DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, İzmir'de düzenlenen halk toplantısına katıldı. Burada konuşan Hatimoğulları, "Sistemli bir şekilde bu sürece sosyal medya üzerinden birçok saldırının gerçekleştiğini görüyoruz. Tribünlere ırkçılık taşımak isteyenleri gördük. Sosyal medyayı ırkçı, cinsiyetçi, gerilimi kışkırtan bir platform olarak kullanmak isteyenlere tanıklık ediyoruz" dedi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Osman Kavala kararı hakkında da konuşan Hatimoğulları, "Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater zaten AİHM kararı gereği özgür olmaları gerekiyor. Kim ne derse desin" ifadelerini kullandı.

Hatimoğulları'nın konuşması özetle şöyle:

"Demokratik cumhuriyet için özgür ve örgütlü toplum buluşmalarının birini daha gerçekleştiriyoruz. İstanbul, Urfa ve birçok ilimizde gerçekleştirdiğimiz toplantılarımız devam edecek. Buradan bu buluşmayı sağlayan İzmir İl Örgütü'müze ve katılım sağlayan siz değerli arkadaşlarımıza ve beyaz tülbentleri ile her daim barışın temsilcisi olan barış annelerimize teşekkür ediyorum.

"Mehdi Zana bütün yaşamını Kürt halkının temsili için vermiş koca bir çınardı"

Sözlerime başlamadan önce dün bir acı haber aldık. Çok değerli Kürt siyasetçi Mehdi Zana’yı kaybettik. Bugün de toprağa verildi. Ben başta Mehdi Zana’nın ailesine, sevgili Leyla Zana ve bütün Kürt halkına başsağlığı dileklerimizi iletiyorum. Bir ömür bütün yaşamını Kürt halkının temsili için vermiş koca bir çınar; sürgünde, hapiste Kürt halkının sesini ilk duyuran isimlerden değerli Mehdi Zana’yı saygı ve minnetle anıyorum. Yine beş yıl önce İzmir İl Örgütü'müze gerçekleşen saldırıda katledilen sevgili Deniz Poyraz yoldaşımızı ve onun şahsında bu mücadelede yitirdiğimiz bütün yoldaşlarımızı ve canlarımızı anıyorum.

"Kürt halkı başta anneler olmak üzere çekilen bütün acılara rağmen barış demekten vazgeçmiyor"

50 yıldır Türkiye coğrafyasında savaş ve çatışmalar devam ediyor. 50 sene boyunca o kadar büyük acılara tanıklık ettik ki, şimdi bu salonda oturan birçok arkadaşımız, değerli halklarımız bu acıları birebir yaşamış, birebir tanıklık etmiş. Ve sadece bu son 10 günde biliyorsunuz çok sayıda şehadet açıklandı ve önümüzdeki ay içerisinde yine çok sayıda şehadetler açıklanacak. Bölgedeydik ve orada taziyelere de katıldık. Biz bu taziyelerde bir kez daha şunu gördük; Kürt halkı başta anneler olmak üzere çekilen bütün bu acılara rağmen, bütün bu kayıplara rağmen barış demekten asla vazgeçmiyor.

"Anne babalar 'Ne bir Kürt anne, ne bir Türk anne, ne bir asker annesi, ne bir gerilla annesi artık ağlamasın' diyor"

Biz taziyeye gittiğimizde annelerin, babaların bize söylediği şu sözleri sizlerle paylaşmak istiyorum. 'Daha çok çocuğumuz ölmesin. Ne bir Kürt anne, ne bir Türk anne, ne bir asker annesi, ne bir gerilla annesi artık ağlamasın. O nedenle bu sürece sıkı sıkıya sahip çıkın ve bu sürecin başarıyla sonuçlanması için elinizden ne geliyorsa daha fazlasını yapın. Bizim sizden beklentimiz, partimizden beklenti bu' dediler. Ancak Kürt halkının 50 sene boyunca biriktirmiş olduğu bilinç, ideolojik donanım, ödenen bedellerin ne anlama geldiğini bilen, bunu anlamlandıran, barışın öneminin farkına varan ve bunu en yüksek düzeyde bilince çıkarmış olan insanlar böyle bir sözü sarf edebilir ve onlar böyle özetlediler oradaki ağır bedel ödeyen halkların duygusunu ve düşüncesini. Ve değerli arkadaşlar, ben bir kez daha sizlerin huzurunda hem şehadeti açıklanan, hem açıklanacak olan bütün insanlarımızı saygıyla, minnetle anıyorum.

