbakanı da yarın Ankara'da. Ne oldu, Starmer'ın yerine geldi mi birisi? O gelecek mi, bilmiyorum. Starmer geliyor. O mu geliyor? Neyse, ona da sorabilir, sorsunlar. MI6'te var mı böyle birisi, Ekrem'le irtibat kurdu ya da CIA ile? Ya gülerler insana ya, gülerler ya. Gülerler ya, ayıptır. Starmer'a sorsunlar o zaman. Ya da başka hangi ülke geçiyor? İki ülkenin ismi geçiyor bari. Başka ülke varsa onlara da sorsunlar yani. Ahlaksızlar.

O ziyaretlerden fotoğraf alıyor, "casusluk hikayesi" yazılmaya çalışılıyor. Dedim ya, bir de Hüseyin Bey örgüt yöneticisi. Ortada suç örgütü yok, örgüt yöneticisi! Ya beni tanımıyor, bu adam beni tanımıyor. Ben de onu tanımıyorum. Ben tanıdığım adamı söylerim yani. Kim olursa olsun söylerim yani. Kimle ne yaşadığımı söylerim. Ben onun için burada millet tarafından seçilip, seviliyorum. Biliyorlar ki İmamoğlu bugün buradan çıksa 10 milyon insan, 20 milyon insan meydanlarda karşılar İmamoğlu'nu. Niye biliyor musunuz? Ekrem olduğum için değil, samimi bir insan olduğum için. Çirkin insanların arkasına sığınmadığım için. Makam, menfaat peşinde koşmadığım için.

Saraydan çıkamamak değil yani, milletin arasına karışabilmekte marifet. Onun için, "Korkmayın, yürüyelim arkadaşlar" diyor ya Özgür Özel, ben buradan milletime sesleniyorum: Onurlu bir şekilde, onun liderliğinde arkasında yürüsünler. Çok güzel bir yol oluyor. Birbirini tanımayan insanların kurduğu suç örgütü diye örgüt tanımlıyorlar. Birbirinin tanımadığı insanlardan suç örgütüne yönetici üretiyorlar. Birbirini tanımayan insanlarla bizi casusluk meselesinin içine sokmaya çalışıyorlar. Ahlaksızlar.

"Altına imza atan üç savcıdan ikisi başsavcı vekili oluyor, bir tanesi de bakan yardımcısı oluyor"

Ne oluyor sonra? Altına imza atan üç savcıdan ikisi başsavcı vekili oluyor, bir tanesi de bakan yardımcısı oluyor. Ne güzel düzen ya. İmza at, bakan yardımcısı ol. İmza at, başsavcı vekili ol, başsavcı ol. Yerim, yerim öyle makamı ben ya. Bu millet öyle bir makamı yutmaz, yemez. Ekrem'i de yedirmez. Bunu unutmayın yani, Ekrem'i de yedirmez. Ekrem'i övmek için söylemiyorum. Ekrem yarın Ali olur, Ayşe olur, Fatma olur, Mehmet olur, fark etmez yani.

Madem beni casuslukla, ağır bir suçlamayla yargılıyorsunuz, o zaman böyle bir dosya nasıl kuruluyor? Böyle ağır ithamlar hangi sözde delillerin üzerine inşa ediliyor? Var mı, Savcı Bey? Kaç defadır soruyor işte avukatlar yani. Tutukluluğun devamına deniyor. Ne güzel klişe laf: "Tutukluluğun devamına." "Tutukluluğun devamına."

Ben SEGBİS'e hiç katılmadım. Bir defa katılayım dedim, gittim. Tepkimi gösterdim, beni 20 dakika müzikle beklettiler. Meğerse bekletmiyorlarmış; alıyorlarmış, iki dakika sonra "tutukluluğun devamına" deyip geçiyorlarmış. Beni 20 dakika müzikle beklettiler. Baktım dosya gene aynı duruyor şeyde, masanın üstünde, tutukluluğa devam. "Ne, baktınız mı şimdi o dosyaya da?" dedim yani, "İncelediniz mi?" Böyle bir sistem olur mu ya? Kimi kiminle kandırıyorsunuz ya? Böyle mi yargılayacaksınız yani insanları?

