Partisinin grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İran'a yapılan saldırıya sert tepki gösterdi.
Bahçeli, "Bu saldırganlık gayri meşrudur, gayri hukukidir, gayri ahlakidir. Uluslararası hukuku takan ve tanıyan yoktur. Coğrafyamızın her tarafında barış hakim olmalıdır savaşın kazananı yoktur, barışın kazananı ise çoktur dünyaya hakim ve hadim olması gereken tek gerçek barıştır" ifadelerini kullandı.
"İsrail'in saldırması ve sonuçta toplantıya katılanların katledilmesi tam anlamıyla alçaklıktır"
Bölgesel ve küresel tansiyonun çok yükseldiği bir dönemde Türkiye olarak sağduyu ve soğukkanlılıkla hareket etmek, barışçıl çabaları destekleyip teşvik etmek mümeyyiz nitelikli politik ve diplomatik bir tutum tercihidir. Böylesi alacakaranlık dönemlerde duygusal tepkilere, duyumsal tepkimelere itibar ve ihtimam gösterilmemesi devlet ve millet aklının müşterek hassasiyeti olmalıdır.
Bu kapsamda etrafında dolaştığımız asıl mevzumuzun tam ağırlık merkezine geldiğimiz takdirde mahut sıcak gelişmeler karşısındaki yorum ve değerlendirmelerimizi aklıselim bir siyasi ve ahlaki çerçevede yapmamız kaçınılmazdır. Öncelikle şu hususu ifade etmeliyim ki, ABD’nin Siyonizm’in tahrik ve tertibine gelerek İran’a saldırması bölgesel ve küresel dengeleri sakatlayacak mahiyettedir.
Bu saldırganlık gayri meşrudur. Bu saldırganlık gayri hukukidir. Bu saldırganlık gayri ahlakidir. Uluslararası hukuku takan ve tanıyan yoktur. Dünyada orman kanunlarının geçerli olmadığını iddia edecek bir akıl ve mantık sahibi hiç kimseden bahsedilemeyecektir. Hani müzakereler sürüyordu? Hani görüşmeler devam ediyor; anlaşmaya ve uzlaşmaya yakın olunduğu iddia ediliyordu? 26 Şubat 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen müzakereler sonrası arabulucu Umman Dışişleri Bakanı; İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu sıfırlamayı kabul ettiğini açıklamıştı. ABD ve İran eşzamanlı olarak, müzakerelerde ilerlemenin olduğuna dair mesajlar vermişlerdi.
Hatta Cenevre’nin ardından süregelen görüşmelerin Viyana’da devam edeceği bile duyurulmuştu. 28 Şubat 2026 Cumartesi günü malum müzakerelerle ilgili gelişmeleri ele almak maksadıyla İran’ın dini lideri Ali Hamaney, üst düzey görevli siyasetçi ve bürokratlarla toplantı halindeyken İsrail’in saldırması ve sonuçta mezkur toplantıda bulunanların katledilmesi tam anlamıyla alçaklıktır. Casuslar İran’ın en kilit ve mahrem alanlarına kademe kademe sızmışlardır. Hain ve ajanlar içeride olunca kale kapısı kilit tutmamıştır.
Siyonist eşkıyalık dürte dürte, ite ite ABD’yi İran’a saldırtmıştır. Müzakereler kisvesiyle İran’a tuzak kurulmuştur. Hamaney’in ölümünden sonra MOSSAD ajanlarının yıkıntılar altındaki anlık görüntüleri kayda alarak Netenyahu’nun ofisine göndermesi dehşet uyandıran bir organize saldırganlığın göstergesi değildir de nedir?
“İç cephenin önemi, milli birlik ve dayanışmanın değeri zannederim çok daha iyi anlaşılmış”
İç cephenin önemi, milli birlik ve dayanışmanın değeri zannederim çok daha iyi anlaşılmış ve açıklığa kavuşmuştur. Komşu ülkemiz İran’ın başına gelen dehşet verici musibetlerden ülkemizi soyutlamak ve ayrı düşünmek hem imkânsız, hem de izansızlıktır.
“Terörsüz Türkiye” hedefine dudak büken aymazlar, ne yaptığımızı, neyi amaçladığımızı daha iyi görüyor musunuz? Türk-Kürt kardeşliğine yaptığımız samimi ve sahici çağrıyı utanmadan çarpıtan, PKK’nın kurucu önderliğinin 27 Şubat çağrısına her zaviyeden saldıran mayası ve meşrebi karışık zihniyetler, çevremizdeki ateş çemberinden herhangi bir sonuç çıkarıyor musunuz? Vatan ve millet sevgisi konusunda, milli birlik ve kardeşlik bahsinde bizimle aşık atmaya, boy ölçüşmeye, rekabet etmeye, hatta kibirli bir üslupla ayar vermeye çalışan siyasi ucubeler, nasıl bir felaket ve fecaatin kıyısından döndüğümüzü daha ne zaman anlamayı düşünüyorsunuz? İç cephemiz sarsılırsa sağımızın solumuzun zehirli haşeratlarla dolacağını merak ediyorum, ne zaman görmeyi ümit ediyorsunuz?