"Bugün İmralı’da masa kurulduysa ödenen bedellerin çok büyük payı var"

Bugün eğer İmralı'da bir masa kurulduysa, bugün eğer Rojava'da belli bir aşamaya gelindiyse, bugün eğer Şengal'de belli bir seviyeye gelindiyse ve bugün İran'da Kürt halkı, Ortadoğu'nun tamamında Kürt halkı bir denge pozisyonuna geldiyse, bilelim ki bu ödenen bedellerin çok ama çok büyük bir payı var. 50 sene önce Kürtler 'Ben Kürt'üm' diyemezdi bu topraklarda. Ama şimdi artık Kürtleri inkar etmek, Kürtleri yok sayma dönemi kapanmıştır. Hem asker anneleri hem gerilla anneleri müsterih olsun. Bu topraklarda bir tek kurşunun sesi duyulmayana dek, bu topraklarda bir gözyaşının dahi akmayacağı seviyeye varana dek biz bu sürece sonuna kadar sahip çıkacağız. Onurlu bir barış demeye devam edeceğiz.

"Süreç dar manada bir seçim hesabına sıkıştırılamaz"

Bakın samimi, dostane, içten, yapıcı eleştiriler sunan dostlarımız var. Bu süreci destekliyoruz, barışa yürekten inanıyoruz, barış mutlaka bu topraklarda olmalı ama barışın bu iktidarla konuşulmaması gerektiğini düşünen değerli dostlarımız var. Bu eleştirileri aldığımızı, önemli bulduğumuzu belirtmek isterim bir kez daha. Ancak şundan hepimiz emin olalım ki, bu sürecin yürütülmesi hepinizin tahmin edeceği üzere zaten mevcut olan icra makamıyla yürütülür. Bugün bütün dünyadaki çatışma çözüm deneyimlerinde de İrlanda örneği, Güney Afrika örneği ve burada daha birçok örneği verebiliriz, o dönemi kim yönetiyorsa, kim yöneticiyse bu görüşmeler onlarla olmuştur. Ve dolayısıyla bugün Sayın Öcalan'ın da ifade ettiği gibi, bu süreç dar manada bir seçim hesabına sıkıştırılamaz. Bu süreç dar manada herhangi bir siyasi partinin çıkarları çerçevesinde ele alınamaz. Yüzyıllık Kürt meselesinin çözümüyle ilgili bir somut adım atılabiliyorsa bu süreçte, bilelim ki devletle yapılan görüşmeler, icra makamı olan iktidarla yürütülen müzakereler bu seviyeye getirmiştir bunu.

Ve yine bazı yanlış analizler yapanlar var. Bölgenin gerçekliğini yeterince görememe, bölgede özellikle başta İsrail olmak üzere yepyeni bir konumlanma biçiminin nasıl meydana geldiğini, 2008'de küresel sermayenin başlayan krizi ve kapitalizmin krizinin bölgesel hesaplaşmasına, emperyalist güçlerin yeniden bir Ortadoğu şekillendirmeye çalıştığı bu dönemde elbette halkların birbiriyle dayanışması çok daha acil ve çok daha elzem bir pozisyona gelmiş durumdadır. Bugün bu süreç başladıysa bilelim ki bölgedeki gelişmelerin çok büyük bir önemi oldu.

"Sistemli bir şekilde sürece sosyal medyadan birçok saldırı gerçekleşiyor"

Buradaki analizlerin yeniden gözden geçirilmesi kanaatindeyiz. Bir de anti propagandayı çalakalemde değil, gayet hedefli, gayet çalışılmış ve sistemli bir şekilde yapanlar var. Bunların bir kısmı barıştan taraf gibi gözüken ama özü itibariyle aslında savaştan, şiddetten ve çatışmalardan beslenen kesimler. Gayet sistemli bir şekilde bu sürece sosyal medya üzerinden birçok saldırının gerçekleştiğini görüyoruz. Tribünlere ırkçılık taşımak isteyenleri gördük. Sosyal medyayı ırkçı, cinsiyetçi, gerilimi kışkırtan bir platform olarak kullanmak isteyenlere tanıklık ediyoruz. Ve biz şunu çok iyi biliyoruz ki, bu ve benzeri gelişmeler olacaktır. Bu alanı negatif olarak kullanmak isteyen kesimler öyle bir günde bitecek değil.

