Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Türkgün gazetesine verdiği röportajda azalan nüfus, düşen doğum oranlarına dikkat çekerken aile yapısının bozulduğunu ifade etti. Bahçeli, “Türk aile yapısını olumsuz yönde etkilemektedir. Nüfus artış hızımızda büyük bir düşüş gözlenmekte. Bu durum bir beka meselesidir ve buna yönelik tedbirler ivedilikle alınmalıdır. Öncelikli olarak aile yapımızı korumalıyız. ‘Türk ve Türkiye Yüzyıl’ını inşa ederken her şeyden önce milli kimlik ve kültür bilincine sahip Türk gençliğini yetiştirmemiz gerekir" değerlendirmesinde bulundu.
-Şimdiye kadar yapmış olduğunuz detaylı değerlendirmeleriniz için öncelikli olarak minnettarız. Görüyoruz ki bahsetmiş olduğunuz dayanaklar, özellikle de Terörsüz Türkiye süreci, Türk ve Türkiye Yüzyılı vizyonu açısından hayati önemdedir. Bundan da bu vizyonun temelinde başka dayanakların da olduğunu anlıyoruz. Mesela; birçok değerlendirmenizde aile kurumunu beka meselemiz, gençleri gelecek teminatımız, değerleri vaz geçilmez sığınağımız olarak gördüğünüzü ve eğitimi idealimizin gerçekleşmesi bağlamında anahtar olarak ifade ettiğinizi biliyoruz. Galiba Türk ve Türkiye Yüzyılının bir diğer başlığı da bunları içeriyor.
Bu Dayanakların Sekizincisi; Eğitim, Değerler, Gençlik ve Ailedir.
Eğitim nihai olarak istendik davranış değişikliği oluşturma sürecidir. Lakin hangi davranışın kazandırılmak istendiği sorusunu ve buna verilen cevabı değerli buluyor, bunun özellikle önem arz ettiğinin kıymetli olduğunu düşünüyorum. Talim ve Terbiye olarak ifade ettiğimiz sürecin talim tarafı kadar terbiye kısmının da yeniden düşünülmesi gerektiğinin önemini biliyoruz. Hiç kuşkusuz bu değerlendirmemizin zihinde şu soruya sebep olacağını da biliyoruz: Eğitim sürecinde terbiye dediğimiz ve değerlerle iç içe olan bölümde hangi değerler tercih edilecektir? Bu soruya cevabımız açık ve nettir: Türk töresi, Türk-İslam geleneği içinde tarihin sınavını vermiş, toplumsal huzurun tesisini sağlamış, beraber mutlu olabilmenin asgari koşullarını karşılamış değerler sistemidir. Bu sistemin değerleri, bir mankurt gibi Batı’da her dile geleni hakikatin beyanı olarak kabul etmemeyi öğreten, neyin tercih edileceğine rehber olabilecek değerlerdir.
Kendi kavram setinizin olmadığı, sadece Batı’nın “modernleşme” olarak kavramsallaştırdığı bir düşünme biçimi tehlikelidir. Kendi tecrübe dünyanızdan referansla eğitim vermeyip, ama kendi değerler setinize uygun davranış beklemek yanlış öncülden doğru sonuç çıkarma gayretidir ve bu bir gaflettir.
Bilginin elde edildiği, ama davranışın değişmediği bir eğitim sürecinde çeşitli aksamaların olduğu veya olacağı tecrübe edilmiştir. Günümüzde, yaşadığımız hızlı değişim ve bundan kaynaklı değerler dünyasının nesillere aktarılamaması, kültürel kalıpların oluşturulamaması ve var olanların yitimi, beraberinde anlam boşluklarını meydana çıkarmıştır.
