Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM’de düzenlenen grup toplantısında konuştu. Konuşmasının bir bölümünde tarıma ve gıda güvenliğine dikkat çeken Devlet Bahçeli, “Savaş sadece tankla tüfekle yürütülmez. Gıda güvenliği milli beka meselesidir. Tarım stratejik kudrettir. Bize düşen çiftçiyi yalnız bırakmamaktır. Fırsatçılar tek tek belirlenmeli ve kapatılmalıdır. Dışa bağımlı hale gelen millet diz çökmüş demektir. Bugün tohumu kim üretiyorsa savaşın galibi odur. Güvenli gıdaya erişim önemlidir. Çocukların sofrasını korumak geleceği korumaktır” dedi.

Bahçeli'nin açıklamalarından satırbaşları şöyle:

Çin Komünist Partisi’nden Fatih Erbakan’a ziyaret
Çin Komünist Partisi’nden Fatih Erbakan’a ziyaret
İçeriği Görüntüle

“28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak hava saldırılarıyla başlayan savaşın 7 Nisan’da iki haftalık ateşkese bağlanmış görünmesi, krizin bittiği anlamına gelmemektedir. Bu ateşkes, kapsamlı bir uzlaşıdan ziyade; tarafların stratejik ve temel hedeflerine ulaşamadığı bir noktada pozisyonlarını gözden geçirmesine imkân tanıyan geçici bir duraklama niteliğindedir.

"Kalıcı çözüm zemini oldukça zayıftır”

Kalıcı çözüm zemini oldukça zayıftır. Savaşın nihayete ermesi ve barışın sağlanması ise erişilebilir bir hedef olmaktan uzaktır. Bunun içindir ki bugün “ateşkes” diye sunulan tabloyu safdil bir iyimserlikle değil, devlet ciddiyetiyle okumak zorundayız. Çünkü ateşkesin kendisi bile bir güç mücadelesinin aracına dönüşmüş durumdadır. Trump’ın, Hürmüz Boğazı’nın açılması şartıyla iki haftalık ateşkesi kabul ettiklerini, İran’dan 10 maddelik teklif aldıklarını söylemesi; buna karşılık İran’ın da savaş hedeflerine ulaşıldığını ilan etmesi, krizin masaya taşındığını göstermiştir.

Anlaşılmaktadır ki silahların geçici olarak susması, hesapların kapandığı değil; gerek sahada gerekse masada yeniden ayarlandığı bir ara safhaya işaret etmektedir. İslamabad’da 12 Nisan’da gerçekleştirilen doğrudan ABD-İran müzakereleri herhangi bir anlaşma sağlanamadan sona ermiştir. Yalnızca sahada değil; diplomatik zeminde de bütün ağırlığını sürdüren bu mücadele sonrasında görüyoruz ki ortada bitmiş bir kriz değil; yalnızca biçim değiştirmiş bir bilek güreşi mevcuttur.

Bahçeli’den İsrail'in idam yasası planına tepki

Öte yandan İsrail Meclisinde kabul edilen ve Filistinli siyasi tutuklular için idam cezası yolunu açan düzenleme, Siyonizmin hukuktan ve ahlaktan yoksun yönünü gözler önüne sermektedir. Hukuk eliyle meşrulaştırılmaya çalışan zulüm, siyonizmin İslam’dan almaya çalıştığı intikamının, Filistinli kardeşlerimiz üzerinde kurmaya çalıştığı tahakkümün bir başka yansımasıdır.

Uluslararası hukuk bu denli ağır bir saldırıya dayanabilecek midir? Eşitlik nerede kalmıştır? Ayrımcılık yasağı kimler için vardır? Batı’nın insan hakları söylemiyle Ortadoğu’nun gerçekliği arasındaki uçurum artık gizlenemez hâle gelmiştir. Demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları adına dünyaya nizam vermeye kalkışanlar, söz konusu Filistin olunca ya derin bir sessizliğe gömülmekte ya da apaçık hukuksuzlukları muğlak ve utangaç cümlelerle geçiştirmektedir. Batı’nın bu sessizliği, hesaplı bir ahlaki körlük ve organize bir siyasi ikiyüzlülüktür.

‘Terörsüz Türkiye’ açıklaması

Bugün bölgedeki her sarsıntı, Türkiye’ye mezhepçilik, etnikçilik ve vekalet savaşları üzerinden yeni faturalar çıkarmak isteyen odakların iştahını kabartmaktadır. Türkiye’yi içeriden tartışmalı hale getirmek, etnik ve mezhebi fay hatlarını kaşımak, Terörsüz Türkiye süreci devam ederken devletin omurgasını yumuşatmak, sınır dışındaki kirli hesapların içerideki yankısından başka bir şey değildir.

