MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM’de düzenlenen grup toplantısında konuştu. Suriye’de yaşanan gelişmelere ilişkin açıklamalarda bulunan Bahçeli, DEM Parti ve Mazlum Abdi’yi hedef gösterdi.

Bahçeli, “Görünen gerçek apaçıktır: Mazlum Abdi isimli terörist, siyonizmin yandaşıdır ve başkalarının kuklası hâline gelmiştir. PKK’nın kurucu iradesine karşı sergilediği saygısızlık ve sadakatsizlik de ortadadır. Hiç kimse, DEM Parti dâhil, Halep’te Kürt kardeşlerimize yönelik saldırılar olduğunu ve kanlarının döküldüğünü iddia edemez. Böyle bir iddia ortaya atılsa bile bunun inandırıcılığından söz edilemez” ifadelerini kullandı.

“Bugünkü dünya tablosunda demokrasi ne aradadır ne Araf’tadır”

Bahçeli’nin konuşmasından satır başları şöyle;

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump’ın geçtiğimiz günlerde basına verdiği demeçte sarf ettiği sözler ise, çivisi çıkmış bir kaosun pençesine düşen dünyanın halinin özeti gibidir. Bir gazetecinin, “Küresel yetkilerinizin herhangi bir kısıtlaması var mı?” sorusuna Trump’ın verdiği cevap mealen şudur:

“Kendi ahlakım, kendi aklım. Beni durdurabilecek tek şey budur. Uluslararası hukuka ihtiyacım yok.”

Bu noktada öncelikle şu sorunun cevabı üzerinde düşünmemiz gerekir: Devlet mi hukukun ürünüdür, yoksa hukuk mu devletin sonucudur? Siyaset ve hukuk felsefecileri bu soru üzerinde uzun yıllar kafa yormuştur. Hukuku yapanlarla siyaseti yapanlar, hukuku inşa edenlerle hayatın rotasını çizenler çoğu zaman aynıdır.

Bizim tarih, kültür ve fikir koordinatlarımızla ifade edecek olursak; hukuk, devlet olma hâlinin mahsulüdür; devlet ise hukukun ve adalet ruhunun mükemmel bir cüzüdür. Hukuku yapan devlet, eğer hukuka uymaz ve onu çiğnerse, çetelerden ve organize suç örgütlerinden hiçbir farkı kalmaz.

Buradan hareketle diyebiliriz ki, mevcut hâliyle uluslararası hukukun aldığı ölümcül darbeler, küresel ölçekte çeteleşmeyi; devlet-altı yapıları ve “gücü yetenin yaptığı yanına kâr kalır” anlayışını yaygınlaştıracaktır. Bu durum, her yeni cümlede korkunç bir tabloyu, yıkıcı bir “yeni normal” olarak tescilleyecektir.

Küresel kurum ve kuruluşlardan kademeli olarak çekilen Amerika Birleşik Devletleri’nin, dünyayı ateşe sürüklediği ve insanlığın sonunu hazırlayan kıyamet senaryolarına; ilkel inançlar ve politik savrulmalar eşliğinde refakat ettiği, artık inkârı son derece güç bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Bugünkü dünya tablosunda demokrasi ne aradadır ne Araf’tadır ne de herhangi bir tarafta yer almaktadır; maalesef bütünüyle kaybolmuş, yok hükmüne düşmüştür. Yine aynı tabloda özgürlükler, insan hakları, insani miras ve değerler hazinesi emperyalizmin saldırısına uğramış; Vahşi Batı eliyle bir tahrip ve yağma dönemi başlamıştır. Dizginlenemeyen hırslar, frenlenemeyen ihtiraslar insan aklının önüne geçmiştir.

“Venezuela’daki kompresör vakası yalnızca bir testtir”

Asırlardır dip akıntısı hâlinde süregelen paylaşım, bölüşüm ve hâkimiyet kavgaları, geldiğimiz aşamada artık aleni biçimde yürütülmektedir. Petrol, doğalgaz, değerli maden ve mineraller; çatışmaların ve savaşların hem aracı hem de motivasyonu hâline gelmiştir. Buna çok yakında su kaynaklarına erişim yollarındaki tıkanıklıklar da eklenecektir. Herkesi sağduyuya davet ediyorum.

Yaşadığımız çok vektörlü, çok matrisli ve çok parametreli cepheleşmelerin benzerlerine, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesinde de rastlanmıştır. Bu savaşların olağanüstü etkileri günümüze kadar ulaşmış, hatta hâlen devam etmektedir. Akıl ve vicdan köprülerini yıkan Trump yönetiminin zincirleme çılgınlıkları; her geçen gün yayılan fütursuzluk ve pervasızlıkları, dünyayı karanlık bir uçurumun kenarına kadar sürüklemiştir.