Bu anlam boşluklarını eğer biz eğitim aracılıyla dolduramayacaksak bunu kim yapacaktır, kim dolduracaktır? Bu soru önemli ve cevaplanması değerlidir. İşte bu nedenle eğitimi sınırlı zamana sıkıştırılmış sınavlara ve bu sınavların sonucunda imtiyaza açık bir kâğıttan elde edilen değerlendirmelere indirgememek gerekir. İçerisinde bulunduğumuz dönemde tarih, kimlik, kültür ve dine dayalı anlam sisteminin yük olarak görülmesi bir yanılgıdır. Soyut bir öte dünya anlayışının anlamsız olduğu iddiası gerçeklikten kopuştur. Tam aksine anlamların ve değerlerin birçoğu soyut niteliktedir. Somut ve soyut arasındaki ilişkinin koparılması, anlamsız olgular yığınına maruz kalmak demektir. Somut olanın içini dolduran, ona bir belirlenim/mana kazandıran ve insani olana uygun şekilde yönlendiren böylesi soyut değerlerdir. Bu nedenle soyut ve somut arasındaki sağlıklı ilişkinin eğitim vasıtasıyla uygun bir biçimde kurulması gerekmektedir.
Bugün moral değerlerin genel olarak dünyada, özel olarak da ülkemizde erozyona uğradığı aşikârdır. İnsanın nihai dünyasının yeryüzü olduğunun ve bunun için de insana bu dünyada cazibe merkezlerinin inşasının asıl olacağının savunulması hatadır. Bu, bir plan çerçevesinde çeşitli küresel merkezler tarafından sistematik olarak yürütülen bir stratejinin ürünüdür. Bu stratejinin boşa düşürülmesi zorunludur. İnsanın değerli, önemli ve kutsal olanla bağlarının koparılması, normal ile anormalin sınırlarının muğlaklaşması, bütün insanlık adına düşünmeyi zorunlu kılmaktadır.
Eğitimde amaç kariyer üretmek değil mesuliyet sahibi insan vücuda getirmektir. Şahsiyet yetiştirmeyen, hakikat arayışında olmayan, sadece meslek ve statü üreten bir eğitim sistemi nasıl milli bir eğitim sistemi olabilir?
Diploma toplumsal bir imtiyaz belgesi değil bir ilim nişanı olmalıdır. Kabiliyetliyi ezen yahut geciktiren, vasatı ise yukarıya taşıyan şey fırsat eşitsizliği ve ülküsüzlüktür. Eğitimde ilim, hakikat arayışı olmalı, eğitim şahsiyeti inşa etmeli ve diploma ancak bir yan ürün olarak görülmelidir. Aksi durumda diplomalı cahiller ortaya çıkar. Medeniyetimizin bugüne gelmesinde, tarih burcundan geçmesinde elbette ki liyakat son derece önemlidir.
Bu yüzden eğitimde liyakate çok kıymet verilmeli gerek öğretmenler gerekse eğitim yöneticileri seçilirken liyakate titizlikle dikkat edilmelidir. Özellikle normatif değerleri alt üst ederek ahlak anlayışını çağ dışı gösterme sürecinin tehlikeli bir şekilde işlediği günümüzde bu, son derece önemlidir. Geleneksel tutum ve davranışları kaba ve geçersiz görerek ve onların yaşanabilir bir dünyayı ifade etmediği üzerine sanat, edebiyat ve popüler kültürden sloganlar üreterek işletilen bir ağ sistemine gençlerimiz teslim edilmemelidir.
"Değerler yetersiz olarak sunulmakta, buna fırsat verilmemeli"
Geçmişten günümüze tecrübe ettiğimiz ve varoluş mücadelemizin temel özneleri olan değerler, sürekli işlevsiz, yetersiz ve sorun çözme özelliğini kaybetmiş olarak sunulmaktadır. Buna fırsat verilmemelidir. Sürekli olarak belirli merkezler üzerinden yeni değerler arayışı oluşturtulmakta ve ağlar üzerinden sunulan keyfiyete dair yaşamlar öneri olarak ortaya konulmaktadır.