"Asla provokasyonlara gelmedik, küçük siyasi hesapların peşinden de gitmedik"

Şu bilinsin ki, biz DEM Parti olarak ve bu sürecin yürütücü bütün unsurları olarak asla bu provokasyonlara gelmedik, gelmeyeceğiz. İki yıldır yapılan dostane eleştirilerin tamamı baş göz üstüne ama ırkçı saldırılar, ama savaş kışkırtıcılığı söylemleri, -mış gibi gösterip başka bir şey yapanların da karşısında barışı savunmaya devam edeceğiz. Ve bütün bunların karşısında, bu sürecin başarıya ulaşabilmesi için gereken argümanlar neyse, biz onlardan asla yolumuzu şaşmayacağız. Rotamızı şaşırmadık, küçük siyasi hesapların peşinden de gitmedik. Buna meyil edenlerin de yanında durmadık, durmayacağız.

Şamil Tayyar'dan PKK'lılar için kurulan taziye çadırına tepki!
Şamil Tayyar'dan PKK'lılar için kurulan taziye çadırına tepki!
İçeriği Görüntüle

Onurlu bir barış, hukukun tesis edilmesiyle mümkündür. Onurlu bir barış adaletin ve özgürlüklerin tesis edilmesiyle mümkündür. Barışı demokrasiden, demokrasiyi barıştan asla ayıramayız. Ve kuru ajitasyon ve hamasete de hiç gerek yok. Çünkü sürecin başarısı, barışın cesurca sahiplenilmesinden, bu ülkede demokrasiyi cesurca inşa edeceğiz iddiasıyla çıkmaktan, bu iddiayı büyütmekten geçer.

Burada bir kez daha altını çizmek isterim. Bu yasanın Kürt sorunu çözüldü, ülke demokratikleşti diyebileceğimiz bir yasa olmadığını hepimiz biliyoruz. Ama bu yasanın bir tane siyasi anlamı var. Çok önemli bir siyasi anlam. Bugüne kadar; Sayın Öcalan'ın da ifade ettiği gibi birçok Kürt isyanı bastırıldı ve 84'ten bugüne kadar çıkan bütün yasalar etkin pişmanlık yasası mahiyetinde ifade edilebilecek yasalar. Ancak bu yasa İmralı'daki müzakere sonucunda ve PKK'nin bundan sonra Türkiye'de artık silahsız bir mücadele yürütmeyi ilan etmesiyle birlikte çıkmış olan bir yasa. Bugün PKK artık mücadelede yöntem değiştirdiğini kongresinde net bir biçimde ifade etti ve Türkiye'de artık bir silahlı mücadele döneminin kapandığını, bundan sonraki mücadelenin hukuki ve siyasi bir zeminde yürütüleceğini kongre kararıyla aldı ve bunu deklare etti.

"Yasa, yürünecek bin kilometrelik yolun ilk adımı"

Yüz yılı aşan tarihte ilk kez bir yasa Kürt halkının lehine ve özgün olarak çıkmış bir yasa. Ama Sayın Öcalan da ifade etti. Bu daha yolun ilk adımı, ilk başlangıcı. Yürünecek bin kilometrelik yolun daha ilk adımıdır bu. Esas demokratikleşme mücadelemizle olacak, yeni demokratik anlamda düzenlenecek yasalara kesinlikle ihtiyaç var.

En azından 4 bine yakın arkadaşımız şimdi bu yasadan faydalanacak ve bu yasa sağlıklı bir biçimde hayata geçerse 4 bin siyasi mahpus dışarıda olacak. Yine bu yasanın kapsamında bize çok sorulan sorular, Kobani davasını kapsayacak mı? Evet, çok net. Kobani davasını kapsayacak. Fakat şunun altını kalın kalın çizmek isterim. Sayın Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş zaten çoktan beri özgür olmalı ve aramızda olmalıydı.