Vaşington - Tel Aviv hattında yaşanan gerilim karşısında bölge devletlerinin etnik, dini ve mezhebi bölücülüğe fırsat vermeyen bir dayanışma çizgisinde kalması hayati meseledir. İç cepheyi sağlam tutmadan dış kuşatmayı yarmak mümkün değildir. Sanıyorum ki sınırlarımız dışındaki tüm gelişmeler karşında Terörsüz Türkiye sürecini sürdürmekteki ısrar ve kararlılığımızın temel sebepleri daha iyi anlaşılmaktadır.

Hal böyleyken, bu süreci bahane ederek Milliyetçi Hareket Partisi’nin çizgisini, Türk milliyetçiliğinin fikri omurgasını ve yegane kalesini sorgulamaya yeltenen sözde muhalefet, her şeyden önce kendi basiretsizliğini ele vermektedir. Oysa ne idrakleri bu meseleyi kavramaya yeter, ne ufukları bu süreci okumaya yeter, ne de çapları Milliyetçi Hareket Partisi’ni tartmaya yeter. Türk milliyetçiliğini sorgulama cüreti gösterenler, önce kendi siyasi acziyetlerinin ve fikri savrulmalarının hesabını çıkarmalıdır.

“Tarım meselesi, ertelenebilecek bir yatırım kalemi değildir”

Günümüz dünyasında bir millete diz çöktürmenin tek yolu işgal değildir. Dışa bağımlı hale gelen millet, diz çökmüş demektir. Çiftçisi tarlasını terk etmişse, köylüsü bağını dağıtmışsa; devlet, üreticisini kaybetmişse diz çökmüş, çocuklarının sofrasını başkasının denetimine bırakmış demektir. Kaşığını başkasının doldurmasına, karnını başkasının doyurmasına izin veren devlet, hür değildir. Bu nedenle gıda güvenliği, doğrudan doğruya bir milli egemenlik, bir milli beka meselesidir. Tarım meselesi, ertelenebilecek bir yatırım kalemi değildir.

“Fırsatçılar tek tek belirlenmeli”

Gıda güvenliği, tali bir politika başlığı değildir. Kara toprağa terini katık edip soframıza nimet ulaştıran çiftçimizi ve köylümüzü ezdirmemek de elbette bize düşecektir. Hem çiftçimizin alınterine hem helal soframız için kesemizden çıkan kazancımıza göz dikenlere de göz açtırmamalıyız. Tarımsal üretim alanında milletin emeği ve alın teri üzerinden haksız kazanç devşirerek kâr maksimizasyonu hedefleyen fırsatçılar tek tek belirlenmeli ve nerede gayrimeşru bir kazanç alanı varsa derhal devlet eliyle kapatılmalıdır.

“Polislerimiz üzerine atılı bulunan fazla mesai sorunu ihmal edilemez”

Türk polisi bugün çok ağır bir yük taşımaktadır. Bayramda, afette, terörle mücadelede, seçimde, trafikte, her yerde ve her zaman görevde olan polis kardeşlerimiz; evlerimizde huzurla uyumamız üstün bir adanmışlıkla çalışmaktadır. Bu adanmışlık elbette kıymetlidir. Elbette güvenliğimiz riske atılamaz ancak güvenliği sağlayan insan unsuru da görev başında yıpratılamaz.

Emniyet mensubu kardeşlerimizin hayat şartları görmezden gelinemez. Polislerimiz üzerine atılı bulunan fazla mesai sorunu ihmal edilemez. Karşılığı hissedilmeyen çalışma saatleri, sınırı belirsizleşen nöbet görevleri ve sürekli teyakkuz hali; polislerimizin omuzlarına çok ağır bir yük bindirmektedir. Bu kapsamda polis intiharlarını es geçmemek gerekir. Uzun mesai saatlerinin yorduğu, psikolojik baskının yıprattığı, yalnızlaşmanın yükünü taşıyan ve görev yoğunluğunun altında ezilen hiçbir polis kardeşimizi görmezden gelmemiz mümkün değildir. Türk polisi yalnız değildir. Yalnız bırakılmamalıdır. Yalnızlaştırılmamalıdır.”

Kaynak: Haber Merkezi