Oysa ağlar üzerinden idealize edilen yaşamların gerçekle ilgisi olmadığı gibi çok özel seçilmiş içeriklerle mesajlar verilmektedir. Özellikle bazı dizi filmlerde değer dünyasına yabancı bir karakter oluşturulmakta ve bu kişi daha sevimli, anlayışlı, her türlü farklılığa saygılı, yardımsever bir karakter olarak gösterilmektedir. Oysa insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliklerden birisi değer üretebilmesi ve bu doğrultuda hayatını düzenleyip sürdürebilmesidir.
Günümüzde değişen dünyada karşı karşıya kaldığımız gelişmeler değerleri hep gündemde tutmayı gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Kadim geleneklerin özüne bağlı kalarak onları uygun bir biçimde yeniden inşa etmek ve geleceğe taşımak insanımız adına bize önemli sorumluluklar yüklüyor. Çünkü değerler uzun dönemli kültürel yönelimleri olduğu kadar inançları, bilgiyi, duyguları, algılamaları, tavır ve tutumları da içermektedir. Bunlar hayatımızın anlam evreni, tercihlerimizi ve eylemlerimizi belirleyecek kılavuzlardır. Bu bağlamda eğitim, irade sahibi insanın iradesini hakikate yöneltme işidir. Temel hedef ise sorumluluk sahibi insanın bir değer dünyası içinde yetiştirilmesi ve bunun planlanmasıdır.
"Özgür yaşam adı altında keyfiliğin özendirilmesi Türk aile yapısı için tehdit"
İnsan, toplum halinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda onu değiştirebilen ve biçimlendirebilen bir varlıktır. Toplumdan her söz edildiğinde aslında temel toplumsal kurumlar üzerine yükselen kolektif birlikten bahsedilmektedir. Temel toplumsal kurumlar genel olarak; eğitim, ekonomi, siyaset, din ve aile olarak ifade edilebilir.
Hiç kuşkusuz bu kurumların her birinin diğeri ile olan kesişimi, yine her birinin kedine ait özgün kıymeti vardır. Lakin bu kurumlar içinde “aile” kurumu müstakil bir değere, yadsınamaz bir öneme sahiptir. Aile, sosyolojinin konusu olarak toplumun en küçük birimidir. Aile bir milletin var oluşunun en asli unsurudur. Bu bağlamda toplumun temel yapıtaşını da onun içerisindeki en küçük birlik olan aile meydana getirir. İnsan, doğumundan itibaren aile olarak isimlendirilen bu sosyal yapıya dahil olur ve hayatı boyunca da bu grubun üyesi olarak kalır. Toplumun hem kültürel hem de sosyal temelleri aile yapısı içerisinde şekillenir ve bunlar biyolojik bağı daha kuvvetli bir duyuş ve düşünüş haline dönüştürür.
Ailenin yapısal olarak dağılması, aile sorumluluklarının bir yük gibi algılanması, özgür yaşam adı altında keyfiliğin özendirilmesi Türk aile yapısı için çok önemli ve göz ardı edilemeyecek bir tehdittir. Sağlam bir aile yapısını her zaman ön planda tutan Türkler tarih boyunca varlıklarını korumuşlar ve güçlü devletlere sahip olmuşlardır. Bu yüzden Türk aile yapısının söz konusu tehditlere karşı korunması gerekmektedir.
Halihazırda Türk aile yapısı birçok açıdan örnek teşkil edecek durumdadır. Türk toplum yapısının temelini meydana getiren aile kurumunun oluşumunda evlilik en başat faktördür. Evlilik üzerinden tesis edilen aile, toplumsal bütünlüğün oluşturulmasında da bir o kadar önemlidir. Tarihin ilk dönemlerinden itibaren Türk toplumunun temelini oluşturan aileler boyları, boylar da devleti meydana getirmişlerdir.
Türk devlet felsefesinde güçlü ve sağlam bir devlet yapısı, onun çekirdeğini meydana getiren ailenin, boyların gücü ve sağlamlığı ile doğrudan orantılıdır. Yine bu bağlamda devletin kuruluşu ve işleyişi ile ilgili kuralları içeren töre de ayrı bir mahiyet arzetmektedir. İlk dönemlerden itibaren Türk aile yapısında elbette birtakım değişimler yaşanmış, bununla ilgili düzenlemeler ortaya konulmuştur. Cumhuriyetin ilanı ile birlikte yürürlüğe giren toplumsal alandaki bazı düzenlemeler aileyi de kapsamıştır. Bu anlamda kabul edilen Türk Medeni Kanunu, aile yapısını koruyucu bir uygulama olarak yürürlüğe girmiştir. Günümüzde Türk aile yapısı ele alındığında, ailenin yapı ve biçim bakımından tarihsel süreçte kendine has birtakım değerler bütünü oluşturduğu ifade edilebilir. Bu açıdan Türk aile yapısı Batı’daki örneklerden farklı olarak geleneksel bir özellik ortaya koymaktadır. Bu aile yapısı içerisinde erkek ve kadının rolleri, birbirlerine ve çocuklarına karşı sorumlulukları bir bütünlük göstermektedir.
Saygı esaslı bu aile yapısı güçlü bir karakteristiğe sahiptir. Halihazırda içinde bulunduğumuz süreçte bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de aile yapısını derinden etkileyen değişkenler ortaya çıkmıştır. Teknolojik gelişmelerle ortaya çıkan televizyon programları, bilgisayar ve internet ağları üzerindeki sosyal medya platformları, LGBTQ+ gibi etkenler Türk aile yapısını olumsuz yönde etkilemektedir. Hiç kuşkusuz Türk Milliyetçiliği Türk aile yapısının dayandığı kök üzerine yükselmektedir. Bugün bu kökün hedef kılındığı ve çeşitli odakların sistematik olarak bu temel direğe saldırdıkları alenidir. Ama bir Türk milliyetçisinin bakışı itibariyle bütün temel önermelerin ve düşüncelerin yetiştiği bağ olan aile yapımız güçlü temellere sahiptir. Günümüze kadar korumuş olduğumuz bu yapıyı, bundan sonra da korumaya devam edeceğiz.
Türk düşüncesinde aile, devletin en küçük örneğidir ve aynı zamanda devlet olmanın da temelini teşkil eder. Ülkemizin önümüzdeki yıllara ait nüfus projeksiyonları ciddi alarm vermekte, nüfus artış hızımızda önemi göz ardı edilemeyecek bir düşüş gözlenmektedir. Bu durumun bir beka meselesi olduğu her fırsatta dile getirilmekte ve buna yönelik tedbirlerin ivedilikle alınması tavsiye edilmektedir. Nüfus konusunda hepimizin paylaştığı bu kaygı elbette ki yersiz değildir. Ancak en az bunun kadar önemli olan diğer husus da geleceğimiz olan gençlerin heba olmasını, kayıp bir nesil haline dönüşmesini engelleyecek tedbirleri almaktır. Bu da öncelikli olarak aile yapımızı korumaktan geçer. Tam olarak bu noktada Milliyetçi Hareket Partisi Aile, Kadın ve Sosyal Hizmet Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığımızın yapmış olduğu kapsamlı çalışma sonucunda ortaya çıkmış olan “Aile” başlıklı eser bu önemli meseleleri detaylıca ele almış sadece sorunların tespitiyle yetinilmemiş ve çok kıymetli çözüm önerileri sunulmuştur.
"Milli kimlik ve kültür bilincine sahip Türk gençliğini yetiştirmemiz gerek"
Türk ve Türkiye Yüzyıl’ını inşa ederken her şeyden önce milli kimlik ve kültür bilincine sahip Türk gençliğini yetiştirmemiz gerekir. Eğer medeniyetimizi yeniden yükseltecek isek bu, kendi düşünce dünyamız ve kültürümüze dayanmakla mümkün olacaktır. Gençlerimiz modern dünyadaki değişimlere uyum sağlarken, kendi köklerine ve geleneklerine bağlı kalmak, manevi değerlerin korunmasına dikkat etmek durumundadırlar. Kendi millî değerlerimizden uzaklaşarak gelişme sağlamamız mümkün değildir. Gençlerimizi entelektüel bir birikim ile yetiştirirken onların ahlaki açıdan da sorumluluk bilinci yüksek bireyler olmalarını sağlamalı, onları sosyal meselelerimize duyarlı ve şahsiyet sahibi bireyler haline getirmeliyiz. Çağın karmaşası içerisinde gençleri kaybetmemeliyiz.
Biz Türk ve Türkiye Yüzyıl’ını inşa ederken Türk gençliği olarak ilhamımızı tarihimizden almalıyız. Her zaman tarihsel aklımızı önceleyip, imandan, insanlıktan ve ahlaktan ayrılmadan, kardeşliği, sevgiyi ve ilmi rehber edinerek hayatımızı inşa etmeliyiz. Ancak bu şekilde dünya milletleri arasında yer edinebiliriz. Bu anlayış eğitimizin de felsefi temeli olmalıdır. Bugün gençlerimize verilen eğitimin iki temel amacı vardır. Bunlardan birincisi kültürümüzü genç kuşaklara aktarmak, ikincisi onlara çağın gerçeklerine uygun bilimsel bilgileri aşılamaktır. Ancak bu şekilde imanı, insanlığı, ahlakı, kardeşliği, sevgiyi ve ilmi rehber edinen kuşaklar yetiştirebiliriz.
Büyük mütefekkirimiz merhum Ziya Gökalp, aileyi milletin temeli olarak ele alırken, ailede alınan eğitimin bireyin temel karakterini şekillendirdiğini, okul ortamının ise bireyi topluma entegre eden en önemli kamusal alan olduğunu ifade eder. Bunun için gençlerimize ailede iyi bir ahlak ve okulda iyi bir ilim öğretmeliyiz. Bu bakımdan aile yapımızı bozulmalara karşı koruyacak ve gençlerimizi toplumsal bir yapının parçası olarak yetiştireceğiz.
Gençlerimizi gelecekteki toplumsal rollerine hazırlayıp onların modern dünyayı anlamlandırmalarını sağlayacağız. Merhum büyük düşünürümüz Erol Güngör de gençlerin yetişmesinde her geçen gün ailenin ve okulların etkisinin azaldığını, gazetelerin, sinemanın, tiyatronun, siyasi hareketlerin etkisinin arttığını ifade eder. Yeni yetişen gençliğin artık maddi ve manevi farklı meselelerle de karşı karşıya kalıp uğraşmak zorunda olduğunu dile getirir. Hele günümüzün karmaşık yapısı dikkate alındığında söz konusu meselelere daha fazla ehemmiyet atfetmek durumundayız. Bu doğrultuda yeni yetişen gençlerimizin bir terbiye içerisinde milletimizin değerler anlayışına ve çağın ihtiyaçlarına göre yetiştirilmesi, ülkemizin kalkınmasının en temel önceliklerinden biri olmalıdır.
Bunun için aile, kültürümüzün kuşaktan kuşağa aktarılmasının sağlanması ve değerlerimizin verilmesi noktasında eğitim kurumlarının destekçisi olmalıdır. Eğitim kurumları ise milletimizin misyon ve vizyonuna uygun, çağın gerektirdiği şekilde nitelikli insan gücü yetiştirmelidir. Gençlerimize teknolojik hedeflere ulaşma, meslek kazandırma, bilimsel araştırma yapma ve ülke sorunlarına çözüm önerileri sunma konusunda en iyi rehber olmalıdır.
Çünkü biz gençlerimizi ülkemizin gelecekteki olmayı hedeflediği yerin belirlenmesi konusunda en önemli güç olarak görüyoruz. Onlar ki ülkülerimizin emanet edileceği fertler olarak özünde millî kültür olan bir eğitim anlayışı ile yetiştirilecek, yaşadığımız çağa ve geleceğe damga vuracak, devletimizi sorumluluk bilinci ile sonsuza kadar yaşatacak kuşaklarımızdır.
"Ülkü Ocakları, çok yararlı faaliyetler yürütmektedir"
Sağlıklı ve nitelikli toplumların varlığı, sahip olunan değerlerin korunması ve bunların sonraki kuşaklara güzelce, çağın da gerçekleri ile uyumlu bir şekilde aktarılması ile mümkün olur. Ali Fuad Başgil’in de “Gençlerle Başbaşa” isimli eserindeki ifadeleriyle; hayat başarısı için ahlak, irade ve disiplin şarttır. Bu zorunluluk, doğası gereği beraberinde zekâ, sabır ve düzenli çalışma ister. Dürüstlük, edep, saygı ve sorumluluk değerlerimizdir. Çalışkanlık karakterimiz, millete faydalı olmak gayemizdir. Bu amaç doğrultusunda Türk ve Türkiye Yüzyıl’ının inşasında gençlerimizin üzerine önemle eğilmek gerekmektedir. Ülkü Ocakları, kurulduğu ilk günden bugüne gençlerimizin temel değerlerimizle yoğrularak ülkemizin muasır medeniyetler seviyesine ulaşabilmesi ülküsü yolunda ilerlemesini hedefleyen vatanına ve milletine faydaları azımsanmayacak çok sayıda genç yetiştirmiştir. Geçmişten günümüze ocaklarımızda yetişmiş önemli birçok isim saymak mümkündür. Mevcut dönemde de Ülkü Ocakları hem değerlerimize bağlılığı hem de dönemin şartlarının gereklerini yerine getirecek çok sayıda yararlı faaliyet yürütmektedir. Bu faaliyetlerin artarak devam edeceğinden hiç şüphemiz yoktur.
-Türk ve Türkiye Yüzyılının dayanakları üzerine mülakatımızın dokuz alt başlıktan oluştuğunu ifade etmiştiniz. Galiba bu son madde biraz daha siyasi kültürümüzle, parti içerisinde kurulan enstitüler, vakıflar ve akademik etkinliklerle ilgili. Düşüncelerinizi almaktan bahtiyar oluruz.
En basit ifade ile siyaset, insani toplumsal hayatta karşılaşılan sorunlara çözüm üretme etkinliği olarak tanımlanabilir. Her milletin bir siyasi kültürü, sorunları tanımlama ve çözme konusunda farklı bakışları olabilir ve bu çok doğaldır. Bu bağlamda Türk milletinin de millî seciyesinin gerektirdiği bir siyaseti uygulanabilir hale getirmesi ve buradan bir felsefe geliştirmesi çok doğal ve elzem olan bir eylemdir. Böylesi bir felsefenin geliştirilmesinde akademi, bilim ve teknik önemli bilgi kaynaklarıdır. Bu kaynaklardan beslenen, milli karaktere uygun ve güncel gerekleri göz önünde bulunduran bir felsefenin siyasete önemli bir görü kazandıracağı söylenebilir.
Lakin siyaset çok katmanlı bir sürecin şekillendirdiği toplumsal bir kurumdur. Beşerî, iktisadi, tarihsel, kültürel nitelikte iç ve dış birçok etken bu süreci oluşturan unsurlardır. Diğer taraftan akademi, sadece bilgi üreten ve teorik çıkarımlarla bir döngüye kurban edilmemesi gereken modern dünyanın en önemli kurumlarından biridir. Bilim ve teknik ise bütün üretim süreçlerine, kalkınmadan güvenliğe, sağlıktan eğitime, bir başka ifade ile insani-toplumsal dünyanın bütün ünitelerine doğrudan etki etmektedir.
İşte bu gerçeklik zemininde akademi, bilim-teknik ve siyaset arasında kurulmuş olan sağlıklı bir bağ, güçlü devlet olmanın en temel dinamiklerinden biridir. Zira üniversiteler güvenli ve objektif bilgi üretir. Bu bilgi, yalnızca teorik bağlamda değil toplumsal sorunlara çözüm üretme noktasında da çok değerlidir. Çünkü hem deneyseldir hem de nesnelliğe sahiptir. Bu önemli özelliklerden dolayı bunlar arasındaki söz konusu münasebet sayesinde siyasi kararlar alma süreci arzudan, duygudan veya dogmatik kabullerden daha ziyade akli ve reel olana yönelecektir.
Her ne kadar bilgi ve güç arasında tarihsel bir bağ hakikatin ifadesi olsa da özellikle günümüzün gerçekliğinde bilgi ve güç arasındaki ilişki varoluş koşullarının dayanağı durumundadır. Mevcut dönemin şartları altında bilgi, sadece güç için değil ayakta kalabilmek, varlığını sürdürebilmek ve ilerleyebilmek için bir gereklilik hâline gelmiştir. Bilginin ürünü olan teknolojik gelişmeler devletlerin dünyadaki rekabet gücünü şekillendiren en önemli unsurdur. Artık devletlerin gücü sadece ekonomik ve askerî kapasiteleriyle değil bilgi üretme ve üretilen bilgiyi kamu politikalarına dönüştürebilme kabiliyetleriyle ölçülmektedir.
Enerji sistemleri, savunma sanayii, yapay zekâ, biyo-teknoloji vb. birçok konu akademinin doğal olan çalışma alanını oluşturmakla beraber, devletlerin stratejik kapasitesini de mutlak anlamda etkilemektedir. Eğer siyasetin görevi kamu yararını gözetmek, devleti güçlü kılmak, milleti müreffeh yaşatmak ise hiç kuşkusuz bilgi üretim süreçleri, teknolojik üretim kapasitesi ve siyasetin toplumsal meselelere çözüm üretme kabiliyeti arasında doğru orantı vardır.
Somut gerçekliklerden hareketle ve tarihsel var olma iradesiyle yürütülen bir gelecek inşa etme süreci, şüphesiz akademik araştırmaların ortaya koyduğu verileri daha etkili hâle getirerek sürdürülebilir politika üretmenin imkânını sağlayacaktır. Bilimsel bilginin ve tekniğin üretiminin günümüz devletlerinin en önemli stratejik kaynağı olduğu gerçeği dikkate alındığında bizim geçmişten günümüze istikrarlı bir şekilde sürdürdüğümüz eğitim faaliyetlerini bir üst eşiğe taşımak da kaçınılmaz olmuştur.
Geçmişi doğru kavrayamayan, bugünü sağlıklı anlayamayan ve bütün göstergeleri ile tanıyamayan bir siyasi partinin geleceği inşa edemeyeceği çok yalın bir gerçekliktir. Geçmişi sağlıklı kavradığımız, nerede durduğumuz ve ne hedeflediğimiz konusu çok berraktır. Bu hedeflerimize varmak için ise bütün semptomlarıyla toplumu tanımaya, bölgede olan bitenin bilincinde olmaya ve geleceğin nasıl şekilleneceği konusunda bilgiye ihtiyaç vardır. Partimizde bir yükseköğretim düzeyinde kurumsallaşmasını sağladığımız bilgi üretim süreçleri işte bu anlayışımızın yegâne çıktısıdır. Partimiz bünyesinde kurulmuş enstitülerimiz ve vakıflarımız, çok sayıda akademik ve bilimsel çalışma ve araştırmayla bu süreçlerin taşıyıcısı konumundadır. Söz konusu çalışmalar gün geçtikçe daha fazla ilerleme kaydetmektedir ve kaydetmeye devam edecektir.




