DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, çözüm sürecine ilişkin temel ve somut taleplere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Barışın kalıcı hale gelmesinin ancak demokratik reformlar, hukuk devleti ilkelerinin güçlendirilmesi ve Kürt meselesinin siyasal zeminde çözülmesiyle mümkün olacağını belirten Hatimoğulları, "Artık söz yerine, sıra yasadadır. PKK kendini feshetti, silahlar yakıldı, komisyon raporunu tamamladı. Meclis bayram sonrası açıldığında başlayacak olan yasal düzenlemelerin, bu sürecin mihenk taşı olacağı inancındayız. Barış Yasası, kayyımların kaldırılması, demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılması, cezaevlerine dair düzenleme vs. bunlar artık birer dilek değil, masadaki somut taleplerdir. Toplum söze değil yasaya, vaade değil güvenceye inanır" dedi.
Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin komisyon raporu tamamlanmışken DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, masadaki somut talepleri aktardı.
Independent Türkçe'ye açıklamalarda bulunan Hatimoğulları, barışın ve kardeşliğin aklıcı olması için yasal adımların atılması gerektiğini belirterek "DEM Parti olarak bu eşikte kararlıyız" ifadelerini kullandı.
"Sürecin ilerleyeceğini umuyoruz"
27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’yla başlayan 11 Temmuz’da silahların yakılmasıyla devam eden ve ardışık birçok adımın atıldığı süreç Kürt Siyasi Hareketi ve Sayın Öcalan’ın güçlü iradesiyle bugüne kadar geldi. İktidar ve devlet hem sürecin gerekliliklerine hem de atılan bu adımlara denk gelecek adımları atmakta tutuk davrandı. Aslında pedal metaforundaki gibi karşılıklı adımlar atılsa süreç daha güçlenir, destek ve güven daha yükseklerde olurdu. Ama silahların sustuğu, siyasete alan açılmaya başlandığı aşama tamamlandı. Artık siyaset bu alanı değerlendirmeli ve yasal adımlarla barış zeminini güçlendirilmelidir. Bu, en çok iktidarın ve ortağı MHP’nin görevidir. Çünkü hem parlamentoda çoğunluk hem de yürütme erki ellerindedir. Biz aksini düşünmek istemiyoruz. Demokratik aklın galip geleceğini ve sürecin ilerleyeceğini umuyoruz. Süreç akamete uğrarsa Kürt toplumunda ne gibi etkilere yol açacağına dair çok sayıda varsayımda bulunabiliriz. Fakat hem Kürt toplumuna hem Türkiye’deki ortak yaşamına hem de bölgesel risklerin Türkiye’ye yansımasına dönük pozitif bir tablo görmeyeceğimizi geçmiş tecrübelerden tahmin edebiliriz.
Somut talepler
"Şimdi ne olacak?" sorusu haklı ve doğal bir sorudur. Çünkü bu toplum çok bekledi, çok acı şey yaşadı ve çok söz duydu. DEM Parti olarak bizim cevabımız açık: Artık söz yerine, sıra yasadadır. PKK kendini feshetti, silahlar yakıldı, komisyon raporunu tamamladı. Meclis bayram sonrası açıldığında başlayacak olan yasal düzenlemelerin, bu sürecin mihenk taşı olacağı inancındayız. Barış Yasası, kayyımların kaldırılması, demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılması, cezaevlerine dair düzenleme vs. bunlar artık birer dilek değil, masadaki somut taleplerdir. Toplum söze değil yasaya, vaade değil güvenceye inanır. DEM Parti olarak bu eşikte kararlıyız.
"PKK üyeleri arasında ayrım yapmak doğal akışa aykırıdır"
Raporda yer alan teyit mekanizması ise arabayı atın önüne koymakla eş anlamlıdır. Önce demokratik entegrasyon yasaları çıkarılarak silahsızlanmadan demokratik siyasete geçişin kanalları açılmalı ve güvenceleri sağlanmalıdır. Bu doğal akışın gereğidir. Fakat teyit mekanizması ile doğal akış tersine çevrilmek istenmektedir. Teyit mekanizması sürecin önünden bir tıkaca dönüşmemeli.
Demokratik siyaset hakkı tanınmalı, özgür yaşam koşulları sağlanmalı ki süreçte ileri adımları görebilelim. Ayrıca PKK üyeleri arasında ayrım yapmak da doğal akışa aykırıdır. Bu aykırılıklar emin olun süreçle ilgili “acaba ipe un mu serecekler” şüphelerini güçlendiriyor. Bizlerin niyeti salih, barış için amelimiz güçlü. İktidar ve devletin de bu halis niyet, güçlü amelle adımlar atması gerektiğini belirtiyoruz.
“Hakaret, itham ve manipülasyon siyaset değil, siyasetsizliktir”
Yürüyen süreci eleştirmeye herkesin hakkı var. Eleştiriler ölçülü ve mantıksal bir zemine oturdukça süreci zayıflatmaz, bilakis güçlendirir. Bu kapsamda Kürt aydınlarının, siyasetçilerin, örgütlerin farklı değerlendirmeler sunması son derece meşrudur; hatta gereklidir. Çoğulcu bir siyasal gelenekten besleniyoruz, eleştiriden yalnızca tek sesli yapılar korkar.
Ancak “satma, “ihanet”, “iktidara biat” gibi ithamlarla gelen eleştirilere farklı bakmak durumundayız. Bunları kabul etmemiz mümkün değil. Bu kelimeler, tartışma açmaz; kapı kapatır. Onlarca yıllık bir mücadele tarihini, binlerce insanın verdiği bedeli, hapishanelerde, sokaklarda örülen mücadeleyi böyle birkaç kelimeyle silip atmak mümkün değildir. Bu ithamları reddetmek, eleştiriden kaçmak değil; gerçeğe sahip çıkmaktır.
Şimdi “ilkel milliyetçilik” meselesine geliyorum. Ezilen bir halkın kendi varoluşuna, diline, kültürüne, statüsüne sahip çıkması olması gerekendir. Biz yıllarca bunlar için mücadele ettik; bu mücadeleyi küçümseyen bir dile hiçbir zaman prim vermedik, vermeyeceğiz de. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi ve demokratik siyaset alanı, partimiz yıllarca bunun için mücadele etti. Bunu yaparken gerçekten biz ve onlar diye ayırmadan, özcü yaklaşımlara girmeden, dışlamaya kapı aralamadan yapmak gerek. Bunun sonuçlarını tarih yeterince bize gösterdi. Aynı şekilde kapsayıcı gibi görünüp asimile eden milliyetçilik türlerine de karşı durduk. Bizim neye ve hangi tür milliyetçiliğe karşı durduğumuz nettir bu manada. Kürtlerin farklı tahayyülleri olacak, farklı örgütleri, farklı stratejileri olacak. Bu doğal. Bir ormanın gücü tek tip ağaçtan değil, çeşitliliğinden gelir. Önemli olan, bu çeşitliliği birbirimizi yok saymaya değil, ortak bir mücadele zeminine taşıyabilmektir. Ancak hakaret, itham ve manipülasyon siyaset değil, siyasetsizliktir.
Son olarak şunu söylemem gerekiyor: Kürtlerin nasıl davranması gerektiğini dikte etmek benim haddime değil. Kürt özgürlük mücadelesine inanan enternasyonalist bir anlayışla omuz veren, ondan öğrenen biri olarak söylüyorum bunu. Kürtler yıllardır yalnızca kendi haklarını değil, bulundukları her coğrafyada özgürlüğün, eşitliğin, dönüşümün taşıyıcısı oldu. Türkiyeli devrimciler olarak bu mücadeleden çok şey öğrendik. Biz bu topraklarda yaşayan herkesin eşit ve özgür biçimde yaşaması için mücadele ediyoruz.
“PKK’nın silah bırakması konjonktürel bir taktik değildir”
Önce reel tabloya bakmak gerek. Çünkü bugün bölge, yalnızca yerel aktörlerin iradesiyle değil, devletler, vekil güçler, enerji hatları, doğu Akdeniz gaz rezervleri ve küresel rekabet tarafından şekillenen çok katmanlı bir savaş alanına dönüşmüş durumda. 28 Şubat 2026’dan beri süren ABD-İsrail-İran savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki kırılma, Körfez’e yayılan saldırılar ve enerji/ulaşım hatlarındaki çöküş, Ortadoğu’da güvenlik krizinin ne kadar hızlı bölgesel bir yangına dönüştüğünü açıkça gösterdi. Böylesi bir dönemde Türkiye’de çözüme dair bir iradenin ortaya konması ve bunun sürüyor olması, silahsızlanma ile yasal düzenlemelerin karşılıklı ve paralel ilerlemesi gerektiğini ortaya koydu.
Bu nedenle mesele şudur bence; PKK’nin feshi ve silah bırakma kararı, konjonktürel bir taktik değil, paradigmal bir dönüşümdür. PKK hem fesih kararında hem de daha sonra PKK’li yöneticilerin yaptıkları açıklamada silah bırakmanın stratejik bir karar olduğu defalarca ifade edildi. Bunun altını en baştan çizelim.
Bölgesel savaş riski, silahı yeniden stratejik bir çözüm haline getirmesinden öte; hukuk üretilmezse, demokratik siyaset güçlendirilmezse ve toplumsal güven sağlanmazsa şiddet zemini güçlenir. Buna yatırım yapan çokça güç ve yapının da hazırda beklediği sır değil. Asıl kırılganlık buradadır. Bu yüzden Kürt hareketi, yeniden silaha dönmek değil; demokratik siyaseti, anayasal güvenceyi, dil ve kimlik haklarını, mevcut sorunlu birçok mevzuatı kaldırmayı ve demokratik entegrasyonu güçlendirmeyi istiyor. Gerçek bir barış bugün bir temenni değil, bölgesel felaketin Kürt meselesini yeniden uluslararası güç oyunlarının hammaddesi haline getirmesini engelleyecek tek gerçek stratejik zemindir… Dış müdahale riskini bertaraf etmenin tek yolu, iç çözümü sağlam demokratik temellere oturtmaktır.
“Newroz, resmi tatil olmalı”
2026 yılı Newroz’u son yılların en tarihi ve önemli Newroz’udur. 1992 Newroz’unda sokak ortasında işkencelere rağmen “varım” diyen bir halkın, iddiasını kanıtladığı yılın Newroz’undayız.
Kürt halkı ve dostları bu Newroz’da sadece Türkiye’deki devlet ve iktidar aklına değil, bölge güçlerine ve bölge üzerine siyaset üreten küresel güçlere en güçlü mesajları Newroz meydanlarını doldurarak ve taleplerini haykırarak verecektir. Bu yönüyle, üstü örtük ve adı konulmayan bir dünya savaşı ve bu savaşın merkezindeki coğrafyada Newroz’da milyonların alanlara akmasına hiçbir gücün gözünü ve kulağını kapatamayacağının hem biz hem de milyonlar farkında. Dolayısıyla hem sembolik hem tarihsel hem de konjonktürel önemi çok büyük bir Newroz yaşıyoruz.
Biz de bu tarihsel ve sembolik öneme yakışır şekilde Newroz hazırlıklarımızı yaptık. Özgürlük ve Demokrasi Newroz’u diyoruz. Bu, sadece bir motto değil Türkiye’nin çoklu krizlerinden kurtuluşu için sarılması gereken iki değer ve kavrama işaret ediyor. Bu yılki Newroz’da hem iktidara ve devlete hem siyasi muhalefete ve toplumsal muhalefete ciddi ve önemli mesajlarımız olacak. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin ilerlemesi için gerekli mesajları halklarımızla birlikte en güçlü şekilde vereceğiz. Bundan sonraki süreçte DEM Parti’nin siyasi iddiasını daha güçlü şekilde ortaya koyacağız.
İktidar bu yılki Newroz’a güçlü bir jestle başlayabilir. Newroz’u resmi tatil ilan ederek, bayramın hemen ardından atılacak yasal adımların fitilini ateşleyebilir. Bu sembolik anlamı güçlü somut bir adım olur. Bu doğrultuda Newroz’un resmi tatil ilan edilmesi için dün kanun teklifimizi verdik. Tüm siyasi partileri bu teklife “evet” demeye davet ediyoruz. Böyle bir adım, siyasi iklimin yumuşamasına da katkı sunacaktır.