Edirne’yi Enver alacağına Bulgar alsın diyenlerin işbirlikçi torunları, sözde milliyetçi geçinen milliyetsizler sorarım sizlere; bir olmuş, diri olmuş, hep birlikte tek yürek olmuş Türkiye’nin neresinden rahatsızsınız? Oyumuz şu olmuş, bu olmuş; hepsi fasa fiso, hepsi beyhude; vatan ve millet elden gidince, devlet hükmü şahsiyetini kaybedince ne yapalım oyu? Nasıl yapalım siyaseti? Ne diyelim geleceğimizin nesline? Hangi bahaneleri üretelim ecdadımızın yüzüne?
“Hiçbir hain emel sahibi mihrak veya ülke yanlış hesap yapmamalıdır”
Gerek Tel Aviv medyası, gerekse İsrail eski Başbakanı Bennett şu iddialarda bulunmuş: “Türkiye yeni İran’dır.” İsrail’in cani Başbakanı; “hem Şii hem Sünni eksen tarafından tehdit altındayız” açıklamasıyla şer korosuna katılmış. Bir başka Türk ve Türkiye düşmanı Rubin ise “Ankara 2036’da, Tahran 2026’daki gibi olacak mı?” diye sorgulamış.
ABD’nin bir emekli albayı ise “İran’dan sonra sıra Türkiye’de” diye zırvayı hezeyanla perçinlemiş. Madem böyle iddialar son günlerde yaygınlık kazandı, bizim de bu sapkın görüş ve tehditleri görmezden gelmemiz doğal olarak mümkün değildir. Diyorum ki, ölümden öte köy yoktur, zira ölürsek şehit, kalırsak gazi olacağımız tarihi ve manevi hakikat, aynısıyla da farz-ı ayndır.
Bu inanca sahip bir kutlu iradeyi, bu iradenin sahibi bir büyük milleti, Türk-İslam mefkûresinin yeryüzüne mühür vurmuş muazzam bir kahramanlığını tehdit edecek, boyun eğdirecek, teslim alacak muhasım bir odağı Cenab-ı Allah henüz nasip etmemiş, henüz yaratmamıştır. Üstümüze kim geliyorsa, kimler gelmeyi düşünüyorsa göreceği azamet ve şiddeti de peşinen kabullenmek durumundadır.
Doğruya doğru, yanlışa yanlış demekten vazgeçeceğimizi hiç kimse düşünmemelidir. Hiçbir hain emel sahibi mihrak veya ülke yanlış hesap yapmamalıdır. Bir ölürsek bin diriliz, bin ölürsek bir bir dirilir, bu vatana, bu millete sonuna kadar sahip çıkarız. Korkak her gün, kahraman bir gün ölür. Biz korkak değil, kahraman bir milletin bugünkü serdengeçtileriyiz.
İran’a başsağlığı mesajı
İran’ın dini lideri Hamaney ile birlikte hayatını kaybetmiş bütün isimlere Cenab-ı Allah’tan rahmetler niyaz ediyorum. Dost, kardeş ve komşu ülke İran halkına sabır ve baş sağlığı diliyorum.
Lütfen dikkat buyurunuz, bir devletin en üst mevkiinde bulunan 50’ye yakın kişinin aynı anda hedef alınmasından, aynı şekilde ifna edilmesinden ibret almayalım da ne yapalım? Böylesi bir tedbir ve temkin ihlaline nasıl yorum getirelim? Venezuela’dan sonra İran’da da olan biten kanlı dramatik ve trajik gelişmelere ne diyelim? Bu vandallıktan herhangi bir sonuç çıkarmaktan imtina mı edelim?
Ayrıca Pakistan ile Afganistan arasındaki çatışmaların son bulmasını, anlaşmazlıkların karşılıklı mutabakatla sonlandırılmasını temenni ediyorum. Coğrafyamızın her tarafında barış hakim olmalıdır. Savaşın kazananı yoktur, barışın kazananı ise çoktur. Dünyaya hakim ve hadim olması gereken tek gerçek barıştır.
Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı hepinizin malumudur. Kaybetmiş olduğu topraklarla ilişkili olarak, coğrafyasının küçülmesine bağlı şekilde politiğini de değiştirmek mecburiyetinde kalmıştır. Bizler onları, neden savunmadılar, neden direnmediler, neden doğru okumadılar diye asla ve asla suçlayamayız. Döneminin şartlarında yapılması gereken her kahramanlığı ve direnci göstermiş olmalarına rağmen coğrafyaların elden çıkmasını önleyememişlerdi.
Bu muhteşem kadro, yeni şartların gerektirdiği ve gerektireceği ortamı doğru okuyup döneminin en gerçekçi yorumunu yapmayı başarmışlardır. Biz, Türk milliyetçileri olarak bu tedrici değişimi ve okumayı hem çok önemli, hem de beka düzeyinde anlamlı bulmaktayız. Çünkü çekilmeye başlanılan ve artık kalıcı olarak kopacağı anlaşılan toprakların eski politiğini ısrarla savunmak, Anadolu’muzun da kaybedilmesine yol açacak tarihi bir zafiyet olacaktı.
