Partisinin TBMM’de düzenlenen grup toplantısında konuşan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, gündeme yönelik açıklamalarda bulundu. Maduro’nun kaçırılmasını daha önce 15 Temmuz darbesine benzeten Bahçeli, aynı sözlerini tekrarladı.
Bahçeli, “İnsan hakları bugün bilinmez bir yerdedir; meçhul bir zehirle mahzende kilit altına alınmış ve ölüme terk edilmiştir. Konuşmamın başından itibaren vurguladığım gibi, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin daha ikinci gününde, tarihte belki de ender rastlanan bir haydutluk, bir korsanlık, bir insan kaçırma vakası yaşanmıştır. Beyaz perdede ya da televizyonlarda izlediğimiz Karayip Korsanları filmi, resmen ve alenen, tüm dünyanın gözü önünde sahnelenmiştir. Film seti ise Venezuela’nın başkenti Caracas olmuştur” dedi.
“Süper güç Türkiye’nin engellenmesi diye bir şey de söz konusu olmayacaktır “
Bahçeli’nin açıklamalarından satır başları şöyle;
“Önü alınan değil, ön alan ve öncü olan; dar seçeneklere sıkışıp kalan değil, sürekli seçenek üreten; durgunluk yerine hareketi, donmak yerine kışta bile yeşermeyi bilen; arabulucu ve yatıştırıcı özellikleriyle ihtilaflı tarafları buluşturabilen, hatta aynı masa etrafında toplayabilen bir yeni yüzyıl diplomatik vizyonuna sahibiz.
Savunma sanayiindeki altın çağımızla; sabrın ve şükrün kümesinde inançla değer üreten Türk markalarını dünyanın her yerine taşıyan; üretimi büyüten, erdemi yücelten; yeni nesil teknolojileri kendi sahalarına uyarlayabilen müteşebbis ve iş insanlarımızla; caydırıcılığı, kahramanlığı, inancı, vatan sevgisi ve mücadele kabiliyeti destansı seviyede olan asker ve polisimizle hedeflerimize yürüyoruz.
Nihayet, terörü hayatımızdan söküp atan “Terörsüz Türkiye” hedefinin adım adım gerçekleşmesiyle, başaramayacağımız hiçbir şey yoktur. Yapamayacağımız hiçbir şey yoktur. Süper güç Türkiye’nin engellenmesi diye bir şey de söz konusu olmayacaktır.
Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı; soran yüzleri canlandıran, kalplere yuvalanmış hüzünleri her cephede kovan ve dağıtan; nasırlı kişilerin izleriyle bezenmiş kahırlı elleri şefkat ve sevgiyle tutan; göz pınarlarından oluk oluk inen yaşları sabırla silen bir anlayışın adıdır. Dertlere derman olunamıyorsa bile onlara ortak olmayı vecibe sayan; tam kapsamlı bir yanlışlığa karşı tavizsiz bir iradenin, bıçkın bir duruşun, tartışmaya kapalı nitelikli dürüstlüğün ve samimiyetin siyasetteki ahlak markasıdır. Bu marka var oldukça, Türkiye’nin yeni yüzyıldaki marka değerini en yüksek noktaya taşıyacaktır.
“Karayip Korsanları filmi, resmen ve alenen, tüm dünyanın gözü önünde sahnelenmiştir”
Esasen uluslararası hukuk, uzun yıllardır çöp tenekesinin dibindedir. İkinci Dünya Savaşı’nı müteakip küresel emperyalizmin doymak bilmeyen kursağı; ne hak tanımış ne de hukuk bilmiştir. İnsanlık tarihine bütüncül baktığımızda; asker, silah ve teknoloji gücüne sahip ülkelerin daha ceberut ve daha tahakkümcü hâle geldiğini sayısız örnekle teyit etmek mümkündür. Hukukun gücü yerine güçlülerin hukukunun hâkim olması yeni bir durum değildir. “Bu nasıl olur?” demeyin; maalesef olmuştur ve daha olacakların da önü açıktır.