İnsanlığın topyekûn yeni bir savaşa girmesi, dahası bunun nükleer silahlarla sürdürülmesi; ayrıca mikrodalga veya lazer ışınlarıyla hedefleri etkisiz hâle getiren yönlendirilmiş enerji silahlarının kullanılması ihtimali, düşünülmesi bile dehşet verici sonuçlar doğuracaktır. Venezuela’daki kompresör vakası yalnızca bir testtir; bu yolla tepkiler ölçülmüş ve yakın geleceğe dönük stratejik analizler yapılmıştır.

Şimdi ise sıranın, bir NATO üyesi olan Danimarka’ya bağlı topraklara geldiğine dair uyarılar yapılmaktadır. Trump’ın, “Bu sorunu ister nazikçe ister sertçe çözeceğiz” şeklindeki açıklaması, yangına körükle gitmekten başka bir anlam taşımayan sorumsuz ve şuursuz bir dayatmadır. Bir NATO üyesi ülkenin hâkimiyetindeki topraklara, bir başka NATO üyesinin çökme ve işgal planları yapması nasıl tarif edilecek, nasıl tevil edilecektir?

Bu şartlar altında NATO’nun değerler manzumesinden, ahlaki ve hukuki bağlayıcılığından samimiyetle söz etmek akla ve mantığa sığar mı? “İstedim, düşündüm, alacağım, yapacağım, vuracağım, yargılayacağım” anlayışı; hür dünyaya açıkça rest çekmek, “Haydi gücünüz yetiyorsa gelin savaşalım” demek değil midir?

Allah için söyleyiniz: ABD’nin fiilen üstlendiği küresel jandarmalık rolünde, beşeriyet kaçınılmaz biçimde kurban ve esir konumuna düşmeyecek midir? Nitekim 1946 yılında dönemin ABD Başkanı Truman’ın, Danimarka’ya 100 milyon dolar altın karşılığında Grönland’ı satın alma teklifinde bulunması ve bu teklifin reddedilmesi, işin özünde pek de bir şeyin değişmediğini göstermektedir.

Bunun yanı sıra Küba’ya sözde özgürlük getirme iddiası, Kolombiya’yı cezalandırma tehditleri, Panama ve Kanada üzerindeki hesaplar, İran’ı vurma planlarıyla meşgul olan Amerika Birleşik Devletleri’nin; küresel yok oluşa giden yolda kendi sonunu da hazırladığı açıkça ortadadır. Küresel ölçekte bir konvansiyonel savaş tehdidi son derece ciddidir.

“Osmanlı’ya ‘hasta adam’ yaftası vurmuşlardı, bugünün hastası ABD’dir”

Türkiye olarak her ihtimali sıfır hata ile ele almak, yüksek bir öngörüyle değerlendirmek; buna uygun siyasi, askerî ve ekonomik tahkimatı sabır ve sebatla gerçekleştirmek artık vatan, millet ve beka meselesidir. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na “hasta adam” yaftası vurulmuştu. Bugünün dünyasında ise gerçek hasta adam, Amerika Birleşik Devletleri’dir.

İçeriden çürümüş, büyük ölçüde insan kalitesini yitirmiş; anlamını ve varlık nedenini kaybetmiş bir toplum yapısına sahip olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, kristal bir vazo gibi elli parçaya ayrılacağı günler, emin olun, artık çok da uzak değildir. Bu ülkenin, siyonist haydutluğa verdiği ve adeta kumanda odası hâline getirdiği desteği sürdürebilmek adına Latin Amerika ve Orta Doğu’nun enerji kaynaklarını sömürme planları, esasında son çırpınışlarıdır.

Dünya, Amerika Birleşik Devletleri’nin işgalinden ibaret değildir. Birleşmiş Milletler’e üye diğer 191 ülke, meydanın boş olmadığını açıkça göstermelidir. Siyonizmin atına binen kovboylar, er ya da geç bu attan düşeceklerdir.

Milletleri kendi coğrafyalarında, kendi beşerî ve ekonomik kaynaklarından vazgeçmeye zorlayan siyasetin yeni adı “tek kutuplu dünya”dır. Oysa tek kutuplu dünya, tamamen istisnai bir dönemin ürünüdür. Yeni kutupların doğduğu günümüzde kaybedecek zamanımız, başkalarının senaryolarında oyalanacak vaktimiz yoktur. Dünyanın mazlum ülkeleri ve yardım eli bekleyen insanlık, umut aramaktadır.