Dönemin İstanbul hükümetinin her yandan kuşatılan ve kaybedilmeye başlanılan topraklar karşısındaki en büyük yorum yanlışlığı da bizce buydu. Bu tarihi değerlendirme hatası onları Anadolu’nun işgaline göz yummaya ve işgalcilerle işbirliğine kadar götürecekti. Anadolu merkezli yeni milli jeopolitik ise aslında dönemin Türk milliyetçilerinin fikrinde ve ruhunda uyanmıştı.
Özellikle İttihat ve Terakki yönetimi, sınırlarını biraz daha geniş tutarak kendisine yeni nüfuz alanı çizmişti. Kurtuluş Savaşı kahramanları, tarihin akışını tersine çevirmekle uğraşıp eldekini de kaybetmek yerine; Mevcudu elde tutmaya yönelerek Anadolu ve Rumeli topraklarını kurtarmayı başarmışlardı. Bu derin ve hikmetli stratejik aklı, bugün her şey olup bittikten sonra yorumlamak kolay olabilir. Ama savaşırken düşünmeyi öğrenmiş bir milletin çocukları olarak bunu tam da ihtiyaç duyulan anlarda doğru okumaları her türlü takdirin üstündedir.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu muazzam stratejik dönüşümü başarmış bütün kahramanlarımızı en samimi hissiyatımla hürmetle, rahmetle ve hasretle anıyorum. Bu kadronun önemli bir kısmı kaybedilen coğrafyaların evlatlarıydı ve eldeki ana yurdun bağımsızlığı için hayatlarını ortaya koymuşlardı. Üsküp’ün, Kosova’nın, Kırcalı’nın, Dedeağaç’ın, Bağdat’ın, Gazze’nin Musul’un, Kerkük’ün, Halep’in ve pek çok yerin artık bizde olmadığı bu yeni coğrafyada, buraları hiç kaybetmemiş gibi davranarak hala eski jeopolitikte ısrar etmenin pratikte anlamı olmadığını fark etmişlerdi. Ama akılları yine de haklı olarak Misak-ı Milli sınırlarında ve maşeri vicdanda mahfuz eski vatan topraklarında kalmıştı.
Değerli Dava Arkadaşlarım; Tarih, yanlış zamanda doğru adım atanlarla, doğru zamanda yanlış adım atanların yaşadığı hezimetler ve yıkımlara şahitlik etmektedir.
Bir yanlışın bütün doğruları götürdüğü bu stratejik hesapta, önemli olan doğru adımın, yine doğru zamanda atılabilmesidir. Nitekim mesela Atatürk’ün Hatay’ı Fransızlardan geri alması iki doğrunun, yani doğru zaman ve doğru adımın doğru bir denklem içinde işlemesiyle mümkün olmuştur.
Silah atmaya gerek kalmadan bir tarihi Türk yurdu ana vatana katılmıştır. Bu sözlerimden, sınırların ötesinde kalmış milli gerçeklerimizin ve milli varlığımızın ihmal edilmesi gibi bir sonuç çıkartılmasını istemem.
“Ankara’nın ve Türkiye’nin güvenliği her şeyin önünde ve üstündedir”
Bugünkü gerçekler bize istesek de, istemesek de, hesaplarımızı ve adımlarımızı başka başkentlerden bakarak çözme imkanı vermemektedir.
Biz yeryüzüne Ankara’dan bakmak zorundayız. Başka başkentlerin veya merkezlerin çekim alanına kapılarak yapacağımız yorum ve yaklaşımları savunmak, düşürülmek istenen küresel tuzaklar için bir bahane yaratacaktır. Ankara’nın ve Türkiye’nin güvenliği her şeyin önünde ve üstündedir.
Türkiye mevcut ağırlığıyla bölgesindeki mazlumların güvencesidir. Türkiye’nin varlığı onların umut adası demektir. Ne var ki önce düşüneceğimiz, öncelikle müdafaa edeceğimiz Türkiye’nin güvenliği, bekası, iç barış ve huzur ortamıdır. İşte “Terörsüz Türkiye” hedefiyle yapmak istediğimiz de tam budur. Dünya’ya Ankara’dan bakmaktan, milli birlik ve kardeşliğimizi gözü kara biçimde savunmaktan başka seçeneğimiz yoktur. Bölgesel ve küresel sorun alanlarına karşı barışçıl, insani, vicdan temelli ve ahlaki tutarlılığın izdüşümünde yaklaşmanın dışında bir diğer tercihimiz söz konusu değildir. Son söz olarak İran’a yapılan mütehakkim ve mütecaviz saldırıları hiç tereddütsüz kınıyorum. Afganistan ile Pakistan arasındaki çatışmaların son bulmasını, küresel güçlerin dolduruşuna gelerek ilerletilen savaş ve çatışmaların yerini barış ve sükûnet ortamına bırakmasını içtenlikle diliyorum.