İnsan hakları bugün bilinmez bir yerdedir; meçhul bir zehirle mahzende kilit altına alınmış ve ölüme terk edilmiştir. Konuşmamın başından itibaren vurguladığım gibi, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin daha ikinci gününde, tarihte belki de ender rastlanan bir haydutluk, bir korsanlık, bir insan kaçırma vakası yaşanmıştır. Beyaz perdede ya da televizyonlarda izlediğimiz Karayip Korsanları filmi, resmen ve alenen, tüm dünyanın gözü önünde sahnelenmiştir. Film seti ise Venezuela’nın başkenti Caracas olmuştur.
Seçimle göreve gelmiş, egemen eşitliği uluslararası camiada hukuken tescillenmiş Venezuela Devlet Başkanı Sayın Maduro’ya karşı yapılan bu gayrimeşru ve hukuk dışı saldırıyı yalnızca kınamakla yetinmiyor; nefretle, şiddetle ve her yönüyle lanetliyorum.
Bu ahlaki yıkım, bu zalimlik, bu hukuk tanımazlık, bu insan hakları karşıtlığı, bu kabalık ve bu skandal eylem; bu mütehakkim zorbalık hiç kimseye ve hiçbir ülkeye imtiyaz değildir. Maduro’nun hataları, yanlışları ya da kanunsuz iş ve işlemleri varsa bile, bunun silahlı ve zor kullanılarak başka bir ülkenin yetki sahası içinde ele alınması kabul edilemez. Muhatap Venezuela halkıdır; sorumluluk Venezuela halkınındır.
Seçimle gelenin seçimle gitmesi, suç işleyenin kendi ülkesindeki mahkemeler önünde hesap vermesi demokrasi ve hukuk normlarının temelidir. En azından genel geçer kabul ve Kur’an’ın meşruiyet anlayışı da bunu gerektirir. Venezuela örneği ne ilktir ne de son olacaktır; ancak bir devlet başkanının ülkesinin başkentinde, istihbarat sızmasıyla başlayan kombine bir saldırı planlaması sonucunda, gece yarısı yatağından eşiyle birlikte güç kullanılarak sürüklenerek alınması ilk kez vuku bulmuştur. Bu olacak şey değildir; sineye çekilecek bir durum da değildir.
“Ülkemizde yaşanan 15 Temmuz ihanetine benzerliği de dikkat çekicidir”
Dijital çağın yeni sürüm eşkıyalık taktikleriyle bir insan kaçırılmış, uluslararası literatürde benzeri az görülen bir zorla “lider transferi” gerçekleştirilmiştir. Tarihte barbar kavimlerin Roma’yı istila edişi nasılsa, aynısı iki ocağı, üç çocuğu bağlayan bir gecede Karakas’ta sahnelenmiştir. Bu müfrit ve mütehakkim tablonun, ülkemizde yaşanan 15 Temmuz ihanetine benzerliği de dikkat çekicidir.
3 Ocak 2026 tarihinin akşam saatlerinde bir televizyon kanalına gönderdiğim mesajda da vurguladığım üzere; Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’da gerçekleştirdiği askerî müdahale ile Devlet Başkanı Maduro’yu iktidardan haksız ve hukuksuz şekilde uzaklaştırma girişimi, bilinen ve tanıdık bir komplodur. Türkiye’de 15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ eliyle gerçekleştirilen darbe teşebbüsünde, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan Marmaris’teyken doğrudan kendisine yönelik sergilenen alçak girişimde kullanılan yöntemle, bugün Maduro’yu hedef alan yöntem birebir aynıdır.