"Kim ne derse desin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin aldığı karar Türkiye'yi direkt bağlıyor"

Biliyorsunuz AİHM kararları var ve daha yeni AİHM Osman Kavala için bir açıklama yaptı, bir karar açıkladı. Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater zaten AİHM kararı gereği özgür olmaları gerekiyor. Kim ne derse desin. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin aldığı karar Türkiye'yi direkt bağlamaktadır. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf bir ülkedir. Ve AİHS'e taraf bir ülke olarak ona bağlı AİHM'in aldığı kararlar zaten uygulanmalı, uygulanmaması Türkiye'nin hem imzaladığı sözleşmenin gerekliliklerini yerine getirmediği anlamına gelir, hem de anayasaya bir aykırılık söz konusu olur.

Kobani davasını esasen kapsasa da, kapsamasa da AİHM kararı gereği Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Kobani'de tutuklu bulunan HDP'nin MYK üyeleri ve bütün arkadaşlarımız zaten serbest bırakılmalı. Ama tekrar ediyorum, Kobani davasını da bu yasa kapsamaktadır. Ve burada İzmir'den, sevgili Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Ayşe Gökkan, Leyla Güven şahsında hapishanede bulunan bütün yoldaşlarımıza, bütün siyasi mahpuslara selamlarımızı, sevgilerimizi iletiyoruz. Özgür günlerde mutlaka onlarla beraber olacağımız günleri göreceğiz.

Bu yasa Kürtler açısından ne anlam ifade ediyor? Silah bırakanlar Türkiye’ye gelebilecek ve Türkiye’de demokratik mücadelede yerlerini alabilecek. Sürgündeki arkadaşlarımız Türkiye’ye dönebilecek ve demokratik siyasetteki yerlerini alabilecek. Elbette biz bir an önce Milli Güvenlik Kurulu kararının alınmasını ve yasanın resmi gazetede ilan edilmesini bekliyoruz. Çünkü eminim her birimizin ya bir tutsağı ya da sürgünde bir yakını var. Şunu hatırlatmak isterim. Bu yasa parlamentodan çok yüksek bir oyla geçti. Bu çok önemli ve anlamlı. Bunun yanı sıra bu yasanın uygulanabilmesi için MGK’nın teyit, tespit, taahhüt üçlemesinin gerçekleşmesi ve MGK’da sunulacak olan raporun kabul edilmesi, MGK’nın karar alması ve Resmi Gazete'de yayınlanması itibariyle 6 ay boyunca geçerli olacak olan bir yasa.

"Yasa toplumu nasıl güçlü bir biçimde örgütleyeceğimizin kapılarını açtı"

Türkiye'de siyaset yapma biçiminde çok büyük bir yapısal değişim ve dönüşüm başlayacak bu ülkede. Ve burada bize, başta DEM Parti olmak üzere, bileşenlerimize, birlikte hareket ettiğimiz bütün siyasal ve toplumsal hareketlere, ittifak güçlerimize, Türkiye'deki sol, sosyalist, devrimci, yurtsever bütün kesimlere, hepimize düşen en önemli görev demokratik mücadelenin daha geniş kapsamda nasıl toplumsallaşabileceğini konuşmak. Bu yasa toplumu nasıl güçlü bir biçimde örgütleyeceğimizin kapılarını açmıştır.

"Bu süreç hiçbir halkın onurunu ve gururunu zora sokacak, çiğneyecek bir süreç olmayacak"

Ve yine buradan, İzmir'den bütün Ege'ye ve bütün Türkiye'ye seslenmek istiyorum. Değerli Türk kardeşlerim, başta sizler olmak üzere, Yörüklere, Boşnaklara, Ermenilere, Rumlara, Pomak, Arnavut, Çerkes, Abhazlara ve burada sayamadığım bütün farklı halklara; Alevilere, Sünnilere, Hristiyanlara ve burada sayamadığım bütün farklı inançlara ve mezheplere mensup halklarımıza seslenmek istiyorum. Bu süreç hiçbir halkın onurunu ve gururunu zora sokacak, çiğneyecek bir süreç olmayacak. Bütün halkların onuru ve gururu bu süreçte sonuna kadar korunacak. Ve yüz yıldır bu topraklarda demokrasi istediğimizde 'aman da aman vatanı bölüyorlar', Kürtler 'biz kültürel haklarımızı, anadilimizde eğitim istiyoruz, kendi kültürel haklarımızı istiyoruz' dediğinde 'aman da aman bölücülük yapıyorlar, terör diyorlar', kadınlar 'ben şiddet görüyorum. Kadına yönelik şiddete karşı çıkıyorum. Kadın cinayetlerine karşı çıkıyorum' dediğinde 'aman da aman terör', emekçiler, emek hareketi, işçiler 'ya ben açım diyorum, açım', emekli 'ben açım, kiramı ödeyemiyorum, ekmek alamıyorum evime' dediğinde terör de terör, bölücülük de bölücülük...