Asırlar öncesinde olduğu gibi, devletimizin yeniden küresel bir güç olması hedefimizdir. Böylesi bir uyanış ve silkinmiş hürriyet, paylaşmaya ve hakkaniyete hasret insanlık için Türkiye’yi bir kutup başı hâline getirecektir. Bunun yolunu daha önceki bir konuşmamda da ifade etmiştim: Selçuklu Devleti’nin bayrağındaki iki yöne bakan çift başlı kartaldan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e miras kalan stratejik vizyon, hepimize rehber olmalıdır. Bir pençesi batıyı, diğer pençesi doğuyu kavrayan; üç kıtayı kanatları altına almış bu kartal, büyük bir medeniyet tasavvurunun sembolüdür.

İran’a operasyon açıklaması

Değerli arkadaşlarım, İran’da para birimi riyalin rekor düzeyde değer kaybetmesinin ardından, başkent Tahran’daki tarihi Kapalı Çarşı esnafının başlattığı protestolar kısa sürede ülke geneline yayılmıştır. Bu tablo, anlattıklarımızın yalnızca madalyonun bir yüzüdür. Diğer yüzünde ise İran’a yönelik organize, çok aktörlü istihbarat faaliyetleri, emperyalist provokasyonlar, kumpaslar ve tertipler bulunmaktadır. Dikkatle tefrik ve tahlil edilmesi gereken asıl boyut da burasıdır.

İran’daki şiddet olaylarında çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Hem yaşananlara hem de olması gereken siyasi gerçekliğe bakarak açıkça söyleyebilirim ki; İran’ın huzursuzluğu, bölünmüşlüğü ve sancı içinde kıvranması, Türkiye’yi ve bölge ülkelerini her açıdan tehdit etmektedir. Komşumuz İran’ın siyasi bütünlüğü, toprak bütünlüğü, iç barışı, istikrarı ve huzuru, Türkiye için hayati bir meseledir.

Hangi mihrakların devrede olduğu, hangi planların uygulamaya konulduğu ve nasıl bir ihanete hedef alındığı o kadar açıktır ki, sokakta oynayan çocuklara sorsanız dahi itiraf ederler. Bu nedenle yalnızca görünen kısma değil, suyun altında kalan bölüme de bakmak zorundayız. İran’a neşter vuran, ülkeyi felç etmek için örtülü operasyonlar yürüten; siyasi, askerî ve ekonomik tehditlerle köşeye sıkıştırmaya çalışan mihrakların kimlikleri de, habis niyetleri de bilinmektedir. Bu tehdit son derece tanıdık ve yakındır. Gezi Parkı olaylarıyla yaşananlar arasındaki benzerlikler üzerinde dikkatle düşünülmesini özellikle temenni ediyorum.

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a karşı saldırı pozisyonuna geçmesi; doğrudan müdahale amacıyla ülkenin daha da karışmasını beklemeleri, hatta karıştırılmasını sağlamaları, az önce bahsettiğim küresel konvansiyonel savaşa bir adım daha yaklaşmak anlamına gelmektedir. İran’daki olaylara; siyasi, ahlaki, inançsal, kültürel ve komşuluk bağlarımız gereği mutlaka karşı durulmalıdır.

Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın siyonist ve emperyalist kuşatma ile kurcalanmasına; etnik ve mezhepsel fay hatlarının kaşınarak husumet alanları oluşturulmasına izin verilmemelidir. Bugün, birlik ve beraberlik günüdür. İran Türklerinin olaylara karşı soğukkanlı ve mesafeli tutumu hem kıymetlidir hem de stratejik öneme sahiptir.

İran halkı, emperyalizmin köstebek lider projelerine ve sipariş senaryolarına izin vermeyecektir. Dış bağlantılı dayatmaların bozuk tarlasında sürülmeye, şer oyunlarına alet olmaya, sonucu son derece tehlikeli olan istikrarsızlığa çanak tutmaya yanaşmayacak; hiçbir yanlışa ortak olmayacak, hiçbir mütecaviz girişime kalkışmayacak ve emperyalizmin taşeronu olmayı asla gündemine almayacaktır.