15 Temmuz’da casus ve alçak bir örgütü maşa olarak kullanarak üzerimize saldıran Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela’da bunun yerine doğrudan müdahalede bulunmuştur. Türk milletinin ayağa kalkan iradesine ve kahramanca mücadelesine çarpıp yerle yeksan olan FETÖ ihaneti ile Venezuela’daki gece yarısı darbesi aynı tornadan çıkmış, aynı projenin mahsulüdür. Tek fark şudur: Biri uyanık olmuş ve direnmiştir, diğeri uyutulmuş ve teslim alınmıştır.
Su uyusada; düşman uyumayacaktır. Şayet uyursak, uyuklarsak, uyuşursak unutmayınız ki izmihlal kaçınılmazdır. Ben-ediyor-hâlâ meselesi, dünyanın üzerine eski bir harabe gibi çökmüştür. Depremden sonra yıkılan çok katlı binalar misali dünya çökmüş, bunun altından nasıl kalkılacağı ve üçüncü dünya savaşının çatısı örülen, tutuşturulmak istenen kıvılcımının önüne nasıl geçileceği bir muammanın daniskası hâline gelmiştir.
Bahçeli'den Trump’a tepki: Esasen bütün dünya bugün yakın tehdit markajı altındadır
Trump’ın yeni hedefleri; Meksika, Kolombiya, Panama ve Küba hattıdır. Görülen ve tezahür eden akıl ve izan tutulması, tekerrür hâlindeki egemenlik ve hukuk yarılmalarının dünyayı kademe kademe felakete taşıdığını göstermektedir. Bunu idrak etmemek için yalnızca “üç maymunu oynamak” yeterlidir.
Konu ne narkoterör meselesidir ne de törpülenen devletler veya yöneticilerle sınırlıdır. Bunun çok daha derininde, çok daha ötesinde; hâkimiyet ve paylaşım şiddetindeki basınç yüksekliğinin muhtelif coğrafyalarda öbek öbek patlamaya geçmesi vardır. Trump’ın sağduyusu, aklî ve ahlakî melekeleri buharlaşmıştır. Amerika Birleşik Devletleri Başkanının “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” demesi, enerji kaynaklarına çökme mesajıdır ve yenilenmiş sömürgeciliğin, yeniden kurgulanan emperyalist yayılmacılığın karanlık yüzünü deşifre etmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin asıl hedefi; enerji akışını kontrol altına almak, başta altın olmak üzere değerli maden ve mineral ticaretine hükmetmek, siyasî, askerî ve ekonomik cephelerle bir ülkenin neyi var neyi yoksa el koymaktır. Esasen bütün dünya bugün yakın tehdit markajı altındadır.
“Şimdi anlaşıldı mı millî birlik, kardeşlik ve dayanışma azmimizin neden vazgeçilmez olduğu?”
Ağır aksak işleyen, yaralı ve bereli de olsa canlılık emaresi gösteren küresel blokların sertleşerek sivrilmesine rağmen; diyalog ve diplomasi kanallarını açık tutan, kurallara dayalı uluslararası düzen mekaniği artık tıkanmış ve ölümcül bir darbe almıştır. Bundan sonrası için akıl yürütmek, öngörüde bulunmak; yarın ne olacağını kestirmek imkânsız olmasa da son derece zordur.
Venezuela örneği, aynı zamanda iç cephenin hayatiyeti ve müessiriyeti hakkında ibretlik ipuçları da vermiştir. Doğrudan teslimiyet olmadan; devlet ricalinde, askerî ve güvenlik bürokrasisinde, siyaseti sevk ve idare edecek makamlarda devşirilmiş unsurlar bulunmadan bir ülkenin devlet başkanını eşiyle birlikte gece yarısı yatağından almak, hiçbir muhasım gücün kolayca yapabileceği bir şey değildir.
Şimdi anlaşıldı mı iç cephemizi tahkim etmenin neden samimi bir gaye olduğu? Şimdi anlaşıldı mı terörsüz Türkiye hedefindeki irademizin anlamı? Şimdi anlaşıldı mı millî birlik, kardeşlik ve dayanışma azmimizin neden vazgeçilmez olduğu? Ve şimdi anlaşıldı mı sahipsiz bırakılmaması gereken karar ve kararlılığımız? Anlaşıldı mı “Türk’ü sevmeyen Kürt, Kürt’ü sevmeyen de Türk olamaz” sözü ve beyanımızdaki sahicilik ve sağlamlık?