"Benim dosyamda da var pişmancık; Ertan Yıldız"

Delil oluşturmak... Dosyaların şu anda en önemli delili ne biliyor musunuz? Etkin pişmancıklar. "Pişmancık" diyorum ben onlara. Bir hanımefendi söyledi diğer duruşmada, çok hoşuma gitti. Etkin pişmancıklar. Kim bu etkin pişmancıklar biliyor musunuz? Yan odada –yine de üzülüyorum– eşiyle tehdit edilenler. Yan odada çocuğuyla tehdit edilenler, hapse çocuğuyla tehdit edilip etkin pişmanlıkçı yaratmaya çalışılan bir düzenin içerisindeyiz. Malıyla mülküyle tehdit edilenler...

Benim dosyamda da var pişmancık; Ertan Yıldız. Benim yan hücremde duruyordu, yan hücremde. Ben sesimi duyuramıyordum ama onun böğürmesini ben duyuyordum. Gece yarısı nasıl bir böğürme! "Ölüyor mu?" diye, yani iki üç defa butona bastım, görevli çağırdım. En az 20-30 gece kusacak gibi, yani kusacak gibi bir böğürmeyle... Adamcağız, avukat şey dedi: "Oğlum bir şey mi oldu sana?" diyor, "Neyin var?" "Yok, yok, iyiyim, iyiyim, iyiyim" kafası önde falan. Dayanamadı adam. Malını mülkünü seviyor herhalde, parasını pulunu seviyor ya da izah edemeyeceği şeyler var, bilemem. Pişmancık olmuş. Rahmetli Yalçın Küçük, "İtirafçılığı insanın kendini kusması" diye tarif etmiş, çok güzel tarif etmiş. Allah rahmet eylesin. Sonra "İşittim, şahit oldum, duymuştum, biliyordum, görmüştüm..." Binlerce. Ondan sonra neymiş efendim? 4000 sayfa iddianame. Bu iddianame kaç sayfa, bilmiyorum ama... 160 sayfa. İyi, az. Hiçbir şey yok çünkü, burada hiçbir şey yok. Orada adam bulmuşlar gene, burada hiçbir şey yok.

Ama insanını çaresiz bırakan düzen, yargılama düzeni olamaz. O çaresizliğin içinden etkin pişmancık üretmek yargılama olamaz. Sonra o beyanları alıp casusluk ve suç örgütü kuruyor adam. Ya casusluk ya, ayıptır ya. Ayıptır ya. Ülkesini satmak... Ahlaksızlar.

Bu ülkenin kaderini iftiralar, iftiracılar, iftiracı üreten zihniyetler yazamaz, yazamayacak. Bu ülkenin geleceğini kumpaslar belirleyemez, belirleyemeyecekler. Türkiye, güvenden doğar güvenden. Bir güvenden... Kurtuluş Savaşı da öyle. Telefon yok, telgrafı bilen kaç kişi var? Ama o millet yuvalarından çıktı. Benim ailemden neredeyse kimse kalmayacaktı, son anda bir dedem döndü. Birçok kalmayan aile de vardır aramızda. Onun için, bir millet güvenden doğar. Evet, Atatürk'e güvendi ve yol yürüdüler. Şimdi milletin kendine güvenme zamanı. 86 milyon yurttaşımızın kendine güvenme zamanıdır. Çok büyük itibar görecektir.

Türkiye güçlü ordusu, jeopolitik konumu ile bütün bunlarla evet, NATO'nun önemli bir ülkesidir, Avrupa'nın vazgeçilmez ülkelerinden birisidir, lideri olmalıdır, lider ülkelerinden birisi olmalıdır Avrupa'nın, Türkiye. Ancak bu ülkenin gerçek stratejik gücü, yalnızca askeri kapasitesinden değil, hukukun üstünlüğünden, hatta önce hukukun üstünlüğünden, önce demokratik meşruiyetinden ve millet iradesine duyduğu güvenden doğar. Jeopolitik önem kalıcıdır fakat onu güvene, itibara ve gerçek stratejik etkiye dönüştüren demokrasi ve hukuk devletidir.

Bu nedenle bugün burada görülen davalar, yalnızca Ekrem İmamoğlu davaları değildir. Bu davalar Türkiye'nin nasıl bir devlet olacağına, Cumhuriyetimizin kurucu ilkelerine bağlı kalıp kalamayacağına ve ülkemizin hem kendi vatandaşları hem de müttefikleri nezdinde nasıl bir geleceğe sahip olacağına ilişkin davalardır. Davalar önemlidir. Öyle zannetmeyin, tırıvırı bir casusluk davası görülüyor burada yani. Burada Türkiye'nin geleceğini konuşuyoruz biz. İBB davasında da Türkiye'yi, Türkiye'nin geleceğini konuşuyoruz, uydurma diploma cezası davasında da Türkiye'nin geleceğini konuşuyoruz. Çünkü birilerinin mücadele ettiği ve ne yazık ki sıkıntıya düşürmek istediği şey, Türkiye'nin geleceğidir.