"Süreç Türkiye'yi asla bölmeyecek"

Buradan bütün seslendiğim halklara bir kez daha altını çizmek isterim. Sizden en temelli ricamız şudur. Hiçbir dil, hiçbir anadili, hiçbir kültürel hak, hiçbir düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı bu ülkeyi bölmez. Tam tersi, her birimiz kendi rengimizle, her birimiz kendi dilimizle, inancımızla mücadele ettiğimiz, geldiğimiz geleneklerle, siyasi görüşlerimizle bu topraklarda kendimizi ifade edebildikçe toplumsal dayanışma ve toplumsal güç oluşabilir. Halk o zaman birbirine kenetlenebilir. Ama ayrılar, gayrılar, onları inkar etmek, yok saymak ayrıştırır. O yüzden şu bilinsin ki bu gelişmeler ve bu süreç Türkiye'yi asla bölmeyecek. Tam tersi Türkiye'deki bütün farklı halkların ve inançların demokrasi zemininde çok daha güçlü, çok daha gelişkin bir ittifakı, bir ortaklığı kurmasının önünü açacak.

"Aleviler bu ülkede üvey evlat değil, bu ülkenin öz yurttaşları olarak kabul edilmeli"

Esasen HDP’nin kurulduğu ilk dönemde HDK’nin ilk oluştuğu dönemde tartıştığımız çok önemli bir şey vardı. Demokratik cumhuriyet. Sayın Öcalan’ın da üzerinde en çok durduğu kavramlardan biri bu. HDP’nin de aynı zamanda programının temelini oluşturuyor. DEM Parti'nin de temelini oluşturuyor. Evet, demokratik cumhuriyete giden yolu güçlü bir biçimde örgütlemeliyiz. Peki demokratik cumhuriyet derken biz soyut şeylerden mi bahsediyoruz? Hayır. Demokratik cumhuriyet derken tam da şunları kast ediyoruz. Temel hak ve özgürlükler bu ülkede inşa edilmeli, eşit yurttaşlık hakkı bu ülkede sağlanmalı. Bütün farklı halklar ve inançlar özgürce anadilinde eğitim görebilmeli, anadilini özgürce konuşulabilmeli, sanatını icra edebilmeli, cemevleri ibadethane olarak kabul edilebilmeli. Aleviler, bu ülkede üvey evlat değil, bu ülkenin öz yurttaşları olarak kabul edilmeli. Bütün bunlar gerçekleşmeli. Yine demokratik cumhuriyet derken güçlendirilmiş bir yerel yönetimden bahsediyoruz. Bugün demokrasinin uygulanmasının en temel yolu demokrasiyi yerelde başlatmaktır. Yani güçlü yerel yönetimleri inşa edebilmektir. Bu anlamıyla kayyımsız, güçlü yerel yönetimler oluşursa, seçme ve seçilme hakkını garanti altına alırsa sadece yasada yazıldığı gibi değil, aynı zamanda pratikte uygulanması son derece önemlidir ve elzemdir.

"Hasta mahpuslar için yasa gerekmiyor, asta mahpusları zaten serbest bırakmak lazım"

Ve siyasi saiklerle tutuklamalar ne yazık ki bu süreçte karşılaştığımız hele İzmir gibi bir coğrafyada, Ege gibi bir coğrafyada en çok karşılaştığımız sorunlardan biri bu. Bir yandan bu süreç devam ederken öte yandan yeni parti ya da CHP nasıl ifade edersek onların belediyelerine hala operasyonlar gerçekleşiyor. Emin olun ki değerli halklarımız biz müzakere sürecinin her aşamasında bu operasyonların hızla bitirilmesi gerektiğini özellikle bu kesimin sürece daha güçlü sahip çıkması açısından da bu yolun açılması gerektiğini ifade ettik.

Yine demokratik cumhuriyetin olmazsa olmazlarından biri kuvvetler ayrılığı ve yargının bağımsızlığıdır. Bugün adil bir yargı sistemi yok ne yazık ki bu topraklarda. Ve bakın Mehmet Sait Yıldırım İzmir'de Kırıklar Cezaevi'nde 30 yılı aşkındır hapishanede tutulmuş bir insan, bir Kürt siyasetçi. 24 Ağustos'ta Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu görüşmelerinin ardından çünkü birkaç kezdir bu görüşmeler oluyor ve uzatılıyor üçer ay. Kalp krizi geçiriyor. Hastaneye kaldırılıyor. Vekillerimiz gitti kendisini de ziyaret ettiler. Kendisiyle de görüştüler. Bunu kabul etmek mümkün değil. Hasta mahpuslar için yasa gerekmiyor. Hasta mahpusları zaten serbest bırakmak lazım. 30 yılını yatmış bir insanın infazını yakmak bu dönemin ruhuna uygun değil. Kabul edilmesi mümkün değil. Ve derhal Yıldırım serbest bırakılmalı.

"Deniz Göktaşlar yargının tahammülsüzlüğünün göstergelerinden biri"

Ve yine Deniz Göktaşlar yargının tahammülsüzlüğünün göstergelerinden biri. Bunu kabul etmek mümkün değil. Yargı siyasete, eğitime, akademiye, sanata, mizaha zincir vuramaz. Demokraside bunu kabul etmek mümkün değil. O yüzden buradan çağrılarımızı yineliyoruz. Yargı derhal bu operasyonları siyasi saiklerle gerçekleşen bu operasyonları durdurmalıdır.

"Gökay Çakır ve Başaran Aksu derhal serbest bırakılmalı"

Demokratik Cumhuriyete giden yol soyut değil diye ifade etmiştim. Evet, soyut değil. Bugün Türkiye'de emekçi emek hakkını arıyor. Bugün Türkiye'de biliyorsunuz maden işçileri çok önemli bir direnişe imza attı. Uzun yıllardan beri Türkiye böylesi kararlı ve adını duyuran sonuç alma odaklı direnişlere hasret kalmış durumda. Evet, direnişler var ama bu kadar güçlü bir şekilde kendini yeterince ifade edemiyor. Böyle eksiklikleri de var. Ve maden işçileri Gökay Çakır, Başaran Aksu tutuklandı. Evet, Bağımsız Maden İş Sendikası önemli bir başarıya imza attı ama hem genel başkanı hem örgütlenme sekreteri tutuklandı. Buradan yine iktidara sesleniyoruz. Gökay Çakır ve Başaran Aksu derhal serbest bırakılmalıdır.

"Çok güçlü bir ekoloji hareketini örgütlemek ve güçlendirmek zorundayız"

Büyük değişim ve dönüşümü konuştuğumuz bu süreçte ekoloji mücadelesinin içinde olan bir yapı olarak bunu tek başına bu şekilde yeterli görmüyoruz. Çok daha güçlendirmeliyiz. Çok daha örgütlemeliyiz. Bugün Türkiye'nin dört bir yanından, Karadeniz'inden, doğusundan, batısından, Egesine, Akdeniz'ine, her yerde çok fazla ekoloji ile ilgili eylemler ve direnişler var. Ama güçlenmiyor. Yeterince birbirine bakışmıyor. Bunu Türkiye'nin kaderini değiştirecek güçlü bir harekete pekala dönüştürebiliriz. Ve özellikle bu önümüzdeki dönemde bununla ilgili çok ciddi çalışma yapmak zorundayız. Bakın yetmiyoruz. Bugün HES’ler, GES’ler, RES’ler yaşam alanlarına kurulmaya çalışılıyor ve kontrolsüz bir şekilde her yerde. Leblebi dağıtır gibi bu iktidar maden şirketlerine ruhsat dağıtıyor. Bugün birçok yeri talan etmiş durumdalar. En fazla bundan mağdur olan bölgelerden biri de Ege'dir. Şimdi biraz önce arkadaşlarımızla uzunca bir sohbetimiz oldu. Körfezin kirliliği ve burada şimdi sayamayacağım ama siz İzmirlilerin çok iyi bildiği doğa tahribatı almış başını gitmiş durumda. Bugün orman yangınları, Kazdağları, Akbelen, Ege'de kontrolsüz yapılaşma, Besta, Cudi ve sayamadığım o kadar çok yer işgal ediliyor ki bunlara karşı çok güçlü bir ekoloji hareketini birbirine bakışımlı hale getirmek, örgütlemek ve güçlendirmek zorundayız.