"Hür dünya, Amerika Birleşik Devletleri’nin dayatmalarına karşı ayağa kalkmalıdır"
Değerli arkadaşlarım; dünya çok cepheli, çok aktörlü ve çok bilinmeyenli, son derece tehlikeli bir kriz içindedir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı artık inandırıcılığını, ikna kabiliyetini ve bağlayıcı karakterini kaybetmiştir. İnsan hakları zulmün değirmeninde öğütülmüş; demokrasi ve özgürlükler emperyalizmin marangozhanesinde biçimlendirilmiştir. Uluslararası hukuk, asılı tutulduğu askıdan indirilmiş; hoyratça yargılanma, asılma ve can verme safhasına sürüklenmiştir.
Bugün dünya üzerinde devlet başkanı dokunulmazlığı tartışmaya açılmıştır. Sandıkla gelmek ve sandıkla gitmek, demokrasi ezberlerinin ardına saklanarak sadece mevzi mücadelelerinin aparatı hâline getirilmiştir. Bunun da ötesinde, göz boyayan rejim ve sistemleri sözde ıslah ve terbiye etmek için tertip edilen bir orta oyunu, hürriyet kılığına bürünmüştür.
Küresel denge kaybolmuştur. Jeopolitik depremler, ticaret savaşları, ekonomik operasyonlar, siyasî hesaplaşmalar, diplomatik kutuplaşmalar, asimetrik ve vekâlet savaşları kıtaları sarsmış, ülkeleri karşı karşıya getirmiştir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesinde biriken ve derinlere sirayet eden yüksek basıncın aynısı, belki de daha fazlası bugün küresel arenada tedavül hâlindedir.
Venezuela’ya yapılan hukuk ve meşruiyet dışı darbenin türev sonuçları mutlaka olacaktır ve doğacaktır. Vekâlet savaşlarından doğrudan güç kullanma dönemine geçilmiştir. İran diken üstündedir, sokaklar kaynamaktadır; her ihtimal gündemdedir. Tayvan gerilimi artarak devam etmekte, muhtemel bir çatışma hatta savaş için karşılıklı hazırlıklar hızla yapılmaktadır.
Gazze’de süregelen soykırım; Somali, Yemen, Sudan, Etiyopya ve Kızıldeniz havzasındaki çatışmalar; Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’ni karşı karşıya getiren egemenlik arayışları; Rusya ile Ukrayna arasında beşinci yılına giren savaş hâli… Tüm bunlar, barış, huzur ve güvenlik arayışlarının duvara tosladığının en açık göstergesidir.
Bütün bu tablonun faturasını başkalarına kesen Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin, uluslararası ceza mahkemesi tarafından hakkında yakalama kararı verilen soykırımcıların sırtını sıvazlayıp pamuklara sarması utanç verici bir ikiyüzlülük değil midir? Bu durum ahlaken ve hukuken, uluslararası sistemin kangrenleşmiş bir safra hâline gelmediğini mi göstermektedir?
Emperyalizm kudurma aşamasına girmiştir; kan ile çıkar iç içe geçmiştir. İştahları kabartan petrol, her zilleti ve rezaleti mubah kılmıştır. Tam ve net bir teşhisle ifade edecek olursak: Kan kokusu almış bir köpekbalığından daha tehlikelisi, petrol kokusu almış Amerikan emperyalizmidir.
Şunu açık yüreklilikle ifade etmeliyim ki, at hırsızlığıyla enerji ve değerli mineral hırsızlığı arasında içerik bakımından hiçbir ayrım ve farklılık yoktur. Uydurulan uyuşturucu, terörizm ya da kokain kaçakçılığı suçlamalarının; Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı makineli tüfek ve yıkıcı cihazlara sahip olunduğu iddialarının yargılama bahanesi olarak öne sürülmesi, karanlık ve katıksız emperyalist adımların maskelenme çabasından başka bir şey değildir.
Dünya bugün son derece riskli ve güvensizdir. Trump’ın 1823 tarihli Monroe Doktrini’ne dayanarak “arka bahçe” olarak gördüğü coğrafyalarda stratejik, silahlı ve siyasi düzenlemeler yapması; yasa dışıdır, ahlak dışıdır ve insanlık değerlerine, ülkelerin egemenlik haklarına karşı yeni bir savaş pozisyonuna geçildiğinin ilanıdır.
Amerika Birleşik Devletleri Kongresi acilen devreye girmeli; Trump yönetiminin anayasa ve uluslararası hukuka aykırı siyasi ve askerî tasarruflarını sona erdirecek kararları süratle ve kararlılıkla almalıdır. Venezuela Devlet Başkanı derhâl ülkesine iade edilmelidir. Bir ülkenin kaderi ancak ve ancak o ülkenin halkı tarafından tayin edilebilir.
“Önce Amerika” sloganıyla tüm dünyaya parmak sallayan kovboy zihniyetine; “önce insanlık, önce hukuk, önce yaşanabilir ve huzurlu bir dünya” mesajı verilmelidir. Latin Amerika ya da Güney Amerika’dan doğacak istikrarsızlıkların ve iç bölünmelerin diğer coğrafyalara sirayet ederek genişlemesi, son derece vahim gelişmeleri tetikleyecektir.
Hür dünya, Amerika Birleşik Devletleri’nin dayatmalarına karşı ayağa kalkmalıdır. Demokrasi ve hukuk şerefi adına; herkes, hepimiz, bütün insanlık buna sahip çıkmalıdır.
“Amerika Birleşik Devletleri bugün kristal bir vazoya benzemektedir”
Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela darbesi bir zafer, parlak bir iş ya da başarılı bir müdahale değildir; aksine yavaş yavaş inişe geçen, çakılması mukadder bir devletin yıkımından önceki son istasyonudur. Amerika Birleşik Devletleri bugün kristal bir vazoya benzemektedir; düştüğü anda en az elli parçaya ayrılır. Sultan Süleyman’a kalmayan bu dünya, hiç kimseye kalmayacaktır. Hiçbir ülke, başka bir ülkenin pervasızlıklarına mahkûm edilemez.
Değerli milletvekilleri, kıymetli hanımefendiler ve beyefendiler; bölgesel ve küresel manzaranın bozulan ve bulanıklaşan atmosferine karşı, terörsüz Türkiye’nin oluşması ve olgunlaşması maksadıyla çalışmalarımızı sabırla sürdürüyoruz. Allah’ın izniyle hedefimize vasıl olacağız. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır diyoruz. Büyük bir kucaklaşma ve kaynaşma seferberliğiyle çevremizde açılan nifak çukurlarına düşmeyecek, tökezlememizi umut edenleri yine hayal kırıklığına uğratacağız.
Bahçeli'den Arap aşiretlerine Şam yanında durma çağrısı
Suriye’de geciken ve ertelenen entegrasyon sürecinin bir an evvel hayata geçmesi; 27 Şubat İmralı çağrısına müzahir gelişmelerin ortaya çıkması gerekmektedir. SDG ve YPG’nin müzakere edilemez taleplerini gündeme taşıması, uzlaşmadan kaçmak için mazeret üretildiğini düşündürmektedir. Bu yanlıştır ve istiklal ile huzur hedeflerini sekteye uğratmaktadır.