"Nasıl çelişkiler içerisinde yaşıyoruz, görüyor musunuz?"

Düşünün ki bugün burada tarihin en ahlak dışı kumpas senaryolarından biri üzerine kurulmuş bir davada yargılanıyoruz, üstelik bu davanın az önce ifade ettiğim gibi adı geçen ülkelerin devlet başkanları, yarın NATO zirvesi dolayısıyla Ankara'da olacaklar. En üst düzeyde ağırlanacaklar. Nasıl çelişkiler içerisinde yaşıyoruz, görüyor musunuz? Yani bir yanda ne var, bir yanda ne yapıyoruz...

Evet, aziz milletim; burası Silivri. Diploma davasının ardından casusluk davasındayız ve Ekrem İmamoğlu yargılanmaya devam ediyor. Az önceki diploma davasının iddianamesine imza atan savcı da İstanbul'un bir ilçesine Cumhuriyet Başsavcı Vekili olmuştu. Bu bir şey ifade ediyorsa ortaya bırakıyorum hususu. Bunun da iddianamesinin altına imza atan, az önce söylediğim gibi yine İstanbul'un bir ilçesine başsavcı vekili, İstanbul'a başsavcı vekili ve Adalet Bakan Yardımcısı oldu. Bir şey ifade ediyor mu, bilmiyorum, ortaya söylüyorum.Benim için ne ifade ediyor? Hiçbir şey ifade etmiyor. Bu millet için ne ifade ediyor? Hiçbir şey ifade etmiyor. Makam dediğin şey onurla alınır, liyakatle alınır, emekle alınır. İftirayla, kumpasla, yalanla, dolanla alınmaz.

"Biz bu düzenin içerisinde yargılanıyoruz"

Hakimler değişti, burada da değişti. Biz bu düzenin içerisinde yargılanıyoruz. Ey milletim, ey halkım, böyle bir düzenin içinde yargılanıyorsunuz. Ekrem İmamoğlu'nun ilan ediyorum; 20 tane hakimi değişti şu 1,5 senede, 20 tane hakim. Savcıları, mavcıları saymıyorum. Ekrem İmamoğlu'nun her işine –burada listesi var, dosyası var– her işine imza atan, en ahlak dışı uygulamalara karar veren bütün savcılar da Türkiye'de liyakatsiz bir şekilde kademe yükselmişlerdir. Onun için bunun adı makamdır, mevkinin menfaat ilişkisidir. Başka hiçbir şey değildir, nokta.

"MİT'e müzekkere yazıldı, cevap yok. Niye konuşmuyor MİT Başkanı?"

Bunun ucu Ekrem'e değdi, bana değmedi, bir şey olmaz; görürsünüz bir şey olmaz. Görürsünüz, her sabah operasyonları herhalde ben bir tek izlemiyorum sabah açınca son dakika diye. Hepimiz izliyoruz; şirketlere, kurumlara, tapulara, mülke, arsaya, tarlaya... Ya tavuğa bile kayyum atadılar ya. Tavuğa bile kayyum atadılar ya. Böyle bir şey olabilir mi? Susalım izleyelim... E susun izleyin, ben susmam. Lafa gelince atıyoruz; "Haksızlığa susan dilsiz şeytandır."

MİT'e müzekkere yazıldı, cevap yok. Niye konuşmuyor MİT Başkanı? Niye konuşmuyor, MİT Başkanı niye konuşmuyor? İbrahim Kalın niye konuşmuyor? Sayın Hüseyin Gün'le diplomatik ilişkilerin yıllar önce fotoğrafları var iddianamede, yanlış değilim herhalde değil mi? Fotoğrafları var. Niye konuşmuyor ya? Yani MİT niye bir yazı... MİT dediğin bizim istihbarat kuruluşumuz, gururumuz olmalıdır. MİT niye konuşmuyor, niye bir yazı yollamıyor? Ne yazacak Ekrem'le ilgili? Ha... "Ya bir şey buluruz da ekleriz ondan sonra yazalım." Bununla mı iş... Utanmıyorlar mı ya? Ben, İbrahim Kalın, MİT Başkanı, tekrar ediyorum: Niçin cevap vermiyorsunuz? Ekrem İmamoğlu casus mu, değil mi? Hüseyin Gün casus mu, değil mi? Necati Özkan casus mu, değil mi? Merdan Yanardağ casus mu, değil mi?İbrahim Kalın, niçin yazı yazmıyorsun, niçin tek kelime etmiyorsun? Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı... Bu beyefendi, Hüseyin Gün, devlet adına çalıştı, senin verdiğin imzalı kağıtla 1 seneye yakın çalıştı. Bu insandan casus çıkar mu, çıkmaz mı? Ya mert adam çıkar, konuşur kardeşim. Burada yargılama yapıyormuş, hadi oradan, ne yargılaması...