CANLI | CHP Genel Başkanı Özgür Özel konuşuyor
CANLI | CHP Genel Başkanı Özgür Özel konuşuyor
İçeriği Görüntüle

“Bizim için yegâne geçerli metin, İmralı’nın 27 Şubat çağrısıdır”

Bakınız, Suriye’nin orasına burasına savrulan siyaset; siyonist alçaklığın suyu bulandırmak, iş bütünlüğünü bozmak ve iç çatışmaları kışkırtmak için her yola tevessül ettiğini açıkça göstermektedir. Halep’in Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerinde yaşanan çatışmalar, bu açıdan son derece düşündürücüdür. SDG ve YPG, yanlış üstüne yanlış yapmıştır.

Artık Halep’in orada, arşın ise Şam’da olduğu netleşmiştir. Trump yönetimi ise ayaküstü bu yapıları satmıştır. Çünkü bir kez daha vurgulamakta fayda vardır: PKK’nın örgütsel varlığı sona ermiş, silahlar bırakılmıştır. Bu terör örgütünün uzantısı olan SDG ve YPG’nin akıbeti de aynı olmak zorundadır.

Bizim için yegâne geçerli metin, İmralı’nın 27 Şubat çağrısıdır. Bu çağrı; barışa, kucaklaşmaya ve silahlı mücadelenin sona ermesine davettir. Üstelik yalnızca bir yapıyı değil, bölücü terör örgütünün bütün unsurlarını bağlamaktadır. SDG ve YPG bu çağrıdan bağımsız değildir; olması da mümkün değildir.

Mazlum Abdi ve DEM Parti’ye sert tepki

Görünen gerçek apaçıktır; Mazlum Abdi isimli terörist, siyonizmin yandaşıdır ve başkalarının kuklası hâline gelmiştir. PKK’nın kurucu iradesine karşı sergilediği saygısızlık ve sadakatsizlik de ortadadır. Hiç kimse, DEM Parti dâhil, Halep’te Kürt kardeşlerimize yönelik saldırılar olduğunu ve kanlarının döküldüğünü iddia edemez. Böyle bir iddia ortaya atılsa bile bunun inandırıcılığından söz edilemez.

Kürt kardeşlerimizin kanı bizim kanımızdır, acısı bizim acımızdır. Masum sivillerin arkasına saklanan, onları ölüme sürükleyen yapılar SDG ve YPG’dir. Çok şükür ki Suriye ordusu sivilleri sabırla ve tek tek tahliye etmeyi başarmış, hiçbirine zarar vermemiştir.

Buna rağmen bazı parti yetkililerinin “Türkiye’yi uyarıyoruz” diye başlayan açıklamaları, SDG ve YPG’yi aklama ve arkalamaya yönelik bir dil kullanmaları son derece üzücü ve sorunludur. Terörsüz Türkiye hedefi adım adım hayata geçirilirken; bu süreçte her türlü fedakârlık yapılırken, Halep bahanesiyle insanları sokağa çağırmak, meseleyi Diyarbakır’dan İstanbul’a kadar taşıyıp bağlamından koparmak ve istismar etmek kimseye hiçbir şey kazandırmayacaktır.

“Muhatap bellidir; PKK’nın kurucu önderinden başkası değildir”

Türk’ün kanı Kürt’e, Kürt’ün kanı da Türk’e haramdır.

Çünkü biz kardeşiz; kader ve keder ortağıyız. SDG ya da YPG’nin Ankara’ya davet edilerek müzakere masasına oturtulmasını istemek, ya aceleyle yapılmış bir açıklamadır ya da meseleyi kavrayamayan, gerçekleri göz ardı eden bir akıl tutulmasının ürünüdür. İsrail’in güdümündeki bir terör örgütüyle nasıl pazarlık yapılacaktır? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, böyle bir yapıya nasıl meşruiyet kazandıracaktır? PKK, böylesi bir dayatmaya nasıl onay verecektir? Muhatap bellidir; PKK’nın kurucu önderinden başkası değildir.

DEM Parti’nin Türkiye partisi olma yönündeki demokratik ve dengeli mücadelesini görmekle birlikte, eski alışkanlıkların zaman zaman yeniden nüksetmesinin sorumluluk ahlakıyla bağdaşmadığını düşünüyorum. Hatırlatmak isterim ki, DEM Parti Türkiye’nin partisidir; bu kimliğiyle Türkiye’ye parmak sallaması asla ve kat’a mazur, makul ya da meşru görülemez.

Halep’te sükûnetin tesis edilmesi sevindirici bir gelişmedir. Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü mutlaka korunmalıdır. SDG ve YPG’nin muhatabı Türkiye değil, Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti’dir. Nihayetinde, 10 Mart mutabakatı çerçevesinde; karşılıklı uzlaşma, yapıcı diyalog ve müzakereler yoluyla, İmralı çağrısında da vurgulanan entegrasyon sürecinin tamamlanması gerekmektedir.