SDG/YPG, Suriye’nin kuzeydoğusunda geniş bir alanda fiilî hâkimiyet kurmuştur. Bu bölge, yer altı ve yer üstü kaynakları bakımından son derece zengindir. Bu yapıların İsrail’in dümen suyuna girmesi ve Mazlum Abdi’nin PKK’nın sözde kurucu liderliğine hazırlanıyor görüntüsü verilmesi, çözümsüzlüğü ve kaosu daha da derinleştirecektir. Buna asla müsaade edilmemelidir. Ya mutabakatla ya da zorla, Suriye’nin üniter yapısı ile siyasi ve toprak bütünlüğü kategorik olarak tesis edilmelidir. Arap aşiretleri de ön şart olmaksızın Şam yönetiminin yanında durmalıdır.
Dünya Yahudilerine çağrı
Suriye’de kurulan kirli oyunlar bozulacaktır. Siyonist şımarıklığın DEAŞ kartını masaya sürerek Türkiye üzerinden istihbarat ve sabotaj faaliyetleri yürütmesinin bedeli çok ama çok ağır olacaktır. Sormak gerekir: Dünya Yahudileri, İsrail’in soykırım siyasetini reddedip “öldürmeyeceksin” emrini ne zaman yüksek sesle hatırlatacaktır?
İsrail, insanlık vicdanı karşısında ciddi bir meşruiyet kaybı yaşamaktadır. Eninde sonunda işlenmiş soykırım suçunun siyasi ve hukuki sonuçları olacaktır. Toplu katliam boyutuna ulaşan saldırıların, hiçbir inanç sistemiyle, hiçbir kutsal metinle ve insanlığın ahlaki kazanımlarıyla bağdaşması mümkün değildir. İsrail, Filistinli mazlumlar kadar dünyadaki masum siviller için de ciddi bir tehdittir.
Bu nedenle İsrail halkı ve Yahudi inancına mensup insanlar, küresel bir dışlanma riskiyle karşı karşıyadır. Netanyahu yönetiminin politikalarının ahlaki ve hukuki lekesi, maalesef tüm Yahudilere sirayet etmektedir. Dünya Yahudiliğinin temsilcilerini; bu lekeyi temizlemeye, İsrail vahşetini durdurmaya, Gazze halkının insani ihtiyaçlarını karşılamaya, mazlumların dokunulmaz haklarını korumaya ve bölgesel barış ile istikrarı desteklemeye çağırıyorum.
Bu çağrı, herhangi bir kimliği ya da inancı hedef almak için değil; bilakis adalet, merhamet ve insan onurunu hatırlatmak içindir. Zulüm karşısında tarafsızlık yoktur. Sessizlik, suça ortaklıktır. Dünyayı; Yahudi cemaatini devlet politikalarıyla dinî kimliği birbirinden net biçimde ayırmaya, İsrail yönetiminin soykırım ve yayılmacı siyasetini kolektif bir iradeyle reddetmeye davet ediyorum. Bu çerçevede, dünya genelindeki çatı kuruluşlar, dinî konseyler, akademik platformlar ve sivil toplum kuruluşları eşgüdüm hâlinde ortak bir tutum ve eylem planı oluşturmalıdır. Atılacak ilk kararlı duruşun; yalnızca masum Filistinlilerin değil, aynı zamanda Yahudi inancının küresel barış ve insanlığın ortak değer hazinesinin savunulması açısından da belirleyici olacağına inanıyorum.
Bahçeli'den Ali Yerlikaya’ya Yalova’daki IŞİD saldırısı tepkisi
Hiç kimse hesabı yanlış yapmasın, hiç kimse etrafımızda gölge oyunları oynamasın. Yalova’da etkisiz hâle getirilen teröristlerin akıbeti ibret vesikasıdır. Son olarak, bu teröristlerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduklarının söylenmesi son derece rahatsız edici ve sorunlu bir açıklamadır. Böylesi düşüncesiz, her yöne çekilebilecek değerlendirmelerden özenle kaçınılmasını temenni ediyorum. Aziz şehitlerimizi rahmetle, minnetle ve saygıyla yâd ediyorum."