"Bir kişi Ankara'dan "böyle et" demediği zaman ağzını bile açamazlar"

Niye konuşmuyorlar biliyor musunuz? Ben bunları tanıyorum. Bir kişi Ankara'dan "böyle et" demediği zaman ağzını bile açamazlar. Ben yaşadım, bakanlarla oturdum, yaşadım. Adalar'ın fayton sorununu çözüyoruz, Adalar'ın. Ankara'ya gittik. Namus, İçişleri Bakanı karşımızda. Hani ahmak davası var ya, bana ahmak dedi, ben de onu iade ettim. Ben yargılanıyorum, ona bir şey yok. Yargıtay'da. Ahmak... "Ahmak"tan siyaset yasağı alacak Ekrem İmamoğlu. Yapma ya. Bana söyleyene sözünü iade ettim. Bu kişiyle faytonu kaldırdık, elektrikli araba getireceğiz. Elektrikli arabada üretim sorunu var, çözmeye çalışıyoruz. Adalar tertemiz oldu, pırıl pırıl oldu. Çok da güzel bir iş oldu, hiç kimseyi de mağdur etmedik. Yüz milyonlarca da lira harcadık. Hiçbir faytonun altını temizleyen adama bile iş bulduk. Her faytoncuya para ödedik, her şeyi çözdük. Vali biliyor, herkes biliyor. Ona gidiyoruz, ona söylüyor, ona gidiyoruz... Vali ise "Aman bakanla konuş.", bakanla konuş "Aman şimdi bak." Gittik Ankara'ye, oturduk. Ben, bir genel sekreter yardımcımız profesör, bir daire başkanımız var, bakan var, iki tane üç tane genel müdür var, oturduk.

Toplantı yapıyoruz. 4,5-5 saat "niçin olmaz"... Elektrikli bir araç almışız, bu sisteme uygun değil, halbuki orada trafik yok, uygun olduğunu iddia ediyoruz araç trafiği olmadığı için. İlla "şu tip araç olmalı", "niçin olmaz"ı bana anlattı bütün yetkililer. Öyle dinledik, dinledik, dinledik. Telefonla Cumhurbaşkanı toplantıya katıldı. Dedi ki: "E biz seçimde biz de vaat etmiştik" dedi, "olmalı" dedi. İş neye döndü biliyor musunuz? 10 dakikada nasıl "olmalı"yıanlatmaya döndü. Bunu ben yaşadım ha. Böyle bir mülk çoğalabilir mi yani? 4 saat niçin olmaz, 5 dakika nasıl olur'u anlatmak... Hemen o genel müdür, bakan, nasıl olur'u anlatmaya başladılar. Bunu ben yaşadım.

Ne olmuştu?

Tutuklu İBB Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, kayyım atanan TELE1'in Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ile İmamoğlu'nun tutuklu danışmanı ve kampanya direktörü Necati Özkan, 27 Ekim'de "siyasi casusluk" iddiasıyla tutuklandı.

İmamoğlu, "yolsuzluk" soruşturmasının ardından "casusluk" soruşturmasından da tutuklanarak ikinci kez tutuklanmış oldu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı açıklamasında, "örgüt lideri" olarak ifade edilen İmamoğlu'nun, "'İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü' olarak CHP'yi yasa dışı yöntemlerle ele geçirdiği, Cumhurbaşkanlığı adaylığı için fon oluşturmak ve bu amaç doğrultusunda mali nitelikli suçları işlemek için, başta İstanbul'daki vatandaşların kişisel verilerinin yabancı ülke istihbarat birimlerine aktararak casusluk suçu işlediği" iddia edildi.

Casusluk soruşturmasının kilit ismi Hüseyin Gün'ün ise etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanma talebiyle ayrıntılı ifade verdiği öğrenildi. Emniyette 262 sayfa ifade veren Gün, 4 Temmuz'da tutuklandığı için cezaevine gönderildi.

Kaynak: T24