Barışı konuşabiliyorsak, bunda başta beyaz tülbentli Kürt annelerimizin, barış annelerimizin, cumartesi annelerinin çok ama çok büyük bir payı var. Biliyorsunuz bazı alt komisyonlar oluşacak bu çerçeve yasa kapsamında ve oluşacak bu alt komisyonlarda mutlaka ve mutlaka kadınların temsiliyetinin olması ve ayrıca bağımsız bir kadın komisyonunun oluşması önerilerimizi ve ısrarımızı sürdürüyoruz, sürdüreceğiz. Demokratik cumhuriyetin inşasında, barışın inşasında en önemli özne kadınlardır ve bizler İzmir'den bütün kadınlar için 'jin, jiyan, azadî' diyoruz.

6 Eylül'de gerçekleştireceğimiz kongremizden bahsedeceğim. Değerli arkadaşlar bununla ilgili kamuoyuna oldukça geniş açıklamalarımız oldu. Özellikle bu yasanın şimdi çıkmış olması, bu yasayla birlikte hem sürgündeki, hem hapishanedeki arkadaşlarımızın Türkiye'ye gelerek demokratik siyasete katılabileceklerini düşünüyoruz. Dolayısıyla biz bu süreçte bir yandan da bu değişim ve dönüşüm tartışmalarımızın henüz yeterli bir seviyeye ulaşmadığını da tespit ettik. Bu kongremizi zaten yapmak durumundayız. Daha da geciktiremeyiz. Bu kongremizi değişim ve dönüşüm sürecine adım atmak üzere gerçekleştiriyoruz. Yeni gelen arkadaşlarla tartışmak, bu tartışmalarımızı biraz daha derinleştirmek ve genişletmek ve yepyeni güçlü bir çıkışa hazırlık yapmak mahiyetinde gerçekleştireceğiz bu kongremizi. Ve dolayısıyla bu kongremizden sonraki süreç bizim açımızdan az önce bahsini ettiğim bütün sorun alanları, bütün siyasal ve toplumsal anlamdaki sorun alanlarında yeni dönemdeki örgütlenme perspektifimiz, yeni dönemdeki mücadele hattımız, yeni dönemdeki Türkiye siyaseti hattımızı daha güçlü konuşabileceğimiz bir dönemi derinleştirmeyi hedefliyoruz.

Bundan sonraki süreçte yepyeni bir inşa süreciyle ortaya çıkacağız ve bunu siz değerli halkımızla beraber yerellerden merkeze kadar hep birlikte gerçekleştireceğiz. Ve sözlerime son verirken iki gün önce ölümünün yıl dönümü olan değerli Vedat Türkali'yi anmak istiyorum. 'Boşuna çekilmedi bunca acılar' dedi Vedat Türkali. Türkiye Barış Meclisini oluşturan, çağrıcısı olan 301 aydından biriydi Vedat Türkali. Ve aynı zamanda Yaşar Kemal, Hrant Dink yine bu çağrının sahipleriydi. Onlar bugünleri göremedi ama geriye kalanlar olarak ümit ediyorum ki onurlu bir barışı bu ülkede yaşattığımız günleri her birimiz tek tek görür. Ve yine bu sürecin yapıcılarından birisi olan sevgili Sırrı Süreyya Önder'i de saygıyla minnetle anıyorum.

Şunu hatırlatmak istiyorum. Yıl 2007 Ocak ayında Ankara'da 'Türkiye Barışını Arıyor' konferansı gerçekleşti 301 aydının çağrısıyla. Ve Vedat Türkali şu sözleri söylemiştir konuşmasında: “Unutmayalım ölen çocuklar da bizim, ağlayan analar da bizim analarımız, yakılan memleket de bizim memleketimiz. Bir tek çıkış yolumuz var. O da barıştır ve kardeşliktir.” Sonra dönüp “ama gerçek kardeşlik” diyor. Ve biz gerçek kardeşliği, onurlu bir barışı bu topraklarda tesis edene dek mücadelemiz devam edecek. Ruhları şad olsun. Yitirdiğimiz bütün canları Vedat Türkaliler, Yaşar Kemalleri, Hrant Dinkler, Sırrı Süreyya Önderler şahsında bir kez daha anıyorum ve onlara sözümüz barışı bu topraklarda inşa etmek olsun."

Kaynak: Haber Merkezi