İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 53’ü tutuklu 436 sanıklı İBB davası 100’üncü gününde devam ediyor. Duruşmada üçüncü gün savunmasını yapan Ekrem İmamoğlu’nun beyanlarına ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulunan İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, baro olarak davayı ilk günden beri yakından takip ettiklerini ve gözlem raporları hazırladıklarını ifade etti.
Duruşmaların başlangıcında yaptığı itirazları hatırlatan Kaboğlu, anayasal düzene göre tutuklu sanıkların serbest yargılanması gerektiğine dikkat çekti. Mahkemenin aradan geçen 7 ayda tutuklu sayısını yarıya indirdiğini ancak kalan 50'yi aşkın sanığın hâlâ tutuklulukla yargılanmasının ciddi bir soru işareti yarattığını belirtti. Hangi kriterlere göre bazı sanıkların serbest bırakılıp diğerlerinin tutuklu yargılandığı arasındaki farkın belirsizliğini koruduğunu dile getiren Kaboğlu, mevcut tutukluluk halinin Anayasa’ya aykırı olduğunu vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:
"Tutukluluğa itiraz duruşmasında 'burada eğer 104 tutuklu varsa bunların 103'ünün en azından serbest yargılanması gerekiyor, anayasal düzenimize göre' demiştim. Anayasa madde 19 ve 13'e göre bir ihtiyat payı bırakmıştım, o da hukukçu ihtiyat payıydı ama mahkeme aradan geçen 7 ayda 104 tutuklunun yarısını serbest bıraktı ve 50'yi aşkın tutukluyla devam ediyor. Buradaki ciddi soru şudur: Neden tutuklu yargılıyor? O 50 kişiyi serbest yargılamasıyla diğer 50 kişiyi tutuklu yargılaması arasında ne fark var? Oysa tutukluluğa devam Anayasamıza aykırıdır. Bu açıdan bunu özellikle vurgulamak istiyorum ve her ay sonunda, tutukluluğa itiraz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasını vurguluyorum. Bireysel karar verilmeli, gerekçeli karar verilmeli bunu vurguluyorum."
Savunma hakkının önemi ve yeni soruşturmaların yarattığı baskı
İmamoğlu’na temmuz ayında verilmesi gereken savunma hakkının askıya alındığını belirten Kaboğlu, suçsuz sayılma hakkının ihlal edildiğini ifade etti. İmamoğlu'nun bir suç örgütü lideri olarak kabul edilmesi durumunda dahi sürecin başında savunmasının alınması gerektiğini vurgulayan Kaboğlu, şunları kaydetti:
"Ama bu kadar büyük bir dava yani, suçsuz sayılma hakkı ihlal edilerek yürütülen bu soruşturmada, İmamoğlu eğer bir suç örgütü lideri olarak kabul ediliyorsa önce İmamoğlu'nun savunmasını alması gerekiyordu. En sonunda da yine Büyükşehir Belediye Başkanı'nın savunmasını alması gerekiyordu. Bu yapılmadı. Temmuz başında savunma hakkı verilecekti ama o sırada da askıya alındı. Oysa İmamoğlu hiçbir zaman 'ben savunma hakkımdan vazgeçiyorum' demedi."
İmamoğlu’nun savunması sırasında kullandığı ifadeler nedeniyle hakkında yeni bir soruşturma açılmasına sert tepki gösteren Kaboğlu, savunma hakkının adil yargılanmanın özü olduğunu hatırlattı. Irkçılık veya şiddete çağrı içermeyen ifadelerin savunma dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirten Kaboğlu, bu durumu şu sözlerle eleştirdi:
"Savunma hakkı temeldir. Savunma hakkı adil yargılanma hakkının özüdür. Savunma hakkı sırasında kullanılan ifadeler, başkaları için hakaret teşkil etmiyorsa, eğer ırkçılık söz konusu değilse, şiddete çağrı değilse o zaman o tamamen dokunulmazdır. Yani savunma hakkının özgür oluşu, bunu gerekli kılar. Zira 18 aydır tutuklu olan bir kişi, özellikle haksız olarak tutuklu olduğunun farkında ise ki yaptığı savunmada bunu görmekteyiz, o zaman ister istemez öfkesini dışa vuracaktır. Öfkesini dışa vuruş sırasında kullandığı ifadeler, soruşturma konusu olursa o zaman bu savunma hakkının özüne dokunmak demektir. Çünkü daha sonraki gün yeniden soruşturma açılacak diye daha dikkatli konuşması gerekebilir. Daha dikkatli konuşma kaygısı onun savunma hakkının özünü zedeler."
Cumhuriyet başsavcılığının yaklaşımı
İmamoğlu’nun savunmasının kentsel kamu düzenini ve belediyenin varlık nedenini savunan bir nitelik taşıdığını belirten Kaboğlu, Cumhuriyet Başsavcılığının ise idari denetim ve yargılamanın konusu olması gereken imar planı değişikliklerinden suç üretmeye çalıştığını kaydetti. Kaboğlu, İmamoğlu'nun şu savunma argümanlarına dikkat çekti:
"Oysa bunlar imar planları, imar planlarındaki değişiklikler, herhangi bir soruşturma konusu olsa dahi bunlar ceza davasının konusu değil, idari denetimin, idari yargılamanın konularıdır. Kaldı ki Sayın İmamoğlu bugün de vurguladığı gibi, '2019'dan itibaren yapılan işlemlerle 2019 öncesi yapılan işlemler arasında herhangi bir fark yok bize yöneltilen suçlamalar bakımından. Eğer bunlar suç ise neden 2019 öncesi işlemler burada yargılamanın konusu değil de yalnızca sonraki işlemler yargılamanın konusudur' diyor. Haklı savunmalar var. 'İmar planlarında değişiklik, 2019 öncesi dönemde yapılmıştır. Biz imar planlarında değişiklik yapmadık' diyor. Bunu belgeleriyle ortaya koyuyor."
Ayrıca İçişleri Bakanlığı ve Sayıştay denetimlerinden geçen süreçlerin geçmişte ortaya konulmayan unsurlarının şimdi suç olarak sunulmasının çelişkisine de vurgu yaptı.
Savunmanın yayınlanmasına getirilen yasaklar ve adil yargılanma endişesi
İmamoğlu’nun savunmasının yer aldığı kitabın yasaklanmasına da tepki gösteren Kaboğlu, Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecine vurgu yapan bu siyasal savunmanın kamuoyundan neden saklandığının sorgulanması gerektiğini belirtti. İstanbul Barosu olarak taraf tutma lükslerinin bulunmadığını, temel amaçlarının adil yargılanma hakkına uyulup uyulmadığını gözlemlemek olduğunu ifade eden Kaboğlu, davanın önemini şu sözlerle özetledi:
"Bu savunma aslında İmamoğlu'nun belirttiği gibi 'Bu duruşma salonu benim için mi yapıldı?' diyor. Gerçekten bu duruşma salonu aslında dünyada eşi benzeri bulunmayan bir salondur. Böyle bir dava ise yüzlerce kişinin yargılandığı dava, tarihimizde de eşine rastlanmayan bir davadır. O nedenle biz İstanbul Barosu olarak hukukun üstünlüğünü korumak ve insan haklarını savunmakla yükümlü bir baro olarak, gözlem raporları hazırlıyoruz periyodik olarak. Bunları yayınlıyoruz. Bizim ölçümüz, ölçütümüz adil yargılanma hakkı gereklerine uyulup uyulmadığını izlemek ve gözlemektir. Yoksa biz haliyle hukukçular olarak, bir hukuk kurumu olarak taraf tutma gibi bir lüksümüz yoktur. Çünkü buradaki yargılamanın adil olup olmadığı Türkiye'nin geleceği açısından son derece önemlidir. Yani Anayasa madde 2, insan haklarına dayanan laik ve demokratik hukuk devleti yaşayabilecek mi, yaşayamayacak mı? Belki de burada yapılan duruşmalar, savunmalar ve verilecek karar, bu konularda ölçü olacaktır diye düşünüyorum."




