TÜİK verilerine göre, Türkiye’de yükseköğretim mezunlarının beyin göçü oranı 2025’te yüzde 2,2’ye yükseldi. Verilerin tutulmaya başlandığı 2015’ten bu yana en yüksek seviyeye ulaşan oranda İstanbul ilk sırada yer alırken, mezunların en çok göç ettiği ülke Almanya oldu. İstanbul’un beyin göçündeki konumu, üniversite sayısındaki artış ve akademik hareketlilikle birlikte değerlendirilirken, nitelikli bireylerin yurt dışına yönelmesinde akademik ortamın yanı sıra ekonomik ve toplumsal koşullar da tartışılıyor.
Sosyolog Prof. Dr. Şükrü Aslan, Elips Haber’e yaptığı değerlendirmelerde, Türkiye’de akademik niteliğin gerilemesinde üniversitelerin sayısındaki hızlı artışın ve akademik kurumlara yönelik politik müdahalelerin etkili olduğunu söyledi. Akademik özgürlüğün bilimsel gelişmenin temel koşullarından biri olduğunu vurgulayan Aslan, akademisyenlerin ve üniversite mezunlarının yurt dışına yönelmesinde iş bulma olanakları, ücretler ve gelecek beklentilerinin de belirleyici olduğunu ifade etti.

Sosyolog Prof. Dr. Şükrü Aslan, Elips Haber’in sorularına şu yanıtları verdi;
“Akademik ortama yönelik politik müdahaleler beyin göçünü hızlandırıyor”
İstanbul’un beyin göçünde diğer illerden ayrışmasının sosyolojik nedenleri nelerdir?
İstanbul’un öne çıkmasında sosyolojik nedenlerden çok, kentin büyüklüğü, vakıf ve devlet üniversitelerinin sayısındaki artış ve akademik nüfusun genişlemesi etkili görünüyor. Kentin nüfusu gibi akademik nüfusu da ciddi biçimde arttı. Sürekli yeni üniversiteler kuruluyor. Bir akademisyen olarak ben bile üniversitelerin sayısına yetişmekte zorlanıyorum. Bugün bulunduğum Şişli’de, önünden sık sık geçtiğim Topkapı Üniversitesi, Altınbaş Üniversitesi ve İstanbul Bilim Üniversitesi gibi kurumlar bu artışın örnekleri arasında yer alıyor. Üniversite sayısı arttıkça İstanbul’un verilerde öne çıkması da doğal hale geliyor.
Bununla birlikte, beyin göçünün sosyolojik nedenleri açısından iki noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Birincisi, Türkiye akademisinin akademik kalitesinin düştüğünü düşünüyorum. Bunun çeşitli nedenleri var. İlk neden, üniversite sayısının anormal denilebilecek ölçüde artması. İkinci neden ise üniversitelerde politik müdahalelerin ve politizasyonun belirgin biçimde artması. İktidar çevrelerinden kaynaklanan politik düzenlemelerin, müdahalelerin ve akademik alanı siyasi tercihler doğrultusunda şekillendirme girişimlerinin daha baskın hale geldiğini düşünüyorum.
Akademik ortamlar, doğaları gereği özgürlükçü alanlardır. Bu özelliklerini korudukları ölçüde ilerleyebilirler. Akademik kurumlar politik müdahalelere maruz kaldığında bilimsel ve akademik kalitenin kaçınılmaz olarak düşeceğini düşünüyorum. Türkiye akademisinin de uzun süredir bu sorunla karşı karşıya olduğunu ve bunun akademik ortamlardan ayrılma eğilimini hızlandırdığını öne sürüyorum.
İkinci önemli nokta, Türkiye akademisinin görünür bir müdahale süreci yaşaması. Özellikle 2016 yılında Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza atan akademisyenlerin zincirleme biçimde akademik ortamın dışına çıkarılması bu açıdan önemli bir örnek. Çok sayıda akademisyenin işine son verildi. Bu kararların resmi gerekçesinin bir bildiriye imza atmış olmak olduğunu görüyoruz. Bir akademisyenin imzaladığı bir bildiri nedeniyle işini kaybetmesini akademik alana yapılabilecek en ciddi müdahalelerden biri olarak değerlendiriyorum.
Yıllarca emek verdikleri, hatta bazı durumlarda kurucu oldukları bölümleri terk etmek zorunda kalan akademisyenler oldu. Bunların bir kısmı yurt dışına gitmek zorunda kaldı. Türkiye’de beyin göçünün artmasındaki temel etkenlerden birinin, akademik ortama yönelik politik müdahalelerin ölçüsüz biçimde artması olduğunu düşünüyorum.
Normal koşullarda küreselleşen dünyada akademik personelin ülkeler ve kurumlar arasında hareket etmesi son derece doğal, hatta kaçınılmazdır. Dünyanın farklı üniversitelerinde farklı ülkelerden, kültürlerden ve coğrafyalardan gelen akademisyenleri görmek mümkündür. Avrupa ve Amerika’daki üniversitelerde de bu çeşitlilik bulunuyor. Kurumlar arasındaki akademik iş birlikleri ve farklı ülkelerde çalışma olanakları, bu hareketliliği olağan hale getiriyor.
Ancak Türkiye’deki beyin göçünün yalnızca bu doğal hareketlilikle açıklanamayacağını düşünüyorum. Burada politik müdahalelerin yol açtığı farklı bir süreç söz konusu. Özellikle vakıf üniversitelerinde yaşanan akademik işten çıkarmalar ve bu konudaki haberler, akademisyenlerin çalışma koşullarına ilişkin tartışmaları gündeme getiriyor. Akademisyenler de işlerini kaybetme kaygısı yaşamayacakları, daha rahat çalışabilecekleri, kendilerini daha güvende hissedebilecekleri ve düşüncelerini özgürce ifade edebilecekleri ortamlar arayabiliyor. Bir kısmının başka ülkelere yönelmesinin temelinde bu nedenlerin bulunduğunu düşünüyorum.

“Türkiye’nin geleceğini kurabilecek nitelikli kadrolar başka ülkelere gidiyor”
Nitelikli bireylerin, özellikle de üniversite mezunlarının yurt dışına yönelmesinde iş olanakları, yaşam koşulları ve gelecek beklentileri ne ölçüde etkili oluyor? Bu durum Türkiye’nin toplumsal yapısını nasıl etkileyebilir?
Bu durumun iki temel etkisi olduğunu düşünüyorum. İlk olarak üniversiteler açısından önemli sonuçlar ortaya çıkıyor. Bir akademisyen olarak bu değişimi yıllardır gözlemliyorum. Eskiden üniversitelerden mezun olan öğrencilerin çok azı akademik kariyer yapmak amacıyla yurt dışına gitmeyi düşünüyordu. Öğrencilerin büyük bölümü farklı sektörlerde çalışmak üzere kendisini hazırlıyor ve mezuniyet sonrasında Türkiye’de iş bulabiliyordu.
Ancak son yıllarda ekonomik alandaki daralmalar nedeniyle üniversite mezunlarının Türkiye’de iş bulma olanaklarının ciddi biçimde azaldığını görüyoruz. Bu durum, bazı alanlarda iş bulmanın daha kolay olacağı düşünülen bölümlerin mezunları için de geçerli olabiliyor. İş bulabilenlerin ise günlük yaşamlarını kurup sürdürebilecekleri ücretlerle çalışma imkânları giderek daralıyor.
Ücretlerin yetersiz kalmasıyla iş bulma olanaklarının azalması bir araya geldiğinde, üniversite mezunlarının önemli bir bölümünün yurt dışına gitme arayışına yöneldiğini düşünüyorum. Üstelik vize sorunları gibi nedenlerle yasal yollarla yurt dışına çıkamayan kişilerin de bulunduğunu, bazı insanların düzensiz yollarla göç etmeyi tercih ettiğini gözlemliyoruz. Bu durumun üzücü sonuçlar doğurduğunu düşünüyorum.
Türkiye’nin sosyolojik yapısı açısından baktığımızda ise yalnızca akademisyenlerin veya üniversite öğrencilerinin değil, toplumun farklı kesimlerinin de yurt dışında eğitim ve çalışma olanakları aradığını görüyoruz. Yurt dışına öğrenci gönderen aracı kurumların sayısındaki artış, bu kurumlara yapılan başvuruların yoğunluğu ve düzensiz göç örnekleri bu eğilimin boyutlarını anlamak açısından önemli göstergeler olarak değerlendirilebilir. Avrupa’nın farklı ülkelerinde üniversite mezunu Türkiyelilerle daha sık karşılaşılması da bu hareketliliğin bir başka yansıması.
Bu sürecin en önemli sonuçlarından biri, Türkiye’nin geleceğini kurabilecek, ülkeyi yönetebilecek ve farklı alanlarda üretim yapabilecek nitelikli kadroların başka ülkelere yönelmesi. Bu kişilerin önemli bir bölümü gittikleri ülkelerde iş buluyor ve yaşamlarını orada sürdürüyor. Dolayısıyla gittikleri ülkelerin ekonomik ve toplumsal yaşamına da katkı sağlıyorlar.