Tarihi ve coğrafyayı birbirine bağlayan bir barış kuşağı, milletimizin ve bölge halklarının bahtını ve yolunu açacaktır. İnancımız, irademiz, ümidimiz ve hedefimiz budur. Yerinde tabirle söylemek gerekirse, uyuyan vicdanları sarsarak uyandıracağız; cehaletin esiri olanları aydınlatacak, ikna edeceğiz. “Türk’ün kaderi Kürt’tür, Kürt’ün kaderi Türk’tür” diyeceğiz. Eli silahlı, eli kanlı, vicdanı lekeli teröristleri ise aramızdan çekip çıkaracağız.

Türkiye’mizin ve bölgemizin telafisi mümkün olmayan bir yıkıma sürüklenmesini önlemek, hepimiz için millî bir görevdir. Herkes, siyasi hesapları bir kenara bırakarak üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. Biz, herkesi Türk milletinin vazgeçilmez bir evladı olarak görüyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi, milletimizin her ferdine kapısını açmakta; bu topraklara “vatanım” diyen herkese ocağını açık tutmaktadır.

Biz, bu insanlara kapımızı da ocağımızı da açıyoruz. “Milletim” diyen herkesi bağrımıza basıyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı; “Bu bayrak benim, bu ülke benim” diyen herkese gönlünü açmaktadır.

İçinden geçtiğimiz hassas ortam, tahrik ve kışkırtmalara son derece açık ve müsaittir. Bu nedenle önümüzdeki süreç, dikkat, sağduyu ve basiret gerektirmektedir. Türk milleti müsterih olsun, gönlünü ferah tutsun. Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı çatışma için değil, kardeşlik için vardır. Ancak millî varlık ve birlik tehlikeye düşerse, gereğini yapmaya hazır olduğumuz da asla unutulmamalıdır.

Bayrağın gönderden indirildiği, bin yıllık kardeşliğin katledilmek istendiği bir anda; maldan, mülkten ve candan vazgeçmeyen bir irade göstermek bin kere rahmettir. Bu, bizim Türk tarihine olan şeref borcumuzdur; Türk milletine olan namus borcumuzdur. Bu vatan sahipsiz değildir. Bu aziz millet çaresiz değildir. Bozgunculara ve yıkıcılara fırsat vermeyecek, istismarcılara itibar etmeyeceğiz. Tahrik ve tertiplere karşı dikkatli olacağız; tek ses, tek nefes olacağız.

Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı Türkiye için vardır; Türk milletinin birliği, kardeşliği ve mutluluğu için vardır. Türkiye var olduğu sürece, Türk milletinin emrinde ve hizmetinde olmaya devam edeceğiz. İhanetlere karşı dikkatli, fitnelere karşı uyanık, istismara karşı temkinli olacağız; tahriklere ise sabır, şuur ve azimle karşı koyacağız. Türk milleti ilelebet var olacaktır. Çünkü kendisini ve bekasını adamış sevdalıları vardır ve hepsi buradadır.

Terörsüz Türkiye hedefi; barış ve huzurla, demokrasi ve hürriyetle, sulh ve sükûnla, kalkınma ve refahla, kaynaşma ve kardeşlikle birdir. And olsun ki bu hedefe ulaşılacaktır. Başaracağız, yapacağız. Yeni yüzyılın ikinci çeyreğinde huzurlu ve güçlü bir Türkiye’yi Cumhur İttifakı olarak mutlaka inşa edeceğiz. Ahlak duygularımıza zehir katanları affetmeyeceğiz; büyüklük taslayan küçük insanları unutmayacağız. “Her şey Türkiye içindir, herkes Türkiye’dir” diyeceğiz.

Emekli maaşı açıklaması

Altını özellikle ve kalın bir şekilde çizerek ifade etmek isterim ki; emeklilerimizin derdi derdimiz, beklentileri beklentimizdir. En düşük emekli maaşı alan ve sayıları yaklaşık 5 milyona yaklaşan kardeşlerimizin sosyal ve ekonomik durumlarını iyileştirmek için gerekirse elimizi değil, gövdemizi taşın altına koymalıyız. Onlar üzülürken biz rahat olamayız. Sefalet düzeyindeki ücretleri, en azından insanca yaşayabilecekleri bir seviyeye taşımak zorundayız. Emeklilerimizin sonuna kadar yanındayız.

Muhabir: Şevval Dalgıç