ABD’de doğum oranlarında yaklaşık 20 yıldır süren düşüşe ilişkin yeni bir araştırma, dikkat çekici bir ihtimali gündeme taşıdı. Ulusal Ekonomik Araştırmalar Bürosu’nda (NBER) bu ay yayımlanan çalışma, iPhone’un piyasaya çıkmasının ardından akıllı telefona erişimi olan bölgelerde doğum oranlarının belirgin şekilde gerilediğini ortaya koydu.
Araştırmaya göre, iPhone’un piyasaya sürüldüğü ilk dört yılda cihaza erişimi bulunan bölgelerde 15-19 yaş aralığında doğumlar yüzde 4,5 ila yüzde 8 arasında azaldı. 20-24 yaş grubunda ise doğumlardaki düşüş yüzde 3,2 ila yüzde 6,6 arasında gerçekleşti. En sert düşüş gençlerde görülse de araştırmada tüm yaş gruplarında doğum oranlarının gerilediği tespit edildi.
Haziran 2007 ile Şubat 2011 arasında iPhone’u ABD’de yalnızca AT&T satıyordu. Araştırmacılar bu durumu doğal bir deney olarak ele aldı ve AT&T’nin iPhone sattığı bölgelerle cihazın henüz satılmadığı bölgeleri karşılaştırdı.
Çalışmada yalnızca AT&T’nin iPhone satışlarında tekel olduğu dönem incelendi. Konut fiyatları, kentleşme düzeyi ve bölgesel farklılıklar gibi değişkenler kontrol edildikten sonra da iPhone satışlarının daha yüksek olduğu yerlerde doğurganlığın daha düşük olduğu sonucuna ulaşıldı.
Araştırmanın yazarlarından Middlebury College ekonomi profesörü Caitlin Myers, Fortune’a yaptığı açıklamada, “Gösterdiğimiz şey şu: iPhone’u alabildiğiniz yerlerde doğumlar, alamadığınız yerlere göre çok daha hızlı düşüyor” dedi.
ABD’de doğurganlık oranları yaklaşık 20 yıldır geriliyor. Doğum oranları 2024’te tüm zamanların en düşük seviyesine indi. İlk aşamada bu düşüş bilim insanları açısından şaşırtıcı değildi. Çünkü düşük doğurganlık oranları genellikle zorlu ekonomik dönemlerle ilişkilendiriliyor ve doğum oranlarındaki düşüşün başladığı dönem 2008 küresel finansal kriziyle örtüşüyordu.
Ancak ekonomi toparlandıktan sonra da Amerikalıların daha az çocuk sahibi olmaya devam etmesi, araştırmacıların dikkatini çekti. Myers, 2008 krizinin ardından gelen dönemi “bebeksiz toparlanma” olarak nitelendirerek, “Ekonomi toparlandı ama doğumlar toparlanmadı” ifadelerini kullandı.
Düşük doğurganlık oranları, uzun vadede ekonomi açısından ciddi sorunlara yol açabiliyor. Daha az doğum, gelecekte iş gücüne katılabilecek nüfusun küçülmesi anlamına geliyor. Aynı zamanda toplam tüketimi azaltabiliyor, nüfusun yaşlanmasına neden olabiliyor ve Sosyal Güvenlik ile Medicare gibi sosyal destek sistemleri üzerinde baskı yaratabiliyor.
Konut ve çocuk bakım maliyetlerindeki artışın yanı sıra ekonomik kaygıların da Amerikalıların daha az çocuk sahibi olmasında rol oynadığı belirtiliyor. Ancak Myers’a göre bu faktörler hikâyenin tamamını açıklamıyor.
Myers, “Bunların rol oynamadığını söylemiyorum. Ancak akılda tutulması gereken önemli noktalardan biri, bu etkinin çok büyük olması” dedi.
Araştırmaya göre doğum oranlarındaki düşüş, insanların birbirleriyle kurduğu bağların değişmesiyle de ilgili olabilir. Psikologlar Jonathan Haidt ve Jean Twenge gibi isimler, uzun süredir genç kuşakların teknolojiyle birlikte büyümesinin ruh sağlığı ve sosyal ilişkiler üzerinde etkileri olabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor.
Bu görüşlere göre artan ekran kullanımı; kaygı, depresyon ve bilişsel becerilerde zayıflama gibi sorunlarla ilişkilendiriliyor. Myers ise bu teorilerin doğum oranlarına da uygulanabileceğini belirtiyor.
Çalışmada, Ulusal Aile Büyümesi Araştırması verileri kullanılarak insanların iş ve okul dışındaki sosyal etkinliklere katılımında azalma olduğu tespit edildi. Aynı zamanda cinsel ilişki sıklığında da düşüş görüldü.
Araştırmada aktarılan eğilimin sonraki yıllarda da sürdüğü belirtiliyor. Gen Z kuşağının önceki kuşaklara göre daha az cinsel ilişki yaşadığı ve daha az flört ettiği ifade ediliyor. Bunun nedenleri arasında dışarı çıkmanın maliyetinin artması ve romantik ilişkilerin duygusal yükleri gösteriliyor.
MyIQ adlı bilişsel değerlendirme platformunun yöneticisi Sarah Meyer, daha önce Fortune’a yaptığı değerlendirmede, genç yetişkinlerin artık ilişkileri bir istikrar göstergesi olarak görmediğini belirterek, “Bir ilişkinin güvenlik, odaklanma ve kendini anlama duygularına katkı sağlayıp sağlamadığını ya da zor kazanılmış dengeyi bozup bozmadığını sorguluyorlar” demişti.
Myers’a göre veriler yalnızca ekonomik risklere değil, toplumun teknoloji ve duygusal iyi oluşla kurduğu ilişkiye dair daha derin bir soruna da işaret ediyor.
Myers, “Doğumlardaki bu düşüşleri görüyorum ve ‘İyi miyiz?’ diye merak ediyorum. Eğer bu düşüşün nedeni insanların depresif, yalnız ve sürekli ekran kaydırıyor olmasıysa, bizim adımıza endişeleniyorum” ifadelerini kullandı.
Araştırmacıya göre doğum oranlarındaki düşüşün nedenlerini anlamak, bu alanda politika geliştirmek açısından kritik önem taşıyor. Myers, verilerin genç yaşta gebeliklerde düşüşe işaret ettiğini ve bunun birçok durumda olumlu bir gelişme olduğunu da vurguladı.
Myers, “Bir ekonomist olarak yanıtım, yalnızca bu olguyu ölçmek. Bir insan olarak yanıtım ise şu: Eğer bu, telefonlarımızın bizi daha mutsuz yaptığına dair başka bir işaretse, bu endişe verici olabilir” dedi.