Avrupa’da, Türkiye kökenli olup bulundukları ülkelerde önemli akademik ve mesleki konumlara gelen çok sayıda genç ve akademisyen bulunuyor. Bu kişilerin sayısının son yıllarda arttığını düşünüyorum. Almanya’da BioNTech’in geliştirdiği COVID-19 aşısıyla öne çıkan bilim insanları Uğur Şahin ve Özlem Türeci de Türkiye kökenli bilim insanlarının uluslararası alandaki görünürlüğüne örnek gösterilebilir. İletişim, yapay zekâ, tıp ve mühendislik gibi alanlarda Avrupa’da ve Amerika’da önemli çalışmalar yürüten çok sayıda Türkiye kökenli akademisyen var.
Bu tabloyu, Türkiye’nin kendi akademik birikiminin başka ülkelere aktarılmasının göstergelerinden biri olarak değerlendiriyorum. Sürecin yalnızca sosyolojik değil, bilimsel ve siyasi sonuçları da bulunuyor. Nitelikli insanların ve akademik birikimin ülkeden ayrılmasının Türkiye’nin bilimsel kapasitesini zayıflattığını, ülkenin akademik açıdan yoksullaşmasına yol açtığını düşünüyorum.
“Beyin göçünü önlemenin temel koşulu akademik özgürlük ve adalet”
Beyin göçünü azaltmak ve nitelikli gençlerin Türkiye’de kalmasını sağlamak için hangi politikalar uygulanmalı?
Akademik ortamın gelişebilmesi için özgür olması gerekir. Bunun temel koşulu akademik özgürlüktür. Akademik özgürlüğün bulunmadığı bir ortamda bilimin gelişmesi de zorlaşır. Bilimsel üretimin önemli bir bölümü üniversitelerde gerçekleştiği için bu kurumlarda özgürlüğü kısıtlayan mekanizmalar, engeller ve müdahaleler bulunduğunda bilimsel gelişme de sekteye uğrar. Bu eğilim devam ettiği sürece yeni mezunların, mezuniyet aşamasındaki öğrencilerin ve akademisyenlerin bir gözü sürekli yurt dışında olacaktır.
Beyin göçünün önüne geçebilmenin ilk ve temel koşulunun akademik özgürlüğü sağlamak olduğunu düşünüyorum. Bunun gerçekleşmesi ise ülke genelinde adaletin ve düşünce özgürlüğünün güvence altına alınmasına bağlı. Bu iki unsur birbiriyle yakından ilişkili. Düşünce özgürlüğünün kısıtlandığı, adaletin zedelendiği bir ortamda akademinin özgür olması da mümkün değil.
Bu nedenle hem ülkenin genelinde hem de akademik kurumlarda özgür düşüncenin üretilebildiği bir ortam oluşturulması gerekiyor. İnsanların düşüncelerini ifade edebildiği, bilimsel araştırmalarını herhangi bir siyasi baskı altında kalmadan yürütebildiği ve mesleki geleceklerini güvence altında hissedebildiği kurumlara ihtiyaç var. Bunun temelinde ise adalet bulunuyor. Adaletin zedelendiği ortamlarda beyin göçünün önüne geçmek oldukça zorlaşıyor.
Bu süreç İstanbul’u da daha fazla etkiliyor. İstanbul’un akademik birikiminin bir bölümünün başka ülkelere yöneldiğini, buna karşılık kentin üniversitelerinde farklı bölgelerden gelen öğrencilerin sayısının arttığını gözlemliyoruz. Ancak bu değişimi yalnızca öğrencilerin geldikleri coğrafyalar üzerinden değerlendirmek doğru olmaz. Asıl tartışılması gereken, üniversitelerin akademik niteliğinin ve bilimsel üretim kapasitesinin nasıl korunduğudur.
Ben bu süreci “akademik yoksullaşma” olarak nitelendiriyorum. Türkiye’nin akademik birikiminin azalması ve üniversitelerin bilimsel niteliğinin gerilemesi bu kavramla ifade edilebilir. Üniversite sayısındaki hızlı artışın eğitim kalitesi üzerindeki etkileri, akademik özgürlük mücadelesi veren bazı akademisyenlerin üniversitelerin dışına itilmesi ve bu kişilerin bir bölümünün ülkeyi terk etmek zorunda kalması, Türkiye akademisinin yaşadığı sorunlar arasında yer alıyor.
Bütün bu etkenleri birlikte değerlendirdiğimizde, Türkiye akademisinin 2000’li yıllardan bu yana önemli ölçüde yoksullaştığını düşünüyorum. Akademik özgürlüğün korunması, düşünce özgürlüğünün güvence altına alınması ve adaletin sağlanması, bu sürecin tersine çevrilmesi açısından temel öneme sahip